10 Eylül 2020 Perşembe

Aşureyi İlk Defa Emeviler mi Pişirip Dağıttı?

 

Prof. Dr. Adnan Demircan

Son dönemlerde moda bir akım var. İslam dünyasında insanların hoşlanmadıkları her şeyi Emevilere nispet ederek onları suçlamak… Namazı mı beğenmiyorsunuz? Bu namaz Emevilerin icadıdır deyin. Akide mi hoşunuza gitmedi? Sorumlusu Emevilerdir. İslam dünyası geri mi kaldı. Tabii ki Emeviler yüzünden…


Bu Emevi düşmanlığı Şiiliğin genetiğinde var. Tabii tarihî sebepleri de mevcut. Emin olun itaatle mükellef olduklarına inandıkları imamlarından ve ehl-i beytten daha çok düşmanlar Emevilere… Mesela Hz. Hüseyin’in oğlu Ali b. Hüseyin Yezid’e biat edip biatini devam ettirmede bir mahzur görmemiş. Abdullah b. Hanzale Yezid’in biatini reddedip kendisine biate çağırınca Ali, Yezid’e biatini devam ettirmekten yana tavır koymuş. Üstelik bu Ali, Kerbela’da hasta olduğu için çatışmalara katılmamış, hayatta kalanlardan… Ama bugünün Şiileri Yezid’e küfretmeyenlere kâfir diyor. Hz. Muaviye diyen kâfirdir diye ahkâm kesiyor.

Tarihçi olaya bakar. Birisinin keyfi için kimseye küfretmez, kimseyi övmez. Durumu tespit eder. Ancak fanatizmin tarihe baktığı yok. Olanlar çok önemli değildir fanatikler için… Nasıl kabul ettikleri önemli…

Aşurenin Kerbela’yı unutturmak için Emeviler tarafından uydurulduğu da tahriflerden biri… Her yıl Kerbela olayının yıldönümünde tekrarlanır. Gerçekten bu iş Emevilerin işi mi yoksa daha sonra mı ortaya çıktı?

Öncelikle şunu ifade edelim ki Hz. Hüseyin’in katledildiği 680 yılı ile Emevi Devleti’nin yıkılışı olan 750 yılı arasında geçen 70 yıl boyunca Kerbela’yı anma törenleri yapılmış değil. Ancak bazı Şiilerin pişmanlık duygularıyla intikam alma düşünceleri var. Bu bakımdan Emevilerin öyle Kerbela’yı unutturma gibi bir dertleri yok. Bilakis Kerbela konusunda kendilerini haklı görüyorlar. Çünkü Hz. Hüseyin’in ellerindeki iktidara uzanmaya kalkıştığını söylüyorlar. Doğal olarak bu bakışları hanedanın resmi görüşünü yansıtıyor.

Aşureye gelince konuyla ilgili hikâyeyi doğru anlatmazsak rivayetlerde anlatılanları karıştırmak kaçınılmaz olur.

Öncelikle Araplar cahiliye döneminde aşura günü, yani Muharrem’in onunda bir gün oruç tutuyorlar. Bu âdetin özellikle Kureyş’te bulunduğu biliniyor. Kaynaklarda bu vurgu var.[1] Diğer kabilelerde böyle bir adetin mevcut olup olmadığı kesin olarak bilinmiyor. Müslümanlar da Medine’ye hicrete kadar bu günde oruç tutmuşlar.

Medine’ye hicretten sonra da Yahudilerin Aşura günü oruç tuttuklarını görmüşler. Muhtemelen bu oruç Yahudilerin oruçlarından birisinin yerel bir uygulamasıdır. Müslümanların hicretleri sırasında 10 Muharrem’e denk gelmiş olması da mümkün, Yahudilerin bu orucu Arap kültürüyle ilişkili olarak 10 Muharrem’de tutmaları da mümkün. Şimdilik bunu netleştirme imkânımız yok. Aşura’nın Hz. Musa’nın Mısır’dan çıkışlarıyla ilişkilendirilmesi, muhtemelen Müslümanların bir yorumu. Yahudilerin yönlendirici bir açıklaması da olabilir. Aslında Mısır’dan çıkış ayrıca bayram olarak kutlanıyor. Bu günde oruç tutmak yerine sevinç izharı anlamına gelen etkinlikler yapılıyor daha makul… Nitekim bu gün Fısıh (Pesah, hamursuz) bayramı olarak anılıyor. Bazı rivayetlerde Hz. Peygamber’in Yahudilere neden oruç tuttuklarını sorduğu, onların da Allah’ın Musa’ya Firavun’a karşı yardım ettiğini söyledikleri, bunun üzerine Hz. Peygamber’in kendilerinin bunda daha çok hak sahibi olduklarını belirttiği ifade edilir.[2] Yahudilerin önemli bir günleri daha var: Yom Kippur… Yani Kefaret Günü… Bu günde oruç tutmak anlaşılabilir, çünkü kişinin günahlarının affedilmesini dileyeceği gün… Müslümanlar bu iki gündeki etkinlikleri birbirleriyle karıştırmış olabilirler ya da Medine’deki Yahudilerin uygulaması yerel bir uygulamaydı. İlginç bir şekilde Aşura günü orucunu kefaretle ilişkilendiren rivayetler var. Hz. Peygamber’in şöyle dediği rivayet edilir: “Arefe günü orucu iki yılın kefaretidir. Bir önceki yılın ve bir sonraki yılın… Aşura günü tutulan oruç ise bir yılın kefaretidir.”[3] Kefaret kelimesinin geçmediği rivayetler de var. Buna göre Hz. Peygamber şöyle demiş: “Aşura günü tutulan oruç bir yıl tutulan oruca denktir. Arefe günü tutulan oruç ise iki yıl tutulan oruca denktir.”[4]

Hicretin ikinci yılında Ramazan orucunun farz kılınmasından sonra Hz. Peygamber aşura günü oruç tutmayı Müslümanların tercihine bıraktı.[5] Ramazan orucunun farz kılınmasından önce aşura orucunun farz olduğu söylenir.[6] Ancak bazı rivayetlerde ibadetlerinin Yahudilerinkinden farklı olması için bir gün öncesiyle ya da bir gün sonrasıyla oruç tutmalarını tavsiye ettiği nakledilir.[7]

Araplar bugün tuttukları oruçla ilgili olarak üç olaydan bahsederler. Ancak ilk kaynaklarda bunların hepsi bir arada zikredilmez. Zamanla bu konudaki ilişkilendirmeler artmış görünüyor. Ancak bu artış da muhtemelen Kerbela ile ilgli resmi yas törenlerinden sonra şekillenmiş olmalı. arapların zikrettikleri önemli olaylar şunlardır: Allah’ın Hz. Âdem’in tövbesini kabul ettiği gün olması,[8] Hz. Nuh’un gemisinin karaya inmesi[9] ve Hz. Musa’nın denizi geçerek İsrailoğullarını Mısır esaretinden kurtardığı gün olması.[10] Daha geç kaynaklarda Hz. Yunus’tan sıkıntıyı kaldırdığı gün olarak da zikredilir.[11]

Elbette zikredilen olayların 10 Muharrem’de meydana geldiğini tespit etmek mümkün değil. Bu bilgileri efsanevi anlatımlar olarak kabul etmek gerekir. Bunların dışında kaynaklarda yer alan olayların aşura günüyle ilişkilendirilmesi sonradan ortaya çıkan eklemelerdir.

Buraya kadar çizdiğimiz çerçeve aşura gününün oruç ibadetiyle geçirilen bir gün olduğunu gösteriyor. Oruç vurgusu önemli. Hatta Feth b. Şahref isimli bir şahsın her gün karıncalara ekmek ufalttığını, ancak aşura günü ufalttığı ekmeği yemediklerini söylediği anlatılır.[12] İbn Sa‘d’ın çağdaşı birisinin kitabında geçen bu anekdotu doğruluğu bir yana, oruç vurgusu taşıdığı için paylaştık.

Aşura gününün bayram günü olduğuna dair ifade Muaviye’ye nispet edilmektedir. Muaviye, “Aşura günü bayram günüdür. Dileyen bu günde oruç tutar. Bu günde oruç tutulur. Dileyen de tutmaz. Tutmamasında bir sakınca yoktur” demiştir.[13] Bu açıklama da esasında Hz. Peygamber’in Müslümanları aşura orucu konusunda muhayyer bırakmasına atıf gibi görünüyor.

O halde aşura gününü bir sevinç günü olarak uydurduğu söylenenler bu rivayetlerin kaynaklarda yer almasına nasıl razı oldular?

Hz. Hüseyin, hicretin 61. yılında aşura gününde yani 10 Muharrem’de katledildi. (10 Ekim 680). Onu katleden ordu Kufelilerden oluşuyordu. Bu cinayetten sonra onu Kufe’ye davet edip yalnız bırakan Kufeliler arasında pişmanlık duyanlar oldu. Onlardan bazıları kanlarını onun intikamını almak üzere dökmeye karar verdiler. Bunlara Tevvâbûn (tövbe edenler/ pişman olanlar) denir. Ayrıca Kerbela olayından dört-beş yıl sonra Muhtar b. Ebî Ubeyd es-Sekafî’nin etrafında toplanan ve intikam duygusuyla yanıp tutuşanlar da vardı. Bu iki hareket aynı zamanlarda gelişti. Tevvâbûn grubu giriştikleri savaşta büyük bir kısmı kılıçtan geçirildi. Muhtâr ise Kerbela olayına karışan insanlara karşı insan avı başlattı ve birçok kişiyi öldürttü.

Buraya kadar çizdiğim çerçevede temel kaynak olarak kullandığımız hadis, siyer, tefsir, tarih ve tabakat kaynaklarında yemek pişirip dağıtmadan söz edilmez. Üstelik bu kitapların büyük çoğunluğu Emevi Devleti yıkıldıktan sonra Abbasiler döneminde Emevi düşmanlığının pirim yaptığı bir dönemde kaleme alınmıştır. Eğer Kerbela’yı sevinçle karşılama anlamında bir Kerbela kutlaması söz konusu olsaydı ballandıra ballandıra anlatırlardı.

Tekrar ifade edelim ki ilk kaynaklarda Hz. Hüseyin’in Kerbela’da katlinden önce ya da sonra aşure pişirilip dağıtıldığına dair herhangi bir kayıt yoktur. Esasen aşura günü bir ibadet günü olarak zikredilmektedir. Oysa yemek pişirip yemek ve ikram etmek, ibadetten çok şenlik havasında yapılabilecek bir şeydir. Aşure dağıtmak belki infak boyutuyla bir ibadet olarak telakki edilebilir, ama özellikle belirli bir günde yapılması dikkat çekicidir.

Şiilerin Kerbela’ya ziyaretleri ve bu olayın intikam duygularını bileyen bir gelişme olarak kullanılması zamanla şekillenen bir anlayışın ürünü… Bu sebeple tarihte Kerbela’daki mezarlarla ilgili inişli çıkışlı kararlar ve uygulamalar var. Bunlar da Abbasiler dönemine tesadüf eder. Mesela Kerbela’da Şiilerin türbeyi ziyareti Abbasi halifelerinden Mütevekkil zamanında yasaklanmış. Hatta bu dönemde türbe yıktırılarak alan tarlaya çevrilmiş ve burada ekin ekilmiş.

Büveyhoğullarından Muizzüddevle’nin sultanlığı döneminde 352 yılında resmi Kerbela anma programları yapılmış. Ayrıca Gadir Bayramı gibi kutlamalar da resmi olarak yapılmış. Bu dönemde Şiilerin Bağdat’taki taşkınlıkları sebebiyle onlara tepki gösteren Sünnilerle aralarında çatışmalar çıkmış. Nitekim daha Büveyhiler zamanında yaklaşık sekiz yıl sonra törenler durdurulmuş. Sonra tekrar serbest bırakılmış.

Selahaddin Eyyûbî, Fatımiler Devleti’ne son verdikten sonra orada Kerbela’nın yıl dönümünde yas tutulduğunu görmüş ve bugün çeşitli hububatların pişirildiği bir aş dağıtarak farklı bir etkinlik ortaya koymuş. Osmanlılar döneminde de bu uygulama devam etmiş.

İlk dönem kaynaklarında konunun Emevilerle ilişkisi hakkında bilgi yok. Abbasiler dönemindeki gelişmelerle ilgili mesele…

Biruni’de geçen bir bilgi var ki bunun da yaşadığı dönemin algısının yansıması olması kuvvetle muhtemel… Biruni, Kerbela olayında olanları birkaç cümle ile anlattıktan sonra şöyle diyor: “Ümeyyeoğulları bugünde yeni elbiselerini giydiler, süslendiler, sürme sürdüler, bayramlaştılar, davet yemekleri ve ziyafetler verdiler, tatlılar ve güzel yemekler ikram ettiler. Onların iktidarlarında halka uygulamaları bu şekilde oldu. Onların iktidarı son bulduktan sonra da bu uygulamalar onların arasında devam etti.[14] Biruni ardından Şiilerin Bağdat ve diğer şehirlerde yas tuttuklarını, ağladıklarını ve ağıt yaktıklarını söylüyor. Emeviler döneminde Bağdat şehrinin henüz inşa edilmemiş olduğu malum. Aslında müellif Bağdat’ın kuruluşundan sonraki dönemi anlatıyor.

Biruni’deki bilgiyi Eyüp Baş’ın konuyla ilgili makalesinde gördüm.[15] Orijinal metni bulup okudum. Biruni’nin burada anlattıklarının Abbasiler dönemindeki uygulamaya ilişkin kişisel bir değerlendirme olduğunu düşünüyorum. Çünkü Büveyhiler döneminde Kerbela anma törenleri icra edilince bu ve başka uygulamalara tepkili olan insanlar muhalif bir tutum takınmışlardı. İşte Biruni yaşadığı döneme yakın bu gelişmeleri Emeviler dönemiyle ilişkilendirerek anlatmış. Tarihçiler zaman zaman mevcut durumun geçmişte olduğunu zannederek yanılabiliyorlar.

Şiiler, kendilerine muhalif olan insanları Nasibiyye veya Nevasıb olarak niteliyorlardı. Bununla da Emevici olduklarını söylemek istiyorlardı. Bu nitelemeyi Emevi Devleti yıkıldıktan sonra da kullanmaya devam etmişlerdir. Bugün de Şiiler ya da Aleviler kendi görüşlerini ve inançlarını benimsemeyen insanları Emevici, Muaviyeci, Yezidi gibi sıfatlarla niteleyebiliyorlar. Biruni’nin bundan dolayı anakronizme düştüğünü zannediyoruz.

Emevilerin aşure pişirip dağıttıkları doğru değil. Abbasiler döneminde mezheplerin şekillenmesinden ve mezhepçiliğin gerilime yol açtığı dönemlerde bu, mümkün… Ama Emeviler döneminde bir karşılığı yok. Kaldı ki ülkemizde aşure pişirip dağıtanların Hz. Hüseyin’in katline sevinmeleri mümkün değil. Hatta bazı yörelerde aşure pişirip ikram etme âdeti Aleviler arasında var.

 

Kaynaklar

ʿAbdurrezzâḳ, Ebû Bekr ʿAbdurrezzâḳ b. Hemmâm es-Ṡanʿânî (ö.211/827), el-Muṡannef (nşr. Heyet), Dâru't-Teʿṡîl, I-X, Kahire 1435/2015.

Aḥmed b. Ḥanbel, Ebû ʿAbdullâh Aḥmed b. Muḥammed b. Ḥanbel eş-Şeybânî (ö.241/856), Feḍâilu'ṡ-Ṡaḥâbe (nşr. Vaṡiyyullâh Muḥammed ʿAbbâs), I-II, Muessesetu'r-Risâle, Beyrut 1404/1983.

Aḥmed b. Ḥanbel, Ebû ʿAbdullâh Aḥmed b. Muḥammed b. Ḥanbel eş-Şeybânî (ö.241/856), el-Musned (nşr. Şuʿayb el-ʾArnavûṭ, ʿÂdil Murşid v.dğr), Muessesetu'r-Risâle, 1421/2001.

Baş, Eyüp, “Aşûre Günü, Tarihsel Boyutu ve Osmanlı Dinî Hayatındaki Yeri Üzerine Düşünceler”, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2004, cilt: XLV, sayı: 1, s. 167-190

el-Bîrûnî, Ebu'r-Reyḥân Muḥammed b. Aḥmed el-Ḫârezmî (ö.440/1049), el-Âŝâru'l-Bâḳıye ʿani'l-Ḳurûni'l-Ḫâliye.

el-Buḫârî, Ebû ʿAbdullâh Muḥammed b. İsmâʿîl (ö.256/870), el-Câmiʿu'l-Musnedu'ṡ-Ṡaḥîḥu'l-Muḫtaṡar (nşr. Muḥammed Zuheyr en-Nâṡır), I-IX, Dâru Ṭûḳu'n-Necât, Beyrut 1422 H.

el-Burculânî, Ebû Caʿfer Muḥammed b. el-Ḥuseyn (ö.238/853), Min Ḥadîŝi İbni'l-ʿAskerî (nşr. ʿÂmir Ḥasen Ṡabrî), Dâru İbn Ḥazm, Beyrut 1412H.

ed-Dârimî, Ebû Muḥammed ʿAbdullâh b. ʿAbdurrahman et-Temîmî (ö.255/869), Sunenu'd-Dârimî (nşr. Ḥuseyn Selîm ʾEsed ed-Dârânî), I-IV, Dâru'l-Muğnî, 1412/2000.

Ebû Yûsuf, Ebû Yûsuf Yaʿḳûb b. İbrâhîm el-Enṡârî (ö.182/798), el-Âŝâr (nşr. Ebû'l Vefâ), Dâr'u'l-Kutubi'l-ʿİlmiyye, Beyrut.

el-Ḥumeydî, Ebû Bekr ʿAbdullâh b. ez-Zubeyr el-Ḳureşî el-Esedî (ö.219/834), el-Musned (nşr. Ḥabîbu'r-Raḥmân el-Aʿẓamî), I-II, Dâru'l-Kutubi'l-ʿİlmiyye, Beyrut.

İbn ʿAsâkir, Ebû'l-Ḳâsım ʿAlî b. el-Ḥasen (ö.571/1176), Târîḫu Dimeşḳ (nşr. ʿAmr b. Ğurâme el-ʿUmrevî), I-LXXX, Dâru'l-Fikr, 1415/1995.

İbn Ebî Şeybe, Ebû Bekr b. Ebî Şeybe ʿAbdullâh b. el-ʿAbsî (ö.235/850), el-Muṡannef (nşr. Saʿîd el-Laḥḥâm), I-VIII, Dâru'l-Fikr.

İbn Manẓûr, Ebû'l-Faḍl Muḥammed b. Mukerrem b. ʿAlî Cemâluddîn b. Manẓûr er-Ruveyfiʿî (ö.711/1311), Muḫtaṡaru Târîḫi Dimeşḳ (nşr. Rûḥiyye en-Neḥḥâs, Riyâḍ ʿAbdulḥamîd Murâd, Muḥammed Muṭîʿ), I-XXIX, Dâru'l-Fikr, Dimeşḳ 1402/1984.

İbn Saʿd, Ebû ʿAbdullâh Muḥammed b. Saʿd b. Menîʿ (ö.230/845), eṭ-Ṭabaḳât (nşr. ʿAlî Muḥammed ʿOmer), I-XI, Mektebetu'l-Ḫancî, Kahire 1421/2001.

Mâlik b. Enes, Ebû ʿAbdullâh Mâlik b. Enes b. Mâlik el-Medenî (ö.179/796), el-Muvaṭṭaʾ (Rivâyetu'ş-Şeybânî) (nşr. ʿAbdulvehhâb ʿAbdullaṭîf), el-Mektebetu'l-ʿİlmiyye.

Muḳâtil b. Suleymân, Ebû'l-Ḥasen Muḳâtil b. Suleymân el-Belḫî (ö.150/767), Tefsîru Muḳâtil b. Suleymân (nşr. ʿAbdullâh Maḥmûd Şeḥâte), I-V, Beyrut, 1423/2002.

er-Rebîʿ b. Ḥabîb, er-Rebîʿ b. Ḥabîb el-Baṡrî (ö.180/797), el-Câmiʿu'ṡ-Ṡaḥîḥi'l-Musned (nşr. Muḥammed İdrîs, ʿÂşûr Yûsuf), Dâru'l-Ḥikme, Beyrut 1415H.

es-Serî bin Yaḥyâ, Ebû'l-Heyŝem es-Serî b. Yaḥyâ b. İyâs eş-Şeybânî (ö.167/784), el-Eḥâdîŝ, Yazma, 2004.

eş-Şâfiʿî, Ebû ʿAbdullâh Muḥammed b. İdrîs (ö.204/820), el-Musned (nşr. ), Dâru'l-Kutubi'l-ʿİlmiyye, Beyrut 1400H.

eş-Şeybânî, Ebû ʿAbdullâh Muḥammed b. el-Ḥasen (ö.189/805), el-Âŝâr (nşr. Ḫâlid el-ʿAvvâd), Dâru'n-Nevâdir, 1429/2008.

Yezîd b. Ebî Ḥabîb, Ebû Recâʾ Yezîd b. Ebî Ḥabîb el-Ezdî el-Mıṡrî (ö.128/746), Eḥâdîŝu Yezîd b. Ebî Ḥabîb el-Mıṡrî (nşr. Ḥamza Aḥmed ez-Zeyn), Dâru'l-Ḥadîŝ, Ḳahire 2004.



[1] Yezîd b. Ebî Ḥabîb, el-Eḥâdîŝ, s. 39; er-Rebîʿ b. Ḥabîb, el-Musned, s. 127; eş-Şâfiʿî, el-Musned, s. 161; Aḥmed b. Ḥanbel, el-Musned, XL, 11, 278; ed-Dârimî, es-Sunen, II, 1105; el-Buḫârî, eṡ-Ṡaḥîḥ, III, 24.

[2] İbn Ebî Şeybe, el-Muṡannef, s. 471; Aḥmed b. Ḥanbel, el-Musned, IV, 393; ed-Dârimî, es-Sunen, II, 1103..

[3] es-Serî bin Yaḥyâ, el-Eḥâdîŝ, s. 124. Ayrıca bk. Aḥmed b. Ḥanbel, el-Musned, XXXVII, 215, 221, 224, 278, 325.

[4] Ebû Yûsuf, el-Âŝâr, s. 177; eş-Şeybânî, el-Âŝâr, s. 298.

[5] Yezîd b. Ebî Ḥabîb, el-Eḥâdîŝ, s. 39; el-Buḫârî, eṡ-Ṡaḥîḥ, II, 148..

[6] Mâlik b. Enes, el-Muvaṭṭaʾ (Rivâyetu'ş-Şeybânî), s. 131.

[7] Aḥmed b. Ḥanbel, Feḍâilu'ṡ-Ṡaḥâbe, II, 985.

[8] Muḳâtil b. Suleymân, et-Tefsîr, II, 32; ʿAbdurrezzâḳ, el-Muṡannef, IV, 105.

[9] İbn Saʿd, eṭ-Ṭabaḳât, I, 24.

[10] Muḳâtil b. Suleymân, et-Tefsîr, II, 60; el-Ḥumeydî, el-Musned, I, 239.

[11] İbn ʿAsâkir, Târîḫu Dimeşḳ, LXII, 264; İbn Manẓûr, Muḫtaṡaru Târîḫ Dimeşḳ, XXVI, 207.

[12] el-Burculânî, Min Ḥadîŝi İbni'l-ʿAskerî, s. 66.

[13] İbn Ebî Şeybe, el-Muṡannef, s. 473.

[14] el-Bîrûnî, el-Âŝâru'l-Bâḳıye, s. 411

[15] Eyüp Baş, s. 175.

0 yorum:

Yorum Gönderme

Yazarlar

Beyan Yayınları

DEL PIERRO

DEL PIERRO
PIERRE MARTIN