12 Ağustos 2020 Çarşamba

Zap Suyu’nda Zor Okunan Bir Yazı

 

Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma

Tanıyanları tarafından kendisine layık olduğundan daha fazla itibar edilen Tarihçi’nin delilikleri de yok değildi. Öylesine ki, bu delilikleri yüzünden, konferanslar vesilesiyle gittiği yerlerde, sıkıntılara da sebep oluyordu. Zira yapmaması gerektiği hâlde, bazen gittiği şehir, kasaba veya köylerde, kendisini davet edenlere haber vermeden sabah namazında kaldığı yerden ayrılıyor ve âdeta kayboluyordu.

Yine böyle bir vesileyle gittiği Hakkâri’de, kendisine tevdi edilen görevini yerine getirdikten sonra kayıplara karışmıştı. Onu davet etmiş olan yetkililer telaşa düşmüş, “bu adam nereye kayboldu?” diye telaşlanıp dururken, onu daha yakından tanıyan birisi, “telaşlanmayın, ben onu iyi tanırım. Şimdi ya bir dağın uçurumlarında kitabeler, ya da Zap Suyu’nun mağaralarında tarihî kalıntılar arıyor. Merak etmeyin bir yerden çıkar elbette!

Gerçekten de, Tarihçi o çılgınca akan Zap’ın mağaralarının birinden çıkarken, Zap’a nazır bir küçük düzlüğün yamacında kulübeye benzeyen bir harabeyi görmüş ve merakını gidermek için o harabenin yanına gitmişti. Burası bir avcı kulübesi miydi? Yoksa Tarihçi gibi meczup birinin “çığırından çıkmış olan toplum”dan kaçmak/uzaklaşmak için inzivaya çekildiği bir “mahlas” ya da bir “melce” miydi? Kulübe o kadar eskimişti ki, barınılacak bir yer olmaktan çoktan çıkmıştı. Ama bir türlü merakını gideremediği için, duvar taşlarının bir kısmının rutubetten ıslak gibi durduğunu; hatta Zap’ın suyunun rutubetinden dolayı yer yer kaçak otların da o duvarda yeşerdiğini fark etti.

Merakı gittikçe artıyordu. Etrafı kolaçan etmekten yorulunca, yanına azık olarak aldığı cevizlerden birkaç tane kırarak, artık doktorların taşımasına izin vermedikleri sırt çantasından çıkardığı köy ekmeğiyle yemeğe başladı. Birkaç karınca da, yere düşen ekmek ve ceviz kırıntılarından aşırarak Tarihçinin kahvaltısına iştirak ediyorlardı. Bu mükellef kahvaltıdan sonra, yıkık kulübenin birkaç metre ötesinde, iki elini birleştirerek, dağdan akan nefis kar sularından doya doya içti.

Artık dönme zamanıydı. Çünkü macerasından hiçbir meyve elde edememiş; ne bir kitabe, ne de bir heykel kırıntısına rastlamıştı!  

Çantasını hazırlayıp sırtladıktan sonra, her nasılsa kulübe kalıntısına bir daha bakmak geldi içinden. Çok azı kalmış olan duvar harabelerinin taşları arasında örümceklerin yaptığı ağlara takılmamak için başını çevirdiğinde bir niş ilişti gözlerine. Kulübelerde yapılan bu nişler, korunmaya alınan eşyalar içindi. Oraya her şey konulurdu. Kulübe sakininin azığından arta kalanlar, kibrit, çıra vs. gibi şeylerin tamamı bu raflarda muhafaza edilirdi.

Tarihçi, ısırdıklarında baya insanın canını yaktıklarından korka korka örümcek ağlarıyla örülmüş rafın içine elini uzatarak, bir şey var mı diye bakmaya çalıştı. Kulübenin içi fevkalade karanlık olduğundan, Tarihçi rafı ve örümcek ağlarını zor fark ediyordu. Her şeyi tarumar olmuş kulübe duvarlarından topraklar dökülüp duruyordu. Bir ara Tarihçi dökülen ıvır-zıvıra bakınca, rulo yapılıp bir iple bağlanmış ve senelerin küfüyle sararmış bir kâğıt parçası gördü.

Tarihçi, kulübenin üzerine yıkılacağından korkmuş olacak ki, kulübeden çıkınca, “nihâyet bir şey buldum!” sevinciyle kendini kulübeden dışarı attı.

Kâğıttaki yazıların çoğu, senelerin küfünden, rutubetinden, havasından neredeyse okunamaz bir hâldeydi.

Ve tarihçi, üzerinde Arapça yazılmış olan satırları zorlana zorlana okumaya başladı:

بسم الله الرحمن الرحيم

         “Benim adım Asiye… “Baharistan” denen bir köyde yaşıyorduk. Köyümüzün ilkokulunu birincilikle bitirmiş, köyde okumamı devam ettirecek bir okul olmadığından, çok sevdiğim ilmi yapmaktan uzak kaldığım için üzülüp duruyordum. Ebeveynim de benim için üzülüyor, bir şey yapamıyorlardı. Üstelik onların ben ve benden bir yaş büyük olan erkek kardeşimden başka çocukları yoktu. Onun için onları çok seviyordum.

         “Derken,

“Bir gün yeni uyanmış; gördüğüm rüyanın tesirinde kan-ter içinde kalmıştım. Yatağımdan çıkmadan çenemi iki elimin arasına koyup ağlamaya başladım. Annemin benim bu hâlimi görmemesi için de elimden geldiğince gayret ediyordum. Fırsat buldukça da küçük penceremizden dışarıya, köyümüzün önünde uzanan korkunç vadiye ve içindeki kayalara çarpa çarpa çağlayanlar oluşturduktan sonra, Ümit Dağı’nın eteklerinden kıvrıla kıvrıla ve içine doğru uzanmış söğüt dallarını öpe öpe akan Vuslat nehrine bakıyordum.

“Gördüğüm rüya o kadar ilginçti ki, anneme bile anlatmaya çekinmiştim. Ama aradan seneler geçtiği için, bu sırrımı paylaşmak üzere elimdeki kurşun kalemle kâğıda anlatıyorum/yazıyorum… Rüya dedim ya, bir el beni kolumdan tutup, bir diyarlara götürmüştü. Beni götüren elin sahibi, bizim köyden daha büyük, evleri de bizim köyün evlerinden daha güzel olan köyün girişinde durarak şöyle dedi: Şu karşıda, açık mavi badanalı evi görüyor musun; o bir medrese. Oraya git ve orada oku, insanlara yardımcı ol!..” dedikten sonra kan-ter içinde uyandım.

“Bu rüyayı kendime bir işaret kabul edip, köyümden kaçmaya ve içinde duvarları maviye boyanmış camisi olan köyü aramaya karar verdim. Artık kendi kendime plânlar yapıyor, kimseye görünmeden kaçmanın yollarını arıyordum.

“Rahmetli babam fakir sayılmazdı. Hatta zengin bile denebilirdi. Yani para açısından bir sıkıntım yoktu. Tek sıkıntım, hiç kimseye görünmeden kaçabilmekti. Gündüz kaçmamın imkânı yoktu; çünkü herkes beni görecek ve nereye gideceğimi soracaktı. Onun için tek çare, gece kalmıştı. Plânlarımı yaptım ve bir gece evdekilerin hepsi uyuduktan sonra, “kaçacağım!” diye kendi kendimi iknâya çalıştım. Benden bir yaş büyük olan kardeşimin elbisesini alabilirdim. Paramı da hazırlayıp görünmeyecek şekilde sakladım. Bir tek problemim kalmıştı: Saçlarım! İki örgülüydü saçlarım. Banyoya girerek, dolabın içerisinden çıkardığım makasla iki saç örgümü kökünden kestim ve ağabeyimin elbisesini giydikten sonra şapkasını da başıma geçirdim. Herkesin uyuduğuna iyice kanaat getirdikten sonra da, sessizce kapıyı açıp yola koyuldum. Koşmuyordum. Çünkü yorulur, tıkanır ve öksürmeye başlarsam birileri duyar ve beni görebilirdi. Böylece birkaç saat yürüdüm. Saatim olmadığı için, ne kadar yol aldığımı bilmiyorum. Derken, Allah’ın bana bir lütfu oldu; uzaktan bir arabanın farlarını gördüm. Çok şükür benim yanımdan geçerken durdu ve beni, içi çoluk-çocuk,  kadın erkek dolu olan arabaya aldılar. Ve tabi minibüsün şoförü bana nereye gideceğimi sordu. Ben de dilsiz numarası yaparak, cebimdeki bozuk parayı uzattım ve “paranı al!” işareti yaptım. Fakat benim o halime bakarak, parayı almadı. İçimden de, “inşaallah bu araba çok uzaklara gider” diye de dua ediyordum. Ne kadar gittiğimizi bilmiyorum amma, yanımda oturan çocuk, “kalk! Kalk! Son durak!” deyince irkildim… Meğer arabada uyuya kalmışım. Herkes gibi ben de indim ve ilk defa başına koyduğu sepetimsi tepsi içerisinde gördüğüm pastadan bir tane satın aldım. Fakat tepsiyi kafasında taşıyan delikanlı, “kardeş bu pasta değil, simittir!” dedi. Böylece köyümde görmediğim bir şeyi yiyorum ve kaçışımdan sonra öğrendiğim ilk kelime, “simit” oldu. Fazla uzatmamak için birçok şeyi yazmıyorum. Benim maksadım, mümkün mertebe köyümüzden uzaklara gitmek… İlkokulda bir masalda okuduğum gibi, köyden köye, az gittim, uz kittim; dere tepe düz gittim…

“Artık günlerin ve geçtiğim köylerin, kazaların sayısını da unuttum… Son köyün sokaklarında “duvarları mavi badanalı” evi ararken, birden bire duruverdim. Zaten içine düştüğüm maceradan dolayı duracağından korktuğum kalbim, birden bire “küt! Küt!” atmaya başladı… Ve kendime hâkim olamadan, bağırmaya başladım:

-       Mavi badanalı ev! Mavi badanalı ev!..

 

 

“Üstümü başımı toparladım ve “Mavi badanalı” binanın kapısını çaldım. Evet, aradığım menzile varmıştım… Kapıyı çaldım ve ben yaşlarda bir çocuk kapıyı açıp ne için geldiğimi sordu. Ben de, mümkün mertebe ses tonumu erkeklerinkine benzeterek okumaya geldiğimi söyledim.

“Beni içeride, altmış yaşlarında tahmin ettiğim Hoca Efendi’ye götürüp, “bu çocuk okumaya gelmiş!” dediler. Hoca Efendi bana bakarak,

-       Evladım kimsen yok mu? diye sordu. Ben de sesimden anlaşılmayayım diye, baş işaretimle “hayır!” dedim.

“Duvarları mavi badanalı medresede okumaya başladım ve Allah’ın yardımıyla az bir zamanda birçok şey öğrendim. Böylece seneler geçti. Neredeyse Hoca/Hoca Hanım olmuştum… Şer’i meselelerde cevap verecek dereceye geldiğim hâlde bunu hiç kimseye sezdirmiyordum. Sırrımın ortaya çıkmaması için de sadece sorulunca konuşuyordum ve konuşunca da, zamanla bulduğum bir hileyle sesimi erkeklerinkine benzetmek için dilimin altına bir iki buğday tanesi koyuyordum. Geceleri herkes uyurken, evimden kaçtığımda çıkınıma koyduğum küçük makasla saçlarımı kesiyor, anlaşılmayayım diye gündüz başıma büyük bir takke geçiriyordum.

“Derken, öyle bir gün geldi ki, artık bu medresede daha fazla kalmamın riskli olduğunu anladım. Çünkü fiziğim, sırrımı açığa çıkarabilecek hâle gelmişti; hatta öğrencilerden birinin, halimden şüphelenip sürekli beni gözetlemeye başlamış olmasından tedirgin olmuştum. Üstelik bu medresede almam gerekenleri de zaten almıştım. Yıllarca büyük bir özenle sakladığım sırrımım bilinmesini istemiyordum. Sonuçta medresede kalmamın artık imkânsız olduğunu anladım ve “Duvarları mavi badanalı medresem”den kaçmaya karar verdim.

“Bir akşam; herkes uyuduktan sonra, küçük bir kâğıda, Hocama olan teşekkür ve minnettarlığımı ve benim, onlar gibi bir erkek olmadığımı bilmeyen medrese arkadaşlarıma selamlarımı yazdıktan sonra, kimseye görünmeden o çok sevdiğim medresemden kaçtım…

“Köy yoluna çıkarak, epey yürüdüm. Oldukça yorulmuştum ki, eski bir minibüs geldi. Elimi kaldırıp, durdurdum ve bana, “nereye gidiyorsun?” sorusunu soran muavine, “sizin gittiğiniz yere” deyiverdim. Bu cevabım üzerine, beni “meczub” konumunda gören muavin, parasını alınca sakinleşti. Derken, araba bir vadiye girdi. İki tarafında göğe yükselen dağlarla, küçük-büyük çağlayanlar yaparak vadide akan güzel bir su ve envaiçeşit ağaçlar ve yeşilliklerle sanki bir Cennet Vadisinden geçiliyordu. “Duvarları mavi badanalı medrese”den kaçmış olan ben, sormadan edemedim:

-       Burası neresi?

Arabanın muavini cevap verdi:

-   Zap Suyu Vadisi; o akan su da Zap Nehri! Birazdan da burada bir mola vereceğiz…

“Mola verilen mevki o kadar güzel kokuyordu ki, sanki Cennetin bütün çiçekleri oraya toplanmış, güzel koku yarışı yapıyorlardı… Yolcular çaylarını ve sularını içtikten sonra arabaya binince, meczup konumuna sokulduğum hâlde, yine de sordum:

-       Şu kulübemsi bina neyin nesidir?

Yine arabanın muavini cevap verdi:

-       Adamın birisi orayı kendisi için yapmış; zaman zaman da gelip kalıyormuş. Sonradan da terk ettiği için bu hâle gelmiş; senin anlayacağın oranın sahibi falan yok! Hadi arabaya bin de gidelim!

Bunun üzerine “Duvarları mavi badanalı medrese”den kaçmış olan ben:

-       Hadi size uğurlar olsun. Ben burada kalacağım! Dedim.

Yolcuların hepsi birden;

-       Arkadaş burası tekin bir yer değil! Ayılar var, kurtlar var! Deli misin sen? Bu karanlık vadide kalınır mı? Hadi arabaya bin! dedilerse de, arabaya binmedim ve yolculara el sallayıp, neyin nesi olduğunu sorduğum kulübeye doğru gittim.

Kulübede, tozlanmış, rutubetlenmiş, böceklenmiş bile olsa bir yatak vardı. Abdest aldıktan sonra cemettiğim namazlarımı kılıp uzanıverdim. O kadar yorgundum ki, sabahleyin güzel güzel öten kuşların sesiyle uyanabildim. Namazdan sonra, Zap sularının kenarında buram buram kokan naneleri ve başka otları toplayarak, çıkınımda getirdiğim ekmeğimle yemeye başladım. Sanki burası, aradığım yerin ta kendisiydi… Kulübenin eski sahibinden kalma bir tahta parçasına “bu kulübede kızlara bedava olarak Kur’an ve edep eğitimi verilir” yazısını yazdıktan sonra, arabaların mola verdiği yerin bir kenarına monte ettim. Oradan geçen yolcular merak edip, artık başımdaki şapkayı atmış, onun yerine bir eşarp takmış olan “Duvarları mavi badanalı medrese”den gelmiş Hoca Hanım’a, yani bana sorular soruyor; kadınlardan isteyenler de günlerce yanımda kalıyorlardı…”

         Sararmış ve çoğu yeri yırtık olan o kâğıtta, başka hiçbir şey okunmuyordu. Dolayısıyla, “Duvarları mavi badanalı medrese”den gelmiş Hoca Hanım’a ait başka hiçbir şey yoktu.

         Dünya hayatının cilvelerinden bir tanesine daha şahit olmuş olan Tarihçi, kulübeden ayrılıp Hakkâri’ye dönerken, kafasını sağa sola çevirip “Süphanallah! Süphanallah!” diye kendi kendine söylenirken, kendisini aramaya çıkmış olanların sesiyle uyandı:

-       Hocam! Nerelerdesin? Bizi meraktan öldürdün! Diye söylenirlerken, Tarihçiyi daha önceden tanıyanın sesi duyuldu:

-       Ben size merak etmemenizi söylemedim mi? Bakın işte Hocamız geri döndü. Kim bilir ne maceralar yaşamıştır!

 

 

2 yorum:

Yazarlar

Beyan Yayınları

DEL PIERRO

DEL PIERRO
PIERRE MARTIN