28 Temmuz 2020 Salı

Mısır Fetva Kuruluna Cevap

Celil Çelik
acelilcelik@gmail.com

Mısır Fetva Kurulu, Peygamberimizin (s.a.v.) muhtelif hadis kaynaklarında rivayet olunan müjdesine rağmen 2020 yılında verdiği bir fetvada Konstantiniyye’nin fethini işgal olarak nitelendirmiştir.

Konstantiniyye muhakkak fethedilecektir. Onu fetheden emîr ne güzel emirdir. Onu fetheden ordu ne güzel ordudur." şeklinde rivayet edilen ve Kütüb –ü Sitte’de yer almayan bu hadis, ilk defa Buhari’nin Tarih –i Kebir ve Tarih _i Sağir’inde ve bilahare Ahmed bin Hanbel Müsned’inde yer almıştır. Buhari ve Müslim şartlarını taşıyan ancak Sahihayn’da yer almayan hadisleri derlemekle meşhur Hakim de Müstedrek’inde bu hadise yer vermiştir. Tabarani, İbni Abil Berr, İbni Hacer Heysemi, İbni Esir, İbni Ebi Şeybe, Hatip Bağdadi, Zehebi, Münavi ve Süyuti gibi meşhur alimler de aynı hadise kitaplarında yer vermişlerdir.[1] Ayrıca tarihte bu hadisin sahih olduğuna inanıldığından sık fetih teşebbüsleri yaşanmıştır.

İslam, hayatın her alanına karışan ve hayatın her alanıyla ilgili öğretiler sunan bir dindir. İslam sadece ahlaktan veya sadece ibadetten ibaret değildir. Siyasete ilişkin de İslam’ın öğretileri bulunmaktadır. 

Tarihte ortaya çıkan her devlet gibi İslam devleti de yayılma eğilimi gösterir. Hicretin dokuzuncu yılında nazil olan ve o yıl hac mevsimi Mekke'de Hz.Ebu Bekir ve Hz. Ali tarafından alenen okunup dünyaya ilan edilen Tevbe Suresinin ilk 28 ayeti, büyüyen ve küreselleşen devlete (devletler umumi hukukuna ilişkin) bazı prensipler getirmiştir. 

Fetih ve cihat faaliyetlerinin durmaması için gayrimüslim kavimler ile saldırmazlığa ilişkin süresiz sulh yapmak yasaklanmıştır.[2] Hicretin üçüncü yılında Uhud savaşı öncesi (veya savaş sırasında) nazil olan Muhammed suresinin 35. ayeti de, üstün durumda iken gevşeklikle sulha davet etmeyi yasaklamıştır. Bu ayetlerin mefhum -u muhalifinden üstün durumda değil iken daha büyük zarara sebebiyet vermemek için sulh yapılabileceği anlaşılıyor. Ayrıca saldırmazlığa ilişkin o gün mevcut süresiz antlaşmalar dört aya indirilmiş[3], süreli antlaşmalar ise süre sonuna dek geçerli sayılmıştır.[4] İslam hukukunda süreli sulh yapılabilir, ancak süre konusunda ihtilaf olmakla birlikte en fazla 10 yıla cevaz verilmiştir.

Gayrimüslim toplumlara karşı savaş (fetih) hali esas alınmış ve fethe mukavemet gösteren kişiler savaş hedefi haline getirilmiştir. Otoriteyi ve fethi silahlı olarak engellemeye çalışan unsurlar bulundukları yerde öldürülür.[5] Ancak silahlı unsurlar teslim olmuşsa artık öldürülmez, tutuklanır.[6] Hadislerde bildirildiği üzere yaşlılar, kadınlar, çocuklar, işçiler, hizmetliler, din adamları gibi savaş alanında düşman ordusu yanında destek için bulunan ancak  muharip sınıfında olmayan kişiler (sövseler bile) öldürülmez.[7] Bunlar sadece esir edilir. Savaş alanında bulunan menkul mallar da ganimet olarak (beşte biri devlete beşte dördü askerlere) paylaştırılır.[8]

Hicretin üçüncü yılında gerçekleşen (ve fetih niteliğinde olmayan) Uhud gazvesi sonrası nazil olan Muhammed suresinin 4. ayeti de, savaşta üstünlük sağlanıncaya dek düşmanın öldürülmesini, üstünlük sağlandığında düşmanın esir alınmasını, esirlerin savaş sonrası ya fidye karşılığında ya da bedelsiz serbest bırakılmasını emretmiş, şehit olanlardan dolayı intikam düşüncesiyle esirleri öldürmeyi yasaklamış, şehitlerin ecrinin ise zayi olmayacağını bildirmiştir. Halbuki bu savaşta kesin zafer yoktur ve sadece iki esir ele geçirilmiştir. Hicretin ikinci yılında (müslümanların sayıca az ve güçsüz olduğu dönemde) gerçekleşen (ve fetih niteliğinde olmayan) Bedir gazvesi sonrası nazil olan Enfal suresinin 67. ayeti ise, (serbest kalan esirler düşmanı kuvvetlendireceğinden) yeryüzünde üstünlük sağlanmadıkça esirler edinip fidye karşılığında serbest bırakmayı eleştirmiştir. Alimlerin  çoğuna göre sonradan nazil olan Muhammed suresinin 4. ayeti, daha önce nazil olan Enfal suresinin 67. ayetini nesh etmiştir. 

Terör, eşkiyalık, mafyacılık gibi kamu düzenini bozan (ve hirabe olarak tanımlanan) suçları işleyenlere (müslüman ve gayrimüslim olduğuna bakılmaksızın) öldürme, asma, çapraz el ve ayağını kesme ve sürme cezalarını düzenleyen Maide suresinin 33. ayeti, devletler umumi hukukuna ilişkin olmayıp münferit kişilere kâdı tarafından verilecek cezaya (yani ceza hukukuna) ilişkindir. (Baği, hem öldürmüş hem mal gasbetmiş ise asılır, sadece öldürmüş ise öldürülür, sadece mal gasbetmiş ise bir eli ve çaprazındaki bir ayağı kesilir, sadece korkutmuş ise başka yere sürülür.)

Fethedilen ülkelerde savaşa katılmamış ve mukavemet etmemiş sakinlere (yani sivillere) ise dokunulmaz, bunlara zimmi yani hür vatandaş statüsünde muamele edilir. Nitekim hicretin yedinci yılında savaşla fethedilen Hayber ve Vadil-Kura’da gayrimenkul ganimeti olarak (beşte biri devlete beşde dördü gazilere) paylaştırılan arazilerde (savaşmış olsun olmasın) yarıcılık karşılığı oturmasına izin verilen kişiler, devlet esiri sayılmadıkları gibi arazilerin yeni sahiplerinin (özel mülk) kölesi de sayılmamıştır. Bu kişilere (varsa arazisini yarıcılık usulü işleyen) zimmi statüsünde muamele edilmiştir. Ayrıca daha sonraları buralardan başka yerlere münferit olarak serbest göçler de yaşanmıştır. Hz. Ömer'in halifeliği döneminde ise Hayber yahudilerinin tamamı sürülmüştür. Devlet mülkiyetine konu esir veya özel mülkiyete konu köle sayılmış olsalardı göçleri veya sürülmeleri mümkün olmazdı. Ayrıca Vadil- Kura’ya vali atanmış ve burada oturan halk üzerinde vatandaş gibi yönetim sergilenmiştir.

Ayrıca gayrimüslim kavimlere karşı sınır hattı oluşturulmuş ve gözetleme yerleri kurulmuştur.[9] Hicretin dokuzuncu yılına kadar müşrikler bir sınır mefhumu olmaksızın ülkeye giriş yapar ve Kabe'ye kadar gelip müslümanlarla birlikte çıplak ve iğrenç vaziyette tavaf ederlerdi. Sınır hattı oluşturularak serbest girişler yasaklanmış[10] ve gayrimüslimlerin zimmi (vatandaş), harbi (yabancı) ve müstemen (turist) konumu netleştirilmiştir.

Savaş ve saldırı durumu kavimlerin organize yapılarına ilişkin olup fertlere karşı değildir.[11]Bir ülkenin fethini silahlı olarak engellemeye çalışan veya gayrimüslim kavimler için casusluk yapan veya (beni kureyza'da olduğu üzere) vatandaş iken savaş halindeki düşmanla işbirliği yaparak vatana silahlı olarak ihanet eden gayrimüslimler dışında ferdi olarak gayrimüslimlere yabancı olsa bile saldırı yapılmaz ve malları alınmaz. Örneğin Peygamberimiz (s.a.v.), fetih için Hayber önüne geldiğinde halktan muhtelif kişilere ait koyunları güden ve müslüman olmak isteyen zenci bir köleye sürüyü kale kapısına doğru sürmesini (yani sahiplerine yönlendirmesini) söylemiş, dolayısıyla fetih için geldiği şehirde bile münferit kişilere ait mallara el koymamıştır. Fethedilen ülkelerde (adil hesaba dayalı olarak tahsil edilen vergiler hariç) hesapsız olarak halka ait özel malları yağmalamak da dinen yasaktır. Ayrıca münferit gayrimüslimlere (ticaret, ziyaret, çalışma, eğitim vs amaçlarla) ülkede geçici olarak bulunması için eman (yani vize) de verilir.[12] Gayrimüslimlerden münferit olarak vatandaşlık teklif edenlere (erkekse cizye ödeme karşılığında) vatandaşlık da verilir.[13] Ülke dışında yaşayan müslümanlar da kalıcı olarak göç ettiklerinde direkt vatandaş sayılırlar.[14]

Peygamberimiz (s.a.v.) ve Dört Halife (r.a.) dönemi müslümanlar, fethe güç yetirdikleri yerlerde sadece savaş unsurlarına saldırmışlar, mukavemet göstermemiş kişilere ise dokunmamışlar, egemen oldukları yerlerde adaleti sağlamışlar ve kimseyi zarara uğratmamışlar, kaçmayıp teslim olmuş düşman askerlerini dahi fetihten sonra iç güvenlikte istihdam etmişler, hatta bazen düşman liderlerini veya komutanlarını dahi fetihten sonra danışman olarak istihdam etmişlerdir. Müslümanların bu hoşgörüsü de fetihleri kolaylaştırmıştır. Müslümanlar, eğer fethe güç yetiremiyor iseler saldırı yapmazlar ve karşılıklı sulh içinde yaşarlar. Savaşa güç yetiremediği için sivilleri öldürerek düşman devleti taciz etmeye çalışmak, İslam’ın tasvip ettiği ve müslümanların yapacağı bir iş değildir. Gayrimüslimler dahi İslam’da mukavemet etmeyen kişilere dokunulmayacağını bilir.

Gayrimüslim kavimler, (birinci seçenek olarak) müslüman olup aleni ezanların okunduğu ve cemaatle namazların kılındığı (yani camilerin açık ve faal olduğu) toplum görüntüsü verirlerse ve yine devlete zekatını vermek suretiyle bağlılıklarını gösterirlerse, din kardeşi sayılırlar ve saldırmazlık kazanırlar.[15] Burada fertlerin tek tek namaz kılıp kılmadığına bakılmaz. Savaş anında da gayrimüslim kavim müslüman olmayı kabul etmiş ise savaş hemen durdurulur, muhasara kaldırılır ve esirler serbest bırakılır.[16]

         Peygamberimiz (s.a.v.) de, Tevbe suresinin 5. ayetinin tefsiri mahiyetinde “Onlarla bizim aramızdaki ahit (fark) namazdır. Her kim onu terk ederse kâfir olur.” buyurmuştur.[17]Peygamberimiz (s.a.v.), başka bir hadiste de şöyle buyurmuştur: “Ben, Allah'tan başka ilah olmadığına, Muhammed'in Allah'ın Rasûlü olduğuna şahadet edinceye ve namazı kılıp zekâtı verinceye kadar insanlarla savaşmakla emrolundum. Bunları yapınca kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar. Ancak (iç dünyasında gerçek müslüman olmayanlar için) İslâm'ın hakkı hariçtir ve hesapları da Allah'a aittir.[18] Ayrıca Peygamberimiz (s.a.v.), ordusuyla bir kavme sefer düzenlediğinde gece varmış ise hemen saldırmaz idi, şehirde sabah ezanı okunup okunmadığını tespit için usulen sabaha kadar beklerdi.[19]

Zekat, belirli bir nisabın (81 gr altın değerinin) üstünde (para, altın, gümüş, ticari mal gibi) nami (yani artan) mala bir yıl süreyle sahip olan zengin müslümanlar tarafından kırkta bir oranında ödenir. Koyun, inek ve devede ise nisap miktarı ve verilecek zekat türü tek tek belirlenmiştir. Bu hayvanlar dışındaki hayvanlarda ise sadece ticari üretim yapılıyorsa kırkta bir oranında zekat verilir. Ticareti yapılmayan (yani alım satım için elde tutulmayan ve kullanılan) taşınmazlardan zekat verilmez. Ticareti yapılmayan elmas, pırlanta, zümrüt vs gibi değerli taşlardan da zekat verilmez. Bazı mezhepler ticareti yapılmayan ve zinet eşyası olarak kullanılan altın ve gümüşten de zekat verilmeyeceğini söylerler. Arazi gelirlerinde alınan öşür oranı ise, sulamak için çaba gösterilmemiş (yani toprak yağmurla sulanmış) ise onda birdir, sulamak için çaba gösterilmiş ise yirmide birdir. Gizli malın zekatı devlete veya fakire verilebilir, ancak açık malın zekatı sadece devlete verilir. Zekat gelirleri ayrı fon haline getirilir ve sadece Tevbe suresinin 60. ayetinde belirtilen guruplara harcanır.

İslam devleti, Hz. Ebu Bekir'in halifeliği döneminde olduğu üzere, dinden dönmek veya zekatını vermemek suretiyle bağımsızlık ilan eden toplumları itaate zorlayabilir.[20] İbni Hazm’ın ifade ettiği gibi Hz. Ebu Bekir’in bireysel anlamda dinini değiştiren birini öldürttüğüne dair bir bilgi gelmemiştir.[21] Endülüslü muhaddis İbn Talla da, güvenilir kaynaklarda Rasulullah'ın (s.a.v.) bireysel anlamda dinini değiştiren birini öldürttüğüne dair bir bilgi olmadığını söyler.[22]

Gayrimüslim kavimler, (ikinci seçenek olarak) hicretin dokuzuncu yılında Tebük seferi sırasında nazil olan Tevbe suresinin 29. ayeti uyarınca, cizye ödeme karşılığında zimmet (yani vatandaşlık) sözleşmesi teklif ettiklerinde de saldırmazlık kazanırlar. Savaş anında da zimmet teklif edildiğinde savaş hemen durdurulur.[23] Bu ayetin nüzulünden önce gayrimüslim toplumlarla arazi gelirlerinin belirli bir oranını ödeme karşılığında zimmet sözleşmeleri yapılmış idi. Bu oran genelde müslümanlardan alınan öşür kadardı. Bu ayetin nüzulundan sonra barış yoluyla ele geçen ülkelerde cizye toprak vergisinin yerini almıştır. Cizye, savaşabilecek olgunluktaki erkeklerden ödeyebileceği oranda yıllık olarak alınır. Kadınlardan, yaşlılardan, din adamlarından ve fakirlerden cizye alınmaz. Cizye her fertten ayrı tahsil edildiği gibi bir kavimden nüfus ve gelir durumuna göre toplu olarak da tahsil edilir. Ticaret mallarından da ayrıca haraç tahsil edilir. Gayrimenkul ganimetini kaldıran ve maaşlı askerlik uygulamasını getiren Hz. Ömer'den bu yana savaşla ele geçen ülkelerde gelir getiren arazilerden de ayrıca haraç alınır. Vergi oranlarını halife veya amil gelir durumuna göre hakkaniyete uygun takdir eder. Vali veya amil gönderilmemiş ise kavmin başındaki kişi vergileri toplayıp gönderir. Gayrimüslimlerden alınan vergiler her türlü kalemde harcanır. 

Zimmiler, köle veya esir değillerdir, devletin hür vatandaşlarıdır. Zimmiler, aynı müslüman vatandaşlar gibi başta güvenlik olmak üzere her alanda devletin himayesindedirler. Örneğin Hz. Ömer döneminde uygulandığı üzere (fakirlere yardım devletin görevi olduğundan) yaşlandıklarında (sosyal güvenlik kapsamında) maaşa bağlanırlar. Zimmiler, (ibadetler, ikili muameleler, şahıs hukuku, aile hukuku, borçlar hukuku, ticaret hukuku gibi) toplum düzenini ilgilendirmeyen özel alanlarda kendi dinlerini özgürce yaşarlar. Özel alanlarda devletin zaten kanun çıkarma yetkisi yoktur. Özel alanlarda müslümanlar için de devletin kanun çıkarma (yani genel ve soyut bir içtihadı herkes için sürekli ve bağlayıcı kılma) yetkisi yoktur. Müslümanlar da, özel alanlarda benimsedikleri içtihatlara ve mezheplere göre hareket ederler. Zimmiler, kişiler arası ihtilafta seçecekleri hakeme gidebilirler ve kendi dinlerine göre yargılanabilirler. Hakemin vereceği kararı devlet icra eder. İslam'da (hem müslümanlar ve hem gayrimüslimler için) özel hakeme başvurma teşvik edilmiştir. Zimmiler, kişiler arası ihtilafta devlete (yani kâdıya) başvurabilirler ve devletten kendi dinlerine göre yargılama talep edebilirler. Müslüman kâdı dilerse davaya bakmayabilir.[24] Bir tarafı müslüman olan ihtilaflarda ise müslüman kâdı davaya bakar ve sadece İslam hukukuna göre karar verir. Devlet, iki tarafı gayrimüslim olan ihtilaflar için (hakem konusunda anlaşamama veya müslüman kâdının davaya bakmama ihtimaline karşılık) gerektiğinde gayrimüslimler için kendi dinlerinden kâdı tayin eder. Zira bir uyuşmazlıkta hakem konusunda anlaşamayan yahudilerin talebi üzerine Peygamberimiz (s.a.v.) onlardan bir hakem tayin etmiştir. Gayrimüslimler, (idare hukuku, ceza hukuku gibi) toplum düzenini ilgilendiren kamu alanlarında (yani Yüce Allah ve toplum hukukunda) sadece İslam hukukuna uyarlar, ancak kamu alanında da (içki içme cezası, içki ticareti yapma, içki mülkiyeti, cizye ödeme vs gibi) bazı konularda müslümanların tabi olduğu hükümlere tabi olmazlar. Gayrimüslim vatandaşlara bulundukları bölgelerde kamu alanında kendi dinlerine göre kanun çıkarma özerkliği verilmez. İslam devletinde herkese aynı kuralların uygulanmaması, kanun önünde eşitsizlik demek değildir, aksine adaletin tam sağlanmasıdır. Gayrimüslimlerin özel alanda kendi dinlerine tabi olması ve kamu alanında müslümanların muhatap olduğu bazı kurallarla mükellef olmaması, onlar açısından maksimum adaleti ve eşitliği sağlar.

Hicretin hemen akabinde Medine'de İslam devleti kurulmuş ve burada yaşayan gayrimüslimlerle Medine Vesikası olarak nitelenen ilk zimmet sözleşmesi yapılmıştır. Sözleşme gereği gayrimüslim kavimler (yani mahalleler) saldırı olması halinde şehir savunmasına katılacaklar, sırayla nöbet tutacaklar ve diyet ödenmesi gerektiğinde katkıda bulunacaklardır.[25] Ancak Medine Vesikasında bulunan bu hususlar daha sonra diğer kavimlerle yapılan zimmet sözleşmelerinde yer almamıştır. Medine Vesikası Medine halkını konfederasyon halinde düzenlerken daha sonraları yapılan zimmet sözleşmelerinde bölgedeki tüm halk sözleşmenin diğer tarafı sayılmış, (tek tip ve standart olmamakla birlikte) vergi ödeme ve yapancı toplumlarla işbirliği içinde ihanet etmeme tüm sözleşmelerde (ortak hüküm olarak) yer almış, şehir savunmasına katılma ise hiçbir sözleşmede yer almamıştır. Nitekim Hz. Ömer döneminde Suriye cephesi komutanı Ebû Ubeyde b. Cerrâh, zimmet sözleşmesi yaparak halkından cizye aldığı Humus'u Bizansa karşı savunamayacağını anlayıp terketmek zorunda kalınca topladığı cizyeyi halka iade etmiştir. Bununla birlikte bazı zimmiler savaşlara veya fetihlere gönüllü olarak katılmışlardır. Savaşa katılan zimmilerden o yıl için cizye alınmamış ve ganimetten de (müslümanlara verilen pay kadar) eşit pay verilmiştir.

Bazı âlimler, sadece ehli kitap olan hıristiyanlar ve yahudiler ile zimmet sözleşmesi yapılabileceğini, diğer kâfirlerle zimmet sözleşmesi yapılamayacağını söylerler, bu görüşlerine Tevbe suresinin 29. ayetini delil getiriler. Bazı âlimler ise, hadislere dayanarak mecusiler ile de zimmet sözleşmesi yapılabileceğini söylerler. Bazı âlimler, Arabistan araplarının müslüman olma dışında seçeneklerinin olmadığını ve dolayısıyla Arabistan müşrikleriyle zimmet sözleşmesi yapılamayacağını söylerler. Bazı âlimler ise, tüm kâfirler ile zimmet sözleşmesi yapılabileceğini söylerler.

Ehli kitap dışı gayrimüslimler ile zimmet sözleşmesi yapılamayacağını söyleyenler hata etmişlerdir. Zira delil olarak sundukları Tevbe suresinin 29. ayeti zaten tüm gayrimüslim sınıfları kapsamaktadır. Bu ayet mealen şöyledir: “Allah'a inanmayanlar, Ahiret gününe inanmayanlar, Allah ve Rasulünün haram kıldığını haram saymayanlar ve ehli kitaptan gerçek dinî benimsemeyenler ile küçülmüş olarak kendi elleri ile cizye verene dek savaşınız.”

Kişilerin Yüce Allah (c.c.)'a karşı dürüstlük ve iyi niyet göstermede farklı seviyede oldukları görülür. Kuran’a bakıldığında da her seviyeye göre emir ve eleştiri görülür. 

1- (İkrar -i Rübubiyet // İnkar) Bazıları, Yüce Yaratıcının rübubiyetini (yani hür iradeye sahip bir varlık olarak evrenin yaratıcısı, yöneticisi ve sahibi olduğunu) ikrar etmezler, yani O'nun varlığını inkar ederler. Ateistler, agnosistler, materyalistler ve pozitivistler bu sınıfa girer. Yüce Yaratıcının varlığını inkar eden ve başka varlıklara tapan (yani O'na şirk koşan) antik dönem müşrikleri de bu sınıfa girer.[26]

2- (İbadet = Telih // İstinkaf) Bazıları ise, Yüce Yatacının varlığını ikrar ederler, ancak inkârcı gibi davranırlar, yani (en üst hakem sayarak itaat etme, en iyi dost sayarak sevme, en değerli sayarak yüceltme, en önemli sayarak sakınma, mutlak vekil ve yardımcı sayarak güvenme gibi) sonsuz duygu ve inanç içeren davranışlar ile O'nu ilah edinmezler, yani O’na kul olmaktan çekinirler. Buna pratik ateizm de denir. Yüce Yaratıcının varlığına inanan ancak dini hayatta O'na yer vermeyen ve başka varlıklara tapan (yani O'na şirk koşan) antik dönem müşrikleri de bu sınıfa girer.[27] 

3- (İttiba -i Hidayet // Hidad) Bazıları ise, Yüce Yaratıcıyı tanrı edinirler, ancak karşılaştığı veya mütevatir yolla haberdar olduğu bir peygambere (yani hiçbir peygambere) inanmazlar, Yüce Yaratıcının peygamberi aracılığı ile kulluğun ne şekil yapılacağını gösteren yol göstericiliğini (yani vahyi, peygamberlik müessesesini ve ilahi kitapları) kabul etmezler, Yüce Yaratıcının peygamberi aracılığı ile bildirdiği sınırlara (kendileri sınır koymak suretiyle) karşı çıkarlar. Tanrının insanlara müdahale etmeyeceğini ve mükellefiyet bildirmek için peygamber göndermeyeceğini ve Tanrının kanunlarına akıl ve tabiatla ulaşılabileceğini söyleyen brahmanlar ve deistler bu sınıfa girer.[28]

4- (Tasdik -i Enbiya // Şikak) Bazıları ise, peygamberliğe inanırlar, ancak karşılaştığı veya mütevatir yolla haberdar olduğu tüm peygamberleri tasdik etmezler, peygamberler arasında ayırım yaparlar, bazı peygamberlere ve onların getirdiği kitaba (vahye) karşı çıkarlar, bazı peygamberler ve onların getirdiği kitap konusunda ihtilaf çıkarırlar. Halbuki tüm peygamberler aynı dinin (yani İslam'ın) peygamberidirler. Peygamberlerin tümüne inanmayan yahudiler ve hıristiyanlar bu sınıfa girer.[29]

5- (İstikamet // İlhad) Bazıları ise, tüm peygamberleri tasdik ederler, ancak peygamberler vasıtasıyla gelen dini kuralları (yaratılıştan sahip olunan mantık ve dürüstlük kuralları çerçevesinde) doğrulukla benimsemezler. Müslümanım demesine rağmen bir vahyi inkar eden veya bir vahyi gizleyen veya bir vahyi kasıtlı yanlış yorumlayan veya yazdığı kitap için "bu Yüce Allah katındandır" diyen veya mütevatir yolla haberdar olduğu (anlamı açık) dini bir delil (ilim) varken zanna ve hevaya itibar ederek (zannı ilme arz etmeksizin) "benim görüşüm budur" diyen veya dini bir delile dayanmadan Yüce Yaratıcıya iftira atarak O'nun adına (bu helal bu haram gibi) hüküm uyduran veya bir şey vahyolunmamış iken kendisine vahiy geldiğini söyleyen veya ilahi kitapların bir benzerinin kendisine de indirildiğini söyleyen veya (kendisine vahiy geldiğini söyleyerek) peygamberlik iddia eden veya yalancı peygambere inanan kişiler, bu sınıfa girer.[30]

6- (İhlas // Şirk) Bazıları ise, buraya kadar iyi niyet gösterirler, yani tüm emir ve yasakları kabullenirler, ancak (önceki basamak kâfirlerin de müptela olduğu) şirk anlayışı taşırlar, yani din anlayışını tümüyle Yüce Yaratıcıya halis kılmazlar. Örneğin müslümanım diyen ancak (Yüce Allah'ın iradesini anlamaya çalışarak dini delillerden hüküm çıkarmak demek olan içtihat hariç) "peygamberlerin ve alimlerin nihai anlamda hüküm koyma yetkisi vardır" diyen veya (Yüce Allah'ın hakimiyetini tanıyarak içtihat benimseme hariç) "halkların veya kralların nihai anlamda hüküm koyma yetkisi vardır" diyen veya (bir alimin veya bir mezhebin yoruma dayalı zanni içtihatlarını veya bir devletin keyfi veya hatalı uygulamalarını ret hariç) Yüce Allah'ın hakimiyetini kastederek siyasette "Şeriat'e karşıyım" diyen veya "bazı işlerde İslam dışı hukuk uygulansın" diyen veya (benzer içtihada sahip kişilerin beraber hareket etmesi durumu hariç) din anlayışını (tümüyle Yüce Allah'a halis kılmak yerine) bölerek (tarikat, mezhep, dernek, şirket, kabile, parti, devlet vs) sosyal bir kurumu ikinci bir din edinen ve öğretileri için (öğretiler dinen caiz olsa bile) "Şeriat'e eşittir veya daha üstündür" diyen veya (duanın kabulü ve vahyin nüzulü halleri hariç) metafizik sıfatlar isnat ederek "peygamberler ve veliler evreni yönetirler ve zorda olanlara yardım ederler" diyen veya "peygamberlere ve velilere dua (istimdat) ve tevekkül edilebilir" diyen veya "şeyh puta secde et dese itaat etmek ihlastandır" diyen kişiler, bu sınıfa girer. Yüce Allah, ahirette şirki (ve üstü itikadi suçları) affetmez, şirkin (yani bu basamağın) altında kalan (ameli) suçları ise dilediği için affedebilir.[31]

7- (Amel -i Salih = İhsan = İttika = Birr = Islah = İfa -i Ahd // Amel -i Sü = Füsuk = Fücur = İsm = İfsat = Nakz -i Ahd) Bazıları ise, bu basamağa kadar iyi niyet gösterirler, yani mümin sayılırlar, ancak ameli olarak büyük günah işlerler.[32]

Cennetlik mümin, yukarıda belirtilen her basamakta (karşılaştıkça ve haberdar oldukça) iyi niyet gösterir. Bir basamağa önceki basamaklar aşılarak gelinir. Bir basamakta iyi niyet gösteren kişi, önceki basamaklarda da iyi niyet göstermiş sayılır. Örneğin peygamberliğe inanan bir kişi, Yüce Yaratıcının varlığına da inanır ve O'na kulluğu da benimser. Bir basamakta kötü niyet gösteren kişi ise, sonraki basamaklarda da kötü niyet göstermiş sayılır. Örneğin Yüce Yaratıcının varlığını inkar eden bir kişinin O'na kulluk ettiğinden ve O'nun peygamberlerine inandığından bahsedilemez. Her münkir, ayrıca müstenkif, muhadid, müşakik, mülhid, müşrik ve fasık da sayılır.

Ahiret gününe iman, ahirette Yüce Allah’a verilecek hesaba inanmak demektir. Yüce Yaratıcıya inanmayanın ahirette hesaba inandığından bahsedilemez. Bundan dolayı Kuran’da zındıklar için “Allah’a ve ahiret gününe inanmayanlar” ifadesi kullanılır.[33] Yüce Allah’a inanan kişinin ayrıca ahiret gününe inanması ise, sonraki basamaklarda da kişiyi iyi niyetli olmaya sevk eder, yani kişiyi mümin kılar.[34] Ahiret gününe iman, öncelikle hesap sorulacağı korkusuyla Yüce Allah’a kul olmayı zorunlu kılar.[35] Yüce Allah’a kulluktan çekinen (müstenkif) kişilerin tümü ahrete inanmaz.[36] Ahiret gününe iman, kulluğun ne şekil yapılacağı konusunda Yüce Allah’ın peygamberi aracılığı ile yol göstericiliğine inanmayı da zorunlu kılar.[37] Zaten her peygamber ahirete imanı telkin eder.[38] Yüce Allah'ın peygamberi aracılığı ile yol göstericiliğine karşı koyan (mühadid) kişilerin de büyük çoğunluğu ahrete inanmaz.[39] Ahiret gününe iman, her peygambere ve getirdiği vahye (kitaba) inanmayı da zorunlu kılar.[40] Bazı peygamberlere ve getirdikleri vahye inanmayan (müşakik) kişiler de ahiret gününe hakkıyla inanmıyor sayılır. Ahiret gününe iman, kişiyi dinde istikamet üzere olmaya da sevk eder.[41] Vahyin bazısına inanmayan veya vahiy uyduran (mülhid) kişiler de ahiret gününe hakkıyla inanmıyor sayılır.[42] Ahret gününe iman, din anlayışını sadece Yüce Allah’a halis kılmayı da gerektirir.[43] Şirk de, ahiret gününe hakkıyla inanmamaktan kaynaklı bir yanılgıdır. 

Tevbe suresinin 29. ayetinde “Allah'a inanmayanlar” ve “Ahiret gününe inanmayanlar” ayrı cümleler olarak zikredilmiştir. Zira her iki cümlenin başında ayrı ayrı “La” menfi edatı bulunmaktadır. Yüce Allah'a inanmakla birlikte ahiret gününe inanmayanlar ayette ayrı vurgulanmıştır. Ayette belirtilen “Allah'a inanmayanlar”, zındık (ateist) ve dehri (materyalist) kişilerdir. Yüce Allah’a inanmakla birlikte “Ahiret gününe inanmayanlar” ise, öncelikle O’na kulluk etmekten çekinen (müstenkif) kişilerdir.[44] Zira Yüce Allah'a kulluk etmekten çekinen (müstenkif) kişilerin tümü ahirete inanmadığından bu cümle öncelikle onları ifade eder. Yüce Allah'ın peygamberi aracılığı ile kulluğun ne şekil yapılacağını gösteren yol göstericiliğini ret eden (mühadid) kişilerin de büyük çoğunluğu ahirete inanmaz, ancak ayette geçen “Allah ve Rasulünün haram kıldığını haram saymayanlar” cümlesi özellikle bu kişileri ifade eder. Ayette geçen “gerçek dinî benimsemeyenler” cümlesinden sonra gelen min -i beyaniyye edatı ile cümlenin açılımı yapılmış ve bu kişilerin ehli kitap olduğu belirtilmiştir. Ayette bulunan min -i beyaniyye edatının daha önceki cümleleri (yani “Allah'a inanmayanlar”, “Ahiret gününe inanmayanlar”  ve “Allah ve Rasulünün haram kıldığını haram saymayanlar” cümlelerini) de açıkladığını söyleyenler hata etmişlerdir. Zira Yüce Yaratıcıyı inkar veya ahiret gününe inanmama veya bir peygamberin getirdiği kuralları ret ehli kitabın bir özelliği değildir. 

Özetle zimmet ve cizyeye ilişkin Tevbe suresinin 29. ayeti, sadece ehli kitabı değil tüm gayrimüslim sınıfları kapsamaktadır.

Peygamberimiz (s.a.v.) ve dört halife (r.a.) dönemi de bir ayırıma gidilmemiş, Arabistan yarımadası da dahil, müşrikler ve dehriler ile de zimmet sözleşmeleri yapılmıştır. Daha sonraki tarihlerde (Emeviler ve Gazneliler dönemi) şaman, hindu, budist vs toplumlarla da zimmet sözleşmeleri yapılmıştır.

Fethedilen ülkelerde (zimmet ilişkisi gereği) var olan mabetlere dokunmamak ve yenilerine de izin vermemek esastır. Ancak (tarihte bazı hükümdarların camiye tahvil etmesiyle) uzun süre cami olarak kullanılan mabetler artık iade edilmez. Örneğin adaleti ve dindarlığıyla meşhur Ömer bin Abdülaziz, emevilerin camiye tahvil ettiği ve yerine Emevi camisini yaptığı yuhannis kilisesini geri isteyen hıristiyanların talebini (müslümanların da tepkisi olduğundan) yerine getirmemiştir.

İslam anayasa doktirininde dört ana temel ilke bulunur. 
(1) Hakimiyet sadece Yüce Allah'a aittir. İyiyi ve kötüyü sadece Yüce Allah belirler. Fiilleri sadece Yüce Allah düzenler. Kararları sadece Yüce Allah verir. Kuralları sadece Yüce Allah koyar. Yüce Allah peygamberleri aracılığı ile din göndermiş ve kurallarını bildirmiştir. Uzman müçtehitler de Yüce Allah'a ait kuralları (yani hükümleri) dinden çıkarırlar. Yüce Allah'a ait hükümlere bir bütün olarak Şeriat (yani İslam Hukuku) denmiştir.[45]
(2) Yüce Allah, ahiretten farklı olarak imtihan dünyasında (imtihan ortamı bozulmasın diye) fiili otoritesini göstermez. İmtihan dünyasında Yüce Allah'ın hakimiyetini fiili güç kullanarak gerçekleştirmek müslümanların görevidir. Sulta (yani otorite) müslümanlara aittir.[46]
(3) Dağınık hareket etmek zaafa sebep olur. Müslümanlar, otoriteyi kullanma konusunda bir kişiye (yani halifeye) vekalet verirler ve seçtikleri kişinin koordinatörlüğünde birlikte hareket ederler.[47] Yetkisini müslümanlardan alan halife, tüm işlere bizzat yetişemeyeceğinden ülkenin her yerine yeteri kadar görevli tayin eder ve bu şekil siyasal iktidarı kurumsallaştırır. Tüm devlet görevlileri yetkisini halifeden alırlar ve tayinle gelirler.
(4) Müslümanlar, otoriteyi bölemezler ve ikinci bir halife seçemezler. Müslümanlar, mevcut halifeye biat etmek ve tek devlet olmak zorundadırlar.[48]

Peygamberimiz (s.a.v) iki türlü biat alırdı. Devlet başkanı sıfatıyla adil, fasık, erkek ve kadın ayırımı yapmadan tüm müslümanlardan itaat üzere biat alırdı.[49] Kölelerden ve çocuklardan ise (devlet otoritesini temsil etmediklerinden) özellikle biat almamıştır. İman etmek amel etme konusunda Yüce Allah'a söz vermek sayıldığından[50] bunun fiili icrası mahiyetinde bazen yeni müslüman olanlardan bazı ibadetleri yapma ve bazı günahları işlememe üzere de biat alırdı.[51]

Adil (yani dindar), fasık, erkek ve kadın ayırımı yapmadan akil, baliğ, hür ve vatandaş olan tüm müslümanlar halife seçiminde oy hakkına sahiptirler. Otorite âlimlere veya azınlık bir gruba ait değildir. Gayrimüslim vatandaşların, müslüman olsa bile kölelerin, çocukların, delilerin ve vatandaş olmayan müslümanların halife seçiminde oy hakları yoktur. Müslümanlar, halifeyi bizzat (genel seçimle) seçebileceği gibi, aynı şartları taşıyan temsilcileri aracılığı ile de seçebilirler. Doktrinde bu temsilcilere azletmeye ve seçmeye yetkili kişiler anlamında "ehl -i hall ve akd" denmiştir. Ümmet meclisinin (merkezdeki Şura meclisinin) müslüman üyeleri bu işlevi görürler. Müslümanların yarıdan fazlasının biatını alan halife olur. İkiden fazla aday söz konusu olduğunda son seçimde aday sayısını ikiye indirecek turlu seçim usulü benimsenir. Benzer içtihada sahip kişilerin birlikte hareket etmesini engelleyen dini bir hüküm olmadığından ve ayrıca yöneticileri keyfiliğe karşı muhasebe (yani eleştirme) işlevi üstleneceklerinden siyasi partilerin varlığına izin verilir. Siyasi partiler, her türlü seçimde aday gösterebilirler ve kendi adaylarına oy talep edebilirler. Sözleşme biatıyla (yani oyla) seçilen halifeye daha sonra (oy vermeyenler dahil) tüm müslümanlar açık veya zımni itaat biatı yaparlar.

Müslüman, akil, baliğ, hür ve adil olmak, üzerinde icma edilen halifelik şartlarıdır. Halife adaylarının bu özellikleri taşıyıp taşımadığının hukuki denetimini mezalim mahkemesi (yani anayasa mahkemesi) yapar. Halifelik dışında valilik, kadılık ve amillik görevlerinde de bu özellikler aranır. Bu görevler, hüküm verme (yani devlet otoritesini temsilen kamuyu bağlayan karar verme) yetkisi verdiğinden "yöneticilik" olarak nitelenir. 

Halifenin erkek olması gerektiğini söyleyenler olsa da (Taberî ve Hasan-ı Basri gibi) erkek olmayı şart saymayanlar da vardır. Maverdi de, Ahkam -ı Sultaniye’sinde halifelik şartlarını sayarken erkek olmayı saymamıştır. Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulunun da bu yönde 2003 tarihli bir fetvası bulunmaktadır. Kadınların fetva vermeleri ve müftü olmaları caizdir. Hüküm verme işi de fetva verme işine benzer. Fetva verebilen hüküm de verebilirler ve dolayısıyla her türlü yöneticiliği yapabilir. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v.), Semra binti Nüheyk el-Esedi’yi Medine çarşısına hisbe kâdısı olarak tayin etmiştir. Bu hanım sahabenin hisbe kâdılığı Hz. Ömer zamanına dek devam etmiştir. Hz Ömer de, kendi döneminde ayrıca kadın sahabe Şifa binti Abdullah’ı da onunla beraber hisbe kâdısı olarak görevlendirmiştir. Tek kadının şahitliğinin geçerli olmadığını ve şahitlik yapamayan kadının yöneticilik de yapamayacağını söyleyen görüş hatalıdır. Zira borç ilişkilerinde iki erkek veya bir erkek iki kadın şahidin varlığını düzenleyen Bakara suresinin 282. ayeti, ibraz edildiğinde mahkemenin kabul etmesi gereken kesin delili düzenlemektedir. İslam hukukunda iki erkek veya bir erkek iki kadın (veya Şafilerde dört kadın) şahidin şehadeti kesin delildir. Ancak tek erkeğin veya tek kadının şahitliği takdiri delil sayılır, yani inandırıcılığını takdir eden mahkeme şahadeti kabul edebilir. Nitekim Hz. Ömer de, bir kadının rivayet ettiği hadise dayanarak hüküm kurmuştur. Ayette erkeğin de iki kişi olması düzenlenmiştir. Ayetten tek erkeğin veya tek kadının şahitliğe ve diğer görevlere liyakatsiz olduğu anlamı çıkmıyor. Ayette şahitlikte iki erkeğin veya bir erkek iki kadının aranması unutkanlığa karşı şüpheye yer bırakmamak içindir. Halbuki yöneticilikte eski olayları hatırlama kabiliyetinin kusursuz olması aranmaz. Mevcut olayları ve sunulan delilleri hakkaniyete uygun takdir etmek yöneticilik için yeterlidir. Örneğin sayısız davaların yaşandığı bir mahkemede her davayı tek tek hatırlamak imkansızdır. Mahkemelerde tüm davalar ayrı dosyalanır ve her dava için deliller toplanarak dosyasına konur ve nihayet karar verileceği zaman dosya kapsamı detaylı incelenerek karar verilir. Geçmişi hatırlamada zaafı var diye tek erkeğin veya tek kadının kâdılık yapamayacağı söylenemez. Kadınların genelde erkeklere göre zayıf ve unutkan olduğu da gerekçe olamaz, zira bazı kadınlar erkeklerden daha olgundurlar. Erkek olsun kadın olsun liyakatli olan tercih edilir, liyakati olmayan ise tercih edilmez. Tercih etmemek ayrı şeydir, teknik imkansızlık ayrı şeydir. Bu iki kavramı karıştırmak hatalıdır. Kulluk sorumluluğunda ve borçlar ve ticaret hukukunda erkeklerle eşit olan kadınlara yöneticilik görevlerinde cinsiyet ayırımı yapmak İslami adalet anlayışıyla bağdaşmaz. Kur'an-ı Kerim'de Sebe melikesinden bahsedilirken de herhangi bir olumsuz ifadeye yer verilmemiştir.[52] "İşlerini bir kadına bırakan topluluk asla felah bulamaz." hadisi ise, genel olarak bütün milletleri ve kadınları değil, bu sözün söylenme sebebi olan ve başkanı bir kadın olan Sasani devleti için söylenmiştir.[53] Kadının (devlet başkanlığının şiarı sayılan) cuma namazını kıldıramaması ve hutbe okuyamaması da gerekçe olamaz. Zira erkek bile olsa devlet başkanının bizzat cuma hutbesini okuması ve namazını kıldırması gerekmez. Özetle kadınlar halifelik dahil tüm yöneticilik görevlerinde bulunabilirler.

Şeriat'te kadınların halife olabileceğini söyleyen hüküm olduğundan kadınların halife seçilmesi Şeirat’e aykırı değildir. Şeriat, belirli kişilerin veya belirli mezheplerin içtihadı demek değildir. En üst norm olarak Şeriat uygulanır derken bir mezhep değil tüm içtihatlar kastedilir. Ayrıca bir konuda birden fazla seçenek (yani içtihat) olduğunda kimse bir seçeneğe zorlanamaz. Hiçbir müçtehid diğer bir müçtehide karşı huccet değildir. Bir içtihat diğer bir içtihatla nakz olmaz. Devlet düzeni içinde de Şeriat'te birden fazla seçenek varsa kimse bir seçeneğe zorlanamaz. Şeriat'te kadınların halife olabileceğini söyleyen hüküm olduğundan aykırı hüküm pratikte uygulanmaz.  

Fasıklar ve gayrimüslimler, yöneticilik görevlerinde bulunamazlar, ancak (bakanlık, komutanlık, müdürlük, savcılık, askerlik, memurluk vs gibi) idarecilik görevlerinde bulunabilirler. İdareciler, yöneticiler emrinde çalışan ve mevzuatı tenfiz eden görevlilerdir. İdareciler, mevzuat boşluğunda karar veremezler, bağlı olduğu yöneticiden hüküm vermesini isterler.

İslam devletinde (devlet otoritesine dayanan ve herkesi sürekli bağlayan) resmi mevzuat, (1) öncelikle Şeriat'ın kamusal hükümleri, (2) sonra kamusal (kavmi) sözleşmeler ve (3) sonra kamusal emirlerdir. Merkezden taşraya doğru halife, eyalet valisi, il valisi, ilçe valisi gibi hiyerarşik olarak düzenlenen yürütmede her yönetici, üst makam iradesine aykırı olmadığı veya sonradan aykırı üst makam iradesi ortaya çıkmadığı sürece, kendi bölgesinde tek taraflı iradesiyle kamusal emir (yani kanun) çıkarabilir.[54] Zira her vali, bölgeyle sınırlı olmak üzere merkezdeki halifenin kopyasıdır. Halifenin veya valinin tefviz yardımcısı da böyledir. Örneğin il valisinin kanunu, eyalet valisinin daha önce çıkardığı veya daha sonra çıkaracağı kanuna aykırı olamaz. Aynı makamın çıkardığı kanunlarda çelişki olduğunda da sonraki tarihli kanunlar öncelikle uygulanır. Her yönetici, görevi dışında sıradan vatandaş sayıldığından (ast bölgelerde bulunduğunda) ast makamların çıkardığı kanunlara da uyar. Zira her kanun devleti temsil eder. Her yürütme yöneticisi, kendi çıkardığı kanunları ve ast makamların çıkardığı kanunları tek taraflı iradesiyle sadece ileriye dönük olarak yürürlükten kaldırabilir. Tahakkuk eden alacaklar ve infaz edilen idari cezalar ilkadan etkilenmez. Üst mevzuata aykırı olması halinde kanunlar sadece mezalim mahkemesi tarafından geriye dönük olarak iptal edilir. Müslüman olsun gayrimüslim olsun yerli veya yapancı toplumlar ile yapılan kamusal sözleşmeler ise, halife dahil yürütme yöneticilerinin çıkardığı tüm kamusal emirlerden önce uygulanırlar.[55] Yerel bir toplumun (veya yerel halkı temsilen oluşturulan meclisin) aldığı bir kararı (yürütmeyi temsilen) halife veya yetkili vali onayladığında da, yürütme ile o bölge halkı arasında kamusal sözleşme oluşmuş sayılır. Kamusal sözleşmelerde bir taraf daima yürütmedir. Yürütmeyi temsilen sözleşme yapan yöneticilerin hiyerarşik dereceleri sözleşmelere hiyerarşik derece kazandırmaz. Tüm sözleşmeler eşittir. Ancak tarafları aynı olan kamusal sözleşmelerde çelişki olduğunda sonraki tarihli sözleşmeler öncelikle uygulanır. Tarafları farklı ancak konusu aynı olan sözleşmelerde çelişki olduğunda ise önceki tarihli sözleşmeler öncelikle uygulanır. Kamusal sözleşmeler tek taraflı olarak feshedilemez. Kamu düzenini ilgilendirmeyen özel alanlarda kamusal sözleşme ve kamusal emir düzenlenmez. Herkesin mezalim kâdısına (yani idare mahkemesine) başvuru hakkı vardır.[56] Şeriat'ın kamusal hükümleri ise (bağlayıcı resmi işleme gerek olmaksızın) en üst mevzuat olarak uygulanır. Şeriat'ın kamusal hükümlerinin en üst mevzuat olarak uygulanması demek, (1) bir konuda tek hüküm varsa tek seçeneğin ve (2) bir konuda birden fazla içtihat varsa seçeneklerden birinin (yani seçeneklere aykırı olmamanın veya seçenekler dışına çıkmamanın) uygulanması demektir. Ortaya konan içtihatların heva veya içtihat olup olmadığını denetleyecek ve müslümanların seçimiyle oluşturulacak (kalabalık) alimler meclisinin varlığı da zorunluluktur.[57]

Yerel bir toplumun (veya yerel halkı temsilen oluşturulan meclisin) tek taraflı olarak aldığı bir kararın yürütme yöneticilerini bağlayacağını söyleyenler olduğu gibi bağlayıcı olmadığını söyleyenler de bulunmaktadır. Şeriat'te konu hakkında birden fazla seçenek olduğundan ve birden fazla seçeneğin olduğu bir konuda kimse bir seçeneğe zorlanamayacağından, yürütme yöneticileri, aksi içtihat mevzuat (yani kanun veya kamusal sözleşme) haline getirilmediği sürece, yerel halkın tek taraflı olarak aldığı karara uymaya zorlanamaz. Ancak yerel bir halk (veya halkı temsilen oluşturulan meclis) vali hakkında hoşnutsuzluğunu beyan etmiş (yani gensoru vermiş) ise o vali azledilir. Zira Peygamberimiz (s.a.v.), valisinden şikâyetçi olan kabilelere nakiplerinizi gönderin der, gelen nakiplerin (yani temsilcilerin) çoğunun validen şikâyetçi olduğunu görmesi üzerine valiyi azlederdi. Hoşnutsuzluğa dayalı olarak halifenin azledilebileceğini söyleyenler olduğu gibi azledilemeyeceğini söyleyenler de vardır. Konu hakkında Şeriat'te tek seçenek olmadığından (aksi içtihat mevzuat haline getirilmemiş ise) hoşnutsuzluğa dayalı olarak halifenin zorla azli pratikte mümkün olmaz.

Şeriat'ın belirlediği vergiler dışında rutin vergi alınmaz. Yargılamalar ve idari işlemler ücretsizdir. Gelirlerin rantı sadece zenginlerde toplanmadığında[58] ve halk yararına harcandığında ve ayrıca bölgesel lokomotif ekonomiler iyileştirildiğinde (alım gücü artan ve harcamaya meyilli olan) halkın sağlayacağı talep artışı piyasalarda sirkülasyona sebep olacağından zaten yatırımlar ve istihdam da artacaktır. Oluşan refah ortamında ise gelir yetersizliği söz konusu olmaz. Ayrıca devlet de bu ortamda ticaret yapabilir. Piyasada talep artışını sağlayacak tedbirler önemlidir. Şahsi rant hevesiyle keyfi vergiler koymak, memurlar eliyle adil vergi toplamak yerine (toplanan vergilerden komisyon alacak) mültezimlere vergi toplatmak, maaşlı memur eliyle görülebilecek işleri yandaş firmalar kazansın diye yüksek bedelle taşeronlaştırmak, taşeron firma işçilerini de piyasa değerinin çok altında ücretle çalıştırmak, dinen caiz değildir. Halkı fakirleştirmeye yönelik bu tip heves taşıyanlar, devletten değil, dürüst ticaretle piyasadan kazanmaya yönlendirilir.

Halifelik, ruhani (teokratik) liderlik değildir, beşeri (dünyevi) devletin başkanlığıdır. Kendisi de Şeriat ile bağlıdır. İslam'a uygun hareket ettiğinde sevap kazanır, aykırı hareket etmesi halinde dünya ve ahiret sorumluluğunu üstlenir. Halife, yönetimde hantallığa sebebiyet vermemek ve (şura meclisi ve mezalim mahkemesi nezdinde) hesap verirken otorite zayıflığını bahane etmemek için, geniş yetkilerle donatılmıştır. Örneğin tüm memurları tek başına tayin eder, tek taraflı olarak kanun çıkarır ve antlaşmaları onaylar, tek taraflı iradesiyle harcamalar yapar, tek taraflı olarak savaş kararı alır. Ancak yetkileri sınırsız değildir. Mevzuata aykırılık halinde mahkemelerin yürütme aleyhine verdiği kararlara uymakla yükümlüdür. Ayrıca adli ve idari dokunulmazlığı yoktur. Suç işlemesi halinde ceza mahkemesince yargılanır. Fasıklar gibi hareket ettiğinde yani adalet sıfatını yitirdiğinde mezalim mahkemesince azledilir. Ancak malesef Hz. Ali’den sonra râşidi hilafet uygulanmamış, müslümanlar asırlardır nefis ve zulüm kokan krallıkla yönetilmiştir. Tarihte gördüğümüz krallar, müslümanların seçimiyle yetki sahibi olmamışlar, babalarına veraseten kral olmuşlar, görevden önce biat almaları gerekirken nefis öyle istediği için tersini yaparak kral olduktan sonra biat almışlar, sonra sorumsuz ve dokunulmaz davranmışlar, İslam’ın en önemli prensiplerinden şuraya önem vermemişler, birçok cinayet işlemişler, birçok büyük günah işlemişler, tüm bunlara rağmen bir kısmı taraftar toplamak için halife olduklarını da iddia etmişlerdir. Halbuki fasık kişiler değil devlet başkanı mahkemede şahit bile olamazlar.

Peygamberimiz (s.a.v.), gelecekten haber veren bir hadisinde de şöyle buyurmuştur: “Hilâfet, ümmetim arasında otuz yıl devam edecektir. Bundan sonra melikliğe (krallığa) dönülecektir.”[59]Taftâzânî, bu hadise dayanarak Muaviye’nin ve ondan sonra gelenlerin halife sayılmayacağını, bunların emir veya hükümdar (kral) sayılacağını, ancak yine de bunun mutlak ölçü olamayacağını, zira Ömer b. Abdülaziz gibi bazı kimselerin Raşid halifelerin yolunu izlediğini, dolayısıyla kâmil bir halifeliğin bazen olacağını ve bazen bulunmayacağını söyler.[60] Sahabeden Abdullah İbni Ömer de, ümmetin topluca biat etmediği kimseye halife demenin doğru olamadığını bildirmiştir.[61] İbn Teymiyye de, Hz. Ebû Bekir'in halife seçilmesi ile ilgili olarak şöyle der: “Ömer ve onunla birlikte bir grup Ebû Bekir'e biat ettiği halde diğer sahabeler biatten kaçınsalardı halife seçimi gerçekleşmiş olmazdı. Ebû Bekir, güç ve kuvvet sahibi sahabelerin çoğunluğunun biatiyle iş başına gelmiştir.”[62]İmam-ı Gazali de, Hz. Ebû Bekir'in halife seçilmesiyle ilgili olarak şöyle der: "Ebû Bekir'e Ömer'den başkası biat etmeseydi ve diğer müslümanlar muhalif olarak kalsaydı veya oylar eşit çıksaydı, bu durumda kazanan-kaybeden belli olmaz ve imamet akdi oluşmazdı.”[63]

Kralların baskısı yüzünden kamu hukuku da özel hukuk kadar gelişmemiştir. Bu durum müslüman halkın beyninde asırlardır betonlaşmış şartlanmaların oluşmasına sebep olmuş, bu şartlanmalar ile müslüman halk krallıktan ve diktatörlükten başka bir şey bilemez hale gelmiştir. Bu bilinçle yetişen kişilerin eline devlet imkanı geçtiğinde de, İslam’ın yanlış anlaşılmasına sebep olan ve insanları İslam’dan soğutan duyguya dayalı uygulamalar ortaya çıkmıştır.
..............................
Namaz kılmayanın öldürüleceğini söyleyen Şafi, Hanbeli ve Maliki mezheplerinin ve namaz kılmayanın dövülüp hapsedileceğini söyleyen Hanefi mezhebinin içtihatlarındaki tek delili, Tevbe suresinin 5. ayetidir. Başka delilleri yoktur. Halbuki bu ayet, devletler umumi hukukuna ilişkindir, münferit kişilere kâdı tarafından verilecek cezaya ilişkin değildir. Tevbe suresinin 5. ayetinde namaz dışında ayrıca küfürden tevbe (yani müslüman olma) ve zekat verme de geçer. Halbuki tüm mezhepler, kafirliğin dünyevi olarak adli suç sayılmadığını yani gayrimüslimlere kadı tarafından müslüman olmadığı için ceza verilmeyeceğini söylerler.[64] Namaz kılmayanın öldürüleceği veya dövüleceği konusunda Tevbe suresinin 5. ayetine dayanan bu mezhepler, müslüman olmayanın öldürüleceği veya dövüleceği konusunda bu ayete dayanmamaktadırlar. Bu da çelişkili bir durum ortaya çıkarıyor. Gerçekte bu mezhepler, devletler umumi hukuku ile ceza hukukunu karıştırmışlar, devletler umumi hukukuna ilişkin Tevbe suresinin 5. ayetini (sadece namaz kılmama konusunda) ceza hukukunda delil saymışlardır. 

Ceza hukuku açısından da bir kişinin namaz kılıp kılmadığı şahitle ispatlanamaz. Zira namaz kılmak, oruç tutmak, zekat vermek ve gusül abdesti almak, güvene dayalı ibadetlerdir. Bu ibadetlerde kişinin itirafına ve ikrarına güvenilir. Örneğin kişi “namaz kılıyorum” diyor ise sözüne itibar edilir. Bu ibadetlerin emanetten sayılması Hadis -i Şeriflere dayanır.[65] Ceza hukuku açısından namaz kılıyorum diyen kişiye şahit beyanına dayanarak namaz kılmadığı gerekçesiyle ceza verilemez. 

Şahitlik ve yöneticilik görevleri için bir kişinin adil veya fasık olup olmadığını tespit ise şahitle yapılır. Zira burada ceza verme yoktur, sadece bir göreve liyakatin var olup olmadığının tespiti vardır.

Ayrıca (ikrarla sabit olsa bile) münferit vatandaşlara namaz kılmadığı için kâdı tarafından ceza verildiğine ilişkin Peygamberimiz (s.a.v.) ve Dört Halife (r.a.) dönemi bir örnek de yoktur. Medine'de namazsız ve fasık bir müslümanın vefatından sonra Sahabenin namaz kılmadığı ve fasık olduğu şeklinde aleyhe yorumlarına karşılık Peygamberimizin (s.a.v.) müslüman olarak öldüğünü söylediği bir rivayet hadis kaynaklarında geçer. Ancak bu kişiye hayatta iken mahkemece adli ceza verildiğine ilişkin bir rivayet bulunmamaktadır.

Daha sonraları Osmanlılardan 2. Mehmet, 2. Beyazıt ve 1. Selim döneminde namaz kılmayanlara mahkemelerce hapis ya da para cezası verilmesi için fermanlar çıkarıldığı ve bölgelere sırf bu iş için yasakçılar (polisler) gönderildiği bilgisi bulunmaktadır.

Suçlulukta ve suçlamada icma aranır. İcma, tüm müçtehitlerin bir hükmü açık veya zımni benimsemesidir. Merhameti ön plana çıkaran İslam’da asıl olan masumiyettir. Sanık az bir şüpheden yararlanır. Bir fiilin suç sayılmasında birden fazla içtihat olduğunda en lehe olan hüküm uygulanır. Bu durumda ağır seçenek ile yargılama yapılmaz. Suçlamada mezhep gözetilmeksizin tüm içtihatlar dikkate alınır. Zira mezhepler din içinde din değildir. Suçun varlığı için gerekli unsurlarda icma yok ise suç oluşmuş sayılmaz. Cumhura aykırı içtihad, ümmet tarafından sapıklık sayılmamış ise, konuyu şüpheli hale getirir ve fiili suç olmaktan çıkarır. Bundan fiili suç sayan müçtehitler de yararlanır.[66]

Suçlulukta ve suçlamada icmanın aranması uhrevi suçlar için de geçerlidir. Örneğin hanbeliler namaz kılmayanın kafir olduğunu söylerler. Ancak bu konuda icma olmadığından namaz kılmayanlar ahirette kafir sayılmazlar. 

Suç ile ceza farklıdır. Bir fiilin suç sayılması konusunda icmâ aranırken suça verilecek cezada icmâ aranmaz. Suça verilecek cezada en lehe olan içtihat uygulanır diye bir şey yoktur. Suça verilecek cezada her yönetici kendi içtihadına göre (ağır veya hafif) ceza verir. 

Namaz kılmamanın dünyevi suç sayılmadığını söyleyen bir içtihat var ise ve bu içtihat ümmet tarafından niyyet ve huccet açısından geçerli sayılmış ise, suçlulukta ve suçlamada icma arandığından, dünyevi ceza ortadan kalkar. Namaz kılmama fiilinin suç sayılması konusunda icma var ise bu durumda (ikrarla sabit olması durumunda) bu suça kâdının içtihadına göre ceza verilir. Ancak bildiğimiz kadarıyla namaz kılmama fiilinin suç sayılması konusunda icma bulunmamaktadır.


[1] Buhari, et Târihu’l Kebîr, I, Kısım II, s. 81, Haydarâbâd 1362; Buhari, et Târihu’s Sağir, I, s. 341, Beyrut 1986; Ahmed b. Hanbel, Musned, IV, s. 335, İstanbul 1992; Hâkim, Müstedrek, IV, s. 422, Beyrut, 1990; Taberânî, el-Mu'cemu'l-Kebîr, II, s. 24; Heysemî, Mecmeu'z-Zevâid, VI, 219; İbnu’l Esîr, Usdu’l Gâbe, I, s. 224, Beyrut 1970; İbn Abdi’l Berr, el-lstiâb, I, s. 148, Mısır 1328; Suyutî, el-Câmiu’s Sağır, II, s. 123; V, s. 262, Mısır 1373/1954; Hatîb Bagdâdî, et-Telhîs, I, 283 vs.
[2] Kuran -ı Kerim, Tevbe, 9/7-11.
[3] Kuran, Tevbe, 9/2.
[4] Kuran, Tevbe, 9/4.
[5] Kuran, Tevbe, 9/5 ve 36, ayrıca Bakara, 2/190-193; Nisa, 4/89-91; Enfal, 8/12 ve 39, Muhammed, 47/4.
[6] Kuran, Tevbe, 9/5.
[7] Kuran, Bakara, 2/190.
[8] Kuran, Enfal, 8/41 ve 69.
[9] Kuran, Tevbe, 9/5.
[10] Kuran, Tevbe, 9/5 ve 28.
[11] Kuran, Nisa, 4/90-91; Tevbe 9/12;  Mümtehine, 60/8.
[12] Kuran, Tevbe, 9/6.
[13] Kuran, Enfal, 8/61; Tevbe, 9/29.
[14] Kuran, Enfal, 8/72.
[15] Kuran, Tevbe, 9/5 ve 11, ayrıca Bakara 2/193; Enfal, 8/39; Fetih, 48/16.
[16] Kuran, Nisa, 4/94; Tevbe, 9/5 ve 11.
[17] Tirmizî, İman 9; İbn Mâce, İkâme’s-Salah 77; Neseî, Salat 8.
[18] Buhâri, iman 17, Salat 28, Zekât 1, İ'tisâan 2, 28; Müslim, İman 32-36; Ebû Dâvud, Cihâd 95; Tirmizî, Tefsir 88. sûre; Nesaî, Zekât 3; İbn Mace, Fiten 1; Darimi, Siyer 10; Müs-ned, IV, 8.
[19] Buhari, Ezan 6.
[20] Kuran, Tevbe, 9/12-15.
[21] İbni Hazm, el-Muhalla, Beyrut 1988, VII, 116
[22] Ayni, Umdetü'l-Kari, XXIV, 80
[23] Kuran, Enfal, 8/61; Tevbe, 9/29.
[24] Kuran, Maide, 5/42.
[25] Medine’de bulunan tüm müşrikler müslüman olduğundan ve yahudiler de sürüldüğünden Medine Vesika’sının zimmete ilişkin hükümlerinin işlevi ortadan kalkmıştır.
[26] Kuran, Bakara, 2/164; Ali İmran, 3/6: Enam, 6/95-99; Araf, 7/54 ve 185; Yunus, 10/3-6 ve 31-32; Yusuf, 12/105; Ra’d, 13/3-4; Hicr, 15/19-23; Nahl, 16/10-16, 65-70 ve 79; İsra, 17/12; Enbiya, 21/30-33; Hac, 22/18;  Müminun, 23/18-22 ve 84-89; Nur, 24/43-45; Neml, 27/86 ve 88; Kasas, 28/68-73; ankebut, 29/61-63; Rum, 30/20-27, 37, 40, 46, 48-50 ve 54, Lukman, 31/10-11, 20 ve 25-31, Secde, 32/4-9; Fatır, 35/11-13 ve 41; Yasin, 36/33-44 ve 71-73; Sad, 38/10-11; Zümer, 39/5-6 ve 62-63; Mümin, 40/67-68; Fussilet, 41/37, 39 ve 53; Şura, 42/11-12, 29 ve 49-50; Zuhruf, 43/9-10 ve 87; Casiye, 45/3-5, 12-13 ve 24-26; Kaf, 50/6-10; Tur, 52/35-44; Kamer, 54/49-50; Vakıa, 56/63-72; Talak, 65/12; Mülk, 67/1-5 ve 19; Naziat, 79/27-33; Abese, 80/24-32; İnfitar, 82/6-8; Gaşiye, 88/17-20.
[27] Kuran, Bakara, 2/21-22, 107 ve 165; Nisa, 4/36 ve 172-173; Enam, 6/14-15, 75-79, 100-102 ve 164-165, Araf, 7/10, 65, 73, 85 ve 191-195; Tevbe, 9/116; Yunus, 10/3, 12, 18 ve 31-35; Hud, 11/50, 61 ve 84; Yusuf, 12/39-40; Rad, 13/14-16; İbrahim, 14/32-34; Nahl, 16/17-22, 36, 53-55, 71-74 ve 78-83; İsra, 17/99-100; Kehf, 18/102; Meryem, 19/65-67; Taha, 20/14; Enbiya 21/19-25 ve 92; Hac, 22/73-74; Müminun, 23/23, 32, 84-89 ve 115-116; Furkan, 25/3; Şuara, 26/213; Neml, 27/45 ve 59-64; Kasas, 28/88; ankebut, 29/16-17, 22, 36 ve 61-63; Rum, 30/33-35 ve 46; Lukman, 31/32; Secde, 32/4-9; Ahzab, 33/17; Sebe, 34/40-41; Fatır, 35/3, 11-17 ve 40-41; Yasin, 36/33-35, 60-62 ve 71-83; Sad, 38/27; Zümer, 39/5-8, 17, 29, 38 ve 62-64; Mümin, 40/20 ve 60-68; Fussilet, 41/37-38; Şura, 42/6, 9 ve 31; Casiye, 45/12-13; Zariyat, 51/56; Mülk, 67/20-24; Nuh, 71/2-4; Cin, 72/18; Kıyamet, 75/36-40.
[28] Kuran, Bakara, 2/23-24, 38 ve 170; Ali İmran, 3/31-32, 162 ve 193; Nisa, 4/13-14, 80, 82, 163-165, 170 ve 174; Enam, 6/4-11, 25-26, 83-89, 109, 114, 124 ve 150; Araf, 7/35-36, 101, 132, 146 ve 193; Tevbe, 9/63; Yunus, 10/2, 16, 25, 57 ve 108; Rad, 13/18; İbrahim, 14/10-11; Hicr, 15/11 ve 80-81; Nahl, 16/9; İsra, 17/88-95; Kehf, 18/106; Taha, 20/123-127; Enbiya, 21/7-8, 24-25 ve 42; Müminun, 23/33-34, 44 ve 68-74; Nur, 24/4-5; Furkan, 25/7-8, 27-30 ve 41-42; Şuara, 26/5; Neml, 27/13; Kasas, 28/47-50; Sebe, 34/43-47; Yasin, 36/30, 36 ve 46; Saffat, 37/14-15 ve 36-37; Sad, 38/4-16 ve 65-68; Mümin, 40/22 ve 69-70; Şura, 42/13, 21, 38 ve 47; Zuhruf, 43/29-36; Ahkaf, 46/9-10 ve 30-32; Muhammed, 47/32, Fetih, 48/13; Zariyat, 51/52, Kamer, 54/2-3; Hadid, 57/25-27, 58/5 ve 20-21; Haşir, 59/18-19; Teğabün, 64/6-8 ve 12; Talak, 65/8-11; Cin, 72/17; Tekvir, 81/24-29.
[29] Kuran, Bakara, 2/4, 87-89, 91, 101, 135-141, 176, ve 285; Ali İmran, 3/49-52, 65-67, 72-73, 81, 84-85, 95 ve 183; Nisa 4/115, 150-152 ve 171; Maide, 5/12, 15, 19, 68, 70, 78-81 ve 112; Enam, 6/90-91 ve 161; Enfal, 8/13-14; Yunus, 10/84; Hud, 11/89; Nahl, 16/120-123; Hac, 22/78; Fatır, 35/42; Fussilet, 41/52; Muhammed, 47/32; Hadid, 57/19, 21 ve 28-29; Haşir, 59/2-4; Saf 61/6.
[30] Kuran, Bakara, 2/79, 85-86, 113, 120, 130, 145, 148, 159-160, 174-175, 213 ve 253; Ali İmran, 3/7-8, 19, 66, 70-74, 77-78, 105 ve 119; Nisa, 4/59-65, 83, 136, 157 ve 171; Maide, 5/16-18, 48 ve 77; Enam, 6/21, 93, 116, 138-140, 143-144, 159 ve 161; Araf, 7/37, 51, 169-170 ve 180-181; Yunus, 10/36, 89, 93 ve 105; Hud, 11/12 ve 110-112; Hicr, 15/89-93; Nahl, 16/44, 57, 64, 105, 116-117 ve 124; İsra, 17/36 ve 110; Meryem, 19/76; Hac, 22/30-31 ve 78; Neml, 27/76; Ankebut, 29/68-69; Rum, 30/30-32; Secde, 32/23-25; Ahzab, 33/36; Sad, 38/9; Fussilet, 41/6-7, 30 ve 40; Şura, 42/13-16; Casiye, 45/16-18; Ahkaf, 46/13; Muhammed, 47/17; Necm, 53/28; Teğabün, 64/11; Hakka, 69/44-47; Cin, 72/16; Tekvir, 81/28.
[31] Kuran, Fatiha, 1/5; Bakara, 2/115-116 ve 256; Ali İmran 3/64, 79-80 ve 144; Enam, 4/48, 60-64, 116 ve 171; Maide, 5/44-50, 61, 72-73 ve 117; Enam, 6/19, 50, 80, 107, 159 ve 162-163; Araf, 7/29 ve 188; Tevbe, 9/31-31, Yunus, 10/18 ve 108; Hud, 11/31; Rad, 13/16 ve 41; Nahl 16/51-52; İsra, 17/39, 42 ve 111; Kehf, 18/26-27, 60-82 ve 110; Enbiya, 21/22 ve 92-93; Hac, 22/11; Müminun, 23/52-53, 91 ve 117; Nur, 24/47-52; Furkan, 25/2; Neml, 27/65; Kasas, 28/88; Rum, 30/27-33; Lukman, 31/22; Ahzab, 33/36; Sebe, 34/22; Fatır, 35/13; Saffat, 37/149-159; Zümer, 39/3, 29 ve 62; Fussilet, 41/6; Şura, 42/10-11 ve 21; Zuhruf, 43/15 ve 84; Muhammed, 47/25-28; Mümtehine, 60/4; Cin, 72/18-23; İhlas, 112/1-4.
[32] Kuran, Bakara, 2/27, 103, 112, 173, 177, 180-181, 188-189, 197, 277 ve 283; Ali İmran, 3/76, 89, 92, 102 ve 172; Nisa, 4/110-112 ve 125; Maide, 5/2, 3, 39 ve 93; Enam, 6/48, 54, 82 ve 121; Araf, 7/26, 33, 35 ve 56; Tevbe, 9/24 ve 111-112; Yunus, 10/62-64; Rad, 13/20-25; Nahl, 16/19, Meryem, 19/63, 30-31 ve 91-97; Hac, 22/37 ve 77-78; Nur, 24/11; Ankebut, 29/58; Lukman, 31/22; Ahzab, 33/58; Sad, 38/28; Zümer, 39/10 ve 33-34; Şura, 42/37; Hucurat, 49/11; Necm, 53/31-32; Mücadele, 58/9; İnsan, 76/24; Nebe, 78/31-36; İnfitar, 82/12-19; Mutaffifin, 83/18-28; Şems, 91/8.
[33] Kuran, Yusuf, 12/37.
[34] Kuran, Tevbe, 9/18-19, 44 ve 99; İsra, 17/19; Sebe, 34/21; Talak, 65/2.
[35] Kuran, Ankebut, 29/36; Rum, 30/8.
[36] Kuran, Nahl, 16/17-22; Zümer, 39/45.
[37] Kuran, Yunus, 10/7 ve 15; Müminun, 23/73-74; Furkan, 25/21; Nebe, 78/27-28.
[38] Kuran, Enam, 6/130; Ankebut, 29/36; Zümer, 39/71.
[39] Kuran, Enam, 6/150; Araf, 7/146-147; Enbiya, 21/1-3; Müminun, 23/33-38; Rum, 30/16; Casiye, 45/31-35.
[40] Kuran, Bakara, 2/4; Nisa, 4/162; Enam, 6/92.
[41] Kuran, Ahzab, 33/21; Sad, 38/26; Mümtehine, 60/4 ve 6.
[42] Kuran, Araf, 7/51; Hud, 11/18-19; Fussilet, 41/6-7.
[43] Kuran, Kehf, 18/110.
[44] Kuran, Nahl, 16/14-22.
[45] Kuran, Nisa, 4/60; Enam, 6/57 ve 114; Yusuf, 12/40 ve 67; Neml, 27/78; Kasas, 28/70; Şura, 42/10 ve 13; Tin, 95/8.
[46] Kuran, Bakara, 2/30; Ali İmran, 3/52; Enam, 6/165; Neml, 27/62; Muhammed, 47/7; Saf, 61/14.
[47] Kuran, Nisa, 4/59; Maide, 5/35; Enfal, 8/64; Şuara, 26/215; Fetih, 48/10 ve 18; Mümtehine, 60/12.
[48] Kuran, Ali İmran, 3/103; Nisa, 4/59; Enfal 8/46.
[49] Kuran, Fetih, 48/10 ve 18.
[50] Kuran, Bakara, 2/40 ve 100, Araf, 7/102.
[51] Kuran, Mümtehine, 60/12.
[52] Kuran, Neml, 27/20-44.
[53] Buhari, Meğazi, 82, Fiten, 18; Tirmizi, Fiten, 75; Nesai, Kudât, 8; Ahmed b. Hanbel, V/43, 51, 38, 47
[54] Kuran, Nisa, 4/59.
[55] Kuran, Maide, 5/1; Nahl, 16/91.
[56] Kuran, Nisa, 4/59.
[57] Kuran, ali İmran, 3/103-105; Nisa, 4/115; Enam, 6/159; Enbiya, 21/92-93; Müminun, 23/52-53; Şura, 42/38; Zuhruf, 43/64-65.
[58] Kuran, Haşir, 59/7.
[59] Ebu Davud, Sünne, 8: Tirmizî, Fiten, 49: Hakim 3/145, Sahih-i Cami, 3252
[60] Taftâzânî, Şerhu’l-Akâid, s.180
[61] Tecrid-i Sarıh Tercümesi, VII,175
[62] İbn Teymiyye, Minhacu's-Sünne, 1, 141-142
[63] Gazali, er-Reddü ale'l-Batıniyye, s.64 vd.
[64] Kuran, Bakara, 2/256; Yunus, 10/99; Gaşiye, 88/21-22; Kafirun, 109/6.
[65] Ebu Nuaym, Hilye, II, 193; Heysemi, Mecmâ, I, 293; Maverdi, Nüket, VI, 248
[66] Kuran, Bakara, 2/185; Maide, 5/6; İsra, 17/36; Hac, 22/78; Nur, 24/15; Hucurat, 49/12.

0 yorum:

Yorum Gönderme

Yazarlar

Beyan Yayınları

DEL PIERRO

DEL PIERRO
PIERRE MARTIN