7 Temmuz 2020 Salı

İnsanın Tarihi

İnsanın Tarihi
Prof. Dr. Adnan Demircan
Son dönemlerde toplumların tarihinden çok kişilerin tarihine merak sardım. Devletlerin tarihini incelediğimizde insanların istatistik konusu olduğunu ve önemsizleştiğini düşünmeye başladım. Filan askeri sefer için yüz bin asker sevk edildi, diyoruz. On bin insan öldürüldü, diye anlatıyoruz. Oysa bunların her biri bir hikâye, bir dram…
Kim bilir ne hikayeler var sokaklarda? (Kaynak: www.omerlim.com)

Geçenlerde bir yakınım uzaktan akrabamız olan birisinin hikâyesini anlattı. Hüzün ve acı dolu bir hikâye… Hikâye 1950’li yılların ilk yarısında başlamış olmalı…
Ahmet, eskiden çoğu yerde görülebileceği üzere askere gitmeden önce evlenmiş. Bir oğlu da dünyaya gelmiş. Terhis zamanı gelmiş, ancak Ahmet’ten haber yok. Tabii o dönemde iletişim imkânları çok kısıtlı. Ailesine vefat ettiği haberi ulaşmış nasılsa. Belki bir söylenti, kulaktan kulağa dolaşan bir dedikodu… Öyle ya… Ölmemiş olsaydı, kendisiyle birlikte askere gidenler gibi dönerdi.
Ahmet’in ölüm haberinin üzerinden bir süre geçtikten sonra, ebeveyni gelinleri Ayşe’yi çocuğuyla ortada bırakmamak, Ayşe’nin yabancı biriyle evlenmesi durumunda torunlarının perişan olmasını engellemek için eskiden çokça başvurulan bir yöntemi hayata geçirmişler. Gelin, küçük oğullarıyla evlenecek, böylece hem çocuk babasız büyümeyecek hem de gelin sığınacağı bir çatı bulacak. Hâsılı Ayşe’yi Ahmet’in kardeşi Hasan’la evlendiriyorlar. Bir süre sonra çocukları oluyor. İnsanlar ölüme de alışıyorlar zamanla… Hayat devam ediyor.
Yıllar sonra Suudi Arabistan’dan İstanbul’a gelen bir otobüste orada çalışan bir işçiyle Ahmet’in bir hemşehrisi yan yana oturuyorlar. Yolda tanışıp sohbet ediyorlar. Adam Kastamonulu, yan koltukta oturan ise Mardinli… Mardinli olduğunu öğrenince,
-Benim babam da Mardinli aslen, diyor.
Yanında oturan genç, soruyor:
-Neresinden?
-Ömerli’den diyor.
-Ben de Ömerliliyim, deyip “Soyadınız ne?” diye sorunca adam soyadını söylüyor. Bunun üzerine Ömerlili genç babasının adını soruyor. Ahmet olduğunu söyleyince onu tanımadığını söylüyor. Yolculuk bittikten sonra ayrılıyorlar. Birkaç ay sonra genç, Ahmet’in soyadını taşıyan bir akrabasına yaptığı yolcuğu anlatarak,
-Adamın bahsettiği Ahmet diye bir akrabanız olduğunu bilmiyorum, kim o, diyor.
Ahmet’in akrabası, onun öldüğünü biliyor. Bu hikâyeyi dinleyince, Mersin’de ikamet eden Ahmet’in oğlu Süleyman’ı arayarak söz konusu kişinin babası olabileceğini söylüyor. Süleyman, babasının askerde öldüğünü, annesinin ise amcası Hasan'la evlendiğini biliyor. Üvey kardeşi, aynı zamanda amcasının oğlu İsmail’le görüşüyor ve babasını bulmak üzere Kastamonu’ya gitmeye karar veriyorlar.
Doksanlı yılların başında, Ahmet’in ölüm haberinin gelişinin üzerinden yaklaşık otuz yıl geçtikten sonra, yaşadığına dair ümitle oğlu Süleyman babasının peşine düşüyor.
Ancak babasının adresiyle ilgili hiçbir bilgileri yok. Bu sebeple valilikten yardım istemeyi düşünüyorlar. Valiliğe giderek görüşme talebinde bulunuyorlar. Vali Bey, onları kabul ediyor. Hikâyelerini dinledikten sonra bir otele yerleşmelerini ve araştırma yapması için kendisine zaman vermelerini istiyor. Birkaç gün sonra valilikten aranıyorlar. Heyecanla Vali Bey’e çıkıyorlar. Vali Bey, kendilerine çay ikram ediyor ve sakin bir şekilde anlatıyor:
-Kardeşim, Ahmet’i buldum. Kendisini valiliğe çağırdım. Sizden bahsettim. Hikâyesini kendisinden dinledim. Askerdeyken bir disiplin suçu sebebiyle ceza almış. Bu sebeple terhis olması gerektiği zamanda dönememiş. Memleketine ancak iki sene sonra gelebilmiş. Evlerinin olduğu sokağa kadar gitmiş, Ayşe’yi kucağında bir bebekle görmüş. Kendisini tanıyamayan bir kadına sormuş Ayşe’yi…
-Kocası askerde öldü, onu kocasının kardeşiyle evlendirdiler, demiş.
Bunu duyunca gerisin geriye dönmüş. Seni mutlaka görmek istiyorlar, dedim. Ancak sizinle görüşmeye ikna edemedim. Geçmişine küsmüş ve bir daha geriye dönüp acılarını tazelemek istemiyor.
Çaresiz ayrılmışlar…
Ne acılar var hayatta… Derine inmediğinizde insanların dış görünüşlerinden yaşananları anlamak mümkün değil.

6 Temmuz 2020 Pazartesi

Soḳı’l-Atîḳ (1)


Prof. Dr. Adnan Demircan

Zaman zaman geleneksel hayatın ölümüne şahit olan son nesil olduğumuzu vurguluyorum. Bunu söylemek için birçok nedenim var. Bunlardan biri alışveriş kültürümüz ve ticaret ahlakımızdır.
Şafii mezhebine mensup bir bölgede büyümüş biri olarak görünmeyen malın alışverişinin caiz olmadığından hareketle konservenin alışverişinin uygun olmadığını öğrenmiş kişiler olarak bugün görünmeyen satıcıdan, hatta gerçek bir kişiliği olduğu meçhul bir tüccardan, hakikati bilinmeyen görüntüler üzerinden, internet sitelerinden alışveriş yapmaya alıştık. Elbette fıkıh bunu yeniden ele almalı, eski dünyaya ait tartışmalara ürettiği cevaplarla değil, günümüz sorunları için üretilen cevaplarla müminlerin önüne çıkmalı…
Ticaret alışkanlıklarımız ve mesleklerimiz değişen bir alan… Ömerli’deki Soḳı’l-Atîḳ’ten bahsedersem belki daha iyi anlaşacağız. Soḳı’l-Atîḳ yani Eski Çarşı… Ömerli’nin iki yüz metrelik bir sokakta iki tarafa dizilmiş, taş yapılı tonoz tavanlı dükkânlarının olduğu çarşı… Dükkânların sayısı otuzdan fazla değil sanırım.
Soḳı’l-Atîḳ’te dükkânlar gün doğumuyla açılırdı. Esnaf evinde ya da camide namazını kıldıktan sonra “Yâ Fettâh, yâ Rezzâk” diyerek dükkânını açar, Allah’ın o gün rızkını vermesini beklemek üzere işine koyulurdu.
Soḳı’l-Atîḳ’in bir ucunda Araṣa vardı. Araṣa o zaman bizim için geniş bir meydan gibi görünürdü, ama sanırım tamamı bin metre kare bir alan ya vardı ya yoktu.
Arasa (Kaynak: www.omerlim.com)


Arasa'dan Yeni Çarşı tarafına buradan geçilir. (Kaynak: www.omerlim.com)

Araṣa, köylülerin ürettikleri malları getirip sattıkları, bakkal ve manavların getirilen sebze ve meyveden satın alabildiklerini alıp perakende satmak üzere ayırdıkları, vatandaşın da gelip ihtiyaçlarını temin ettiği canlı bir pazar yeriydi. Köylüler sabahın erken saatinde Araṣa’da hazır bulunabilmek için köyün uzaklığına göre bazen gece yarısı yola çıkarlar, sabahı Araṣa’ya getirdikleri yüklerinin başında beklerlerdi. Yüklerini Araṣa’ya indirdikten sonra Araṣa’ya çıkan sokakta yer alan Ḫēn’e (Han) ya da bir tanıdıklarının evinin avlusuna (dâr) hayvanlarını cüzi bir ücret mukabilinde bırakırlardı.
Arasa'da köylerde doğal ortamlarda yetiştirilen koyun ve keçiler de satılırdı (Kaynak: www.omerlim.com)

Ömerli’de yazın insanın gıdasını tarlasından, bağından, bostanından elde etme imkânı çoktu elbette. Yaz ayları, aynı zamanda kışlık gıdanın hazırlandığı dönemdir. Çünkü kışın sert geçer ve bazen günlerce yollar kapanır. Ömerli Mardin arasında Hop Geçidi vardır ki o zamanki rakımı 1110 m. idi. Kışın bir vadiye kurulmuş olan Rışmıl köyünden (şimdiki Yeşilli ilçesi) dağları tırmanarak çıkıp Hop Tepesi’ne ulaşmak kolay değildi. Bunun için kışın kullanılacak zorunlu ihtiyaçlar yazın temin edilirdi.
Ömerli'nin kışı kış, yazı yazdı (Kaynak: www.omerlim.com)

Temel tüketim gıdalarından biri May Ifrinci idi. Arapçada “mâ” su anlamında malumunuz olduğu üzere… Ifrinci ise Frenk kelimesine nispeti ifade eder. Domatese bîẕıncēn aḥmar (kırmızı patlıcan) denirse de domates salçasına “may ıfrinci” yani “Frencî suyu” denir. Domatesin Frenklerle ilişkilendirilmesi enteresan… Urfa’da da Frenk kelimesi domates dâhil (frengi) bazı ürünlere ya da eşyalara (hanımların bir takısı olarak Frenk bağı) ad olarak kalmış. Bunun Haçlılara kadar giden bir boyutu olması muhtemel…
Domates salçası kışın tüketilmek üzere hazırlanan önemli bir gıda… Ama henüz kutuların içine girmemişti. Biber salçası ise Ömerlilerin pek tükettikleri bir gıda değil. Zaten acı yeme kültürü de yok.
Köylülerin getirdiği, raihası yüz metre öteden hissedilen domatesler satın alındıktan sonra ürünün sahibi hayvanına denkleri yükleyip domatesi satın alanın evine götürür. Genellikle taşıma hizmeti de bu şekilde köylüler tarafından verilir.
Hatırlıyorum, güzel domatesi satan köylü, ürününü alan evin hanımından çekirdeği kendisi için ayırmasını rica ederdi. Ellerle ezilen domates suyu ṣâfoyé denen genellikle metal olan süzgeçte kabuk ve çekirdekten ayrıldıktan sonra çekirdekler avuç içinde sıkıştırılarak sıkım halinde güneşte kurutulur, daha sonra köylüye ya da isteyen birisine verilirdi.
Meyve ve sebzeler, doğal yollarla üretilir, hayvan gübresi dışında gübre bilinmezdi. İlaç kullanılmaz, genetiği bozulmuş tohum insanın hayal dünyasında dahi yer bulamazdı.
Domates suyu, sinilerin üzerinde güneş altında kurutularak salça haline getirilirdi. Bu salça yemeklere lezzet verdiği gibi çocuklar için önemli bir besindi aynı zamanda… Okuldan gelen çocuğa annesi bir parça ıḫbeyz tannor (tandır ekmeği) üzerine sürdüğü domates salçasını verirdi ki şimdi ekmeğe sürülen çikolatayla mukayesesi mümkün değildir.
Kış için stoklanan ikinci önemli sebze, bîẕıncēn ısvıd (kara patlıcan) idi. Patlıcan özellikle dolma olarak tüketilmek üzere kurutulurdu. İnce uzun patlıcanlar birkaç parçaya bölünerek mahir hanımlar tarafından bu iş için kullanılan özel ince bıçakla içi çıkarılır, patlıcanın dış kabuğu iplere dizilerek güneşin altında kurutulur, kışlık dolma için gerekli olan önemli bir malzeme stoklanmış olurdu.
Peki, patlıcanın çıkarılan içi ne yapılırdı? Elbette Ömerli kültüründe gıdanın hemen hiçbir kısmı çöpe atılmazdı. İnsan tarafından tüketilebilen tüketilir, geri kalanı hayvanlar için yem olarak kullanılırdı. Yani herkes Allah’ın verdiği rızıktan payına düşeni alırdı.
Patlıcanın çıkarılan içi küp şeklinde kesilerek güneşte kurutulur. Kışın yemek yapılmak üzere saklanırdı. Imneşşefēt (kurutmalıklar), sebze ve meyvelerden tüketilemeyen hemen her ürün için söz konusuydu.
Soḳı’l-Atîḳ’i anlatmaya niyetlenmişken daha Araṣa’dan çıkamadık. Başka bir yazıyla çarşıda gezmek vacip oldu.

5 Temmuz 2020 Pazar

Ma‘serté

Prof. Dr. Adnan Demircan

Kısa bir yazının imkânları çerçevesinde Mardin’den bahsettikten sonra Ma‘serté’yi, yani Ömerli’yi, doğup liseye gidinceye kadar eğitimimi aldığım Ömerli’yi anlatmazsam olmaz.

Başlığı Ma‘serté olarak yazdım, çünkü Ömerli’nin bölgedeki adı budur. Çocukluğumda Mardin’den Ömerli’ye çalışan dolmuş taksilerin durağı Babı’s-sor’daydı (Savur Kapı). Ömerlilerle haşir neşir olan simsar Ammo Fikri (Fikri Amca) arada biri en yüksek sesiyle “Ma‘sertééééé” diye bağırırdı. Ömerli’ye gitmek isteyen kişinin sesin geldiği yöne gitmesi yeterli olurdu.

Yerleşim yerlerinin isimlerini değiştirmek, aslında bir tarihi değiştirmek ve unutturmak anlamına geliyor. Tarihte pek çok defa olmuş bir şey. İyi niyetle de yapılsa doğru değil bence. Bu sebeple şehirlere verilen “kahraman, gazi, şanlı” gibi unvanları da doğru bulmuyorum.

Ömerli 1953’te ilçe olmuş. Doğumumdan yaklaşık on yıl önce… İlçe olunca Ömerli ismi uygun görülmüş otorite tarafından… İlçe ismini içinde bulunduğu bölgenin isminden hareketle verilmiş görünüyor. Bölgenin adı Ömeryan… Bu bölge, yaklaşık 350 kilometre karelik bir alan. Yaklaşık olarak Mardin ovası ile Dicle arası bir bölge… Tur Abdin bölgesiyle ve Imhallemiyyé bölgesiyle kısmen örtüşüyor. Osmanlı döneminde Ömeryan-ı Ulya ve Ömeryan-ı Süfla diye iki bölgeye ayrılıyormuş. Ömerli ilçe olmadan önce Savur’a bağlı idi. Savur, kadim kentlerimizden biri…

Kırkı aşkın köyüyle birlikte Ömerli nüfusuna kayıtlı yüz elli binden fazla insan var. Tabii bu sayıya vefat edenler de dâhil. Ancak bunların yüzde onu Ömerli ve köylerinde yaşamaktadır. Ben de yüzde doksanın içindeyim. Bununla birlikte manevi bağım devam ediyor.

İlçe merkezinin nüfusu altı-yedi bin aralığında… Pek değişmiyor. Çünkü nüfus artışı kadar, hatta ondan da fazla göç oluyor. Köylerden göç alıyor, ilçeden göç veriyor.

Lübnan’a, İzmir’e, İskenderun’a, Mersin’e, İstanbul’a yerleşmiş yüzlerce aile var. Bu ailelere mensup ikinci neslin Ömerli’yle ilişkileri kısmen devam etse de üçüncü nesilden sonrası için ilişkinin devamı zor. Tarihteki gelişmelere baktığımızda insanlık sürekli bir hareket içinde… Bazen büyük göçler olmuş, bazen de küçük göçler…

Cuma Camii: Ömerli'de on kadar cami var, ama Cuma namazı tek bir camide kılınır.
(Kaynak: www.omerlim.com)

Ömerli’de yaşayan hemen herkes birbirini tanır. Ailelerin çoğu arasında akrabalık ya da hısımlık ilişkisi var. Soyadı kanunu çıktığı zaman yakın akrabalara farklı soyadları verilebilmiş.

Ailelerin yerel isimleri var. Çoğunlukla mahalli olarak onlar kullanılır. Mesela Beyt Hammoş; Çiftçi, İpekşen ve Yıldız soyadlarını almış.

Beyt Bekkiro; Altundağ, Altındağ, Öner ve Yürek soyadlarına sahip.

Beyt Şindi’nin soyadları daha fazla: Arslan, Beyoğlu, Cemiloğlu, Çetik, Kaya, Üren, Sadun, Sadunoğlu ve Şindioğlu.

Beyt Ḫalloların soyadları da epey fazla olmuş: Demircan, Ülker, Ölker, Özgültekin, Söğüt, Emen, Bingöl, Tekin ve Kaymaz.

Beyt Kutoların soyadları da şöyle: Arıkan, Aykaç, Erkan, Şahin, İlhan ve Barut…

Bu soyadların tercihi memurların keyfine kalmış. Bilinçli seçilen pek yok.

Ḫosa (Yüzük) oyunu oynayan gençler (Kaynak:www.omerlim.com)

Ömerli’nin çok güzel bir havası var. Kışı kış, yazı yaz… Havası kuru olduğu için nem oranı düşük. Akşamları uykuya doyuyorsunuz. Rakımı 1100 civarında. Dağlık bir bölge olduğu için tarım arazileri Mardin Ovası’ndakiler gibi geniş ve belki verimli değil. Ama mümbit bir arazisi var. Toprağı sizi aç bırakmaz.

Bölgenin doğal hali meşe ormanlarıyla kaplı aslında… Bazı yerlerde bunu görüyorsunuz. Kalanları korumak, hatta geliştirmek lazım. Ancak bunun için hem yakacak sorununu çözmek hem de ahaliyi bilinçlendirmek gerekir.

Ömerli’nin üzümü, kavunu, karpuzu, hıttısı, acuru bölgeye mahsus, fıtratı bozulmamış ürünlerdir. Bafava’dan, Tuhub’tan gelen domates, biber, patlıcan damağınızda lezzet patlaması yapar.

Tabii bu anlattığım, çocukluğumun Ömerlisi… Maalesef her alandaki aşınma burada da görülüyor. Geleneksel köy hayatı son otuz yıl içinde büyük bir darbe yedi. Eskiden köylüler paraya ihtiyaçları olmadan yaşayabilecekleri bir düzene sahiplerdi. Hububatını, üzümünü, kavun karpuzunu ve bunlardan elde edilen kışlıkları kendisi üretirdi. Her evin ineği, koyunu, keçisi, tavuğu olurdu. Yumurta bakkaldan pek alınmazdı. Şimdi köylülerin market yoğurdu aldıklarını duyduğumda Ömerli’nin eski Ma‘serté olmadığını anladım.

Geceye hazırlanan Ömerli (Kaynak: www.omerlim.com)

 


4 Temmuz 2020 Cumartesi

Lübnan

Prof. Dr. Adnan Demircan
Lübnan Türkiye için önemli, tarihi bağları olan bir ülke. Günümüzde birçoğumuzun pek alakası kalmamışsa da geçmişte Osmanlı toprağının bir parçası olarak bizim yaşadıklarımızdan kopuk değil. Ülkenin bizimle ilişkisine Amin Maalouf, ailesinin tarihini anlattığı Yolların Başlangıcı, Doğunun Limanları, Uygarlıkların Batışı gibi kitaplarında kendi hikâyelerini yazarken değiniyor. Lübnan ülkemiz için önemli bir ülke, ama özellikle Mardin için ayrıca önemi var. Çünkü on binlerce Mardinli Lübnan’da yaşıyor. Oraya yerleşmişler, ama çoğunun ülkemizle bağları devam ediyor.
Eskiden ülkemizin ekonomik açıdan daha kötü olduğu, insanların kendi topraklarında geçimlerini yapamadıkları dönemlerde insanların çalışmak için gittikleri en önemli yerlerden biriydi. Yetmişli yıllara kadar orada çalışan bir insan biriktirdiği parayla memleketteki ailesinin geçimini yapardı. On iki-on üç yaşındaki çocuklar, rehberler eşliğinde sınırı geçerek Suriye üzerinden kaçak olarak Beyrut’a ulaşırlardı. Mardinlilerin çoğu Beyrut’ta, bir kısmı ise iş bulabildikleri daha küçük kentlerde iş bulurlardı. İnşaat sektöründe ciddi bir istihdam imkânı vardı. Şimdi ülkemize nasıl ki Gürcistan, Ermenistan ve Türki cumhuriyetlerden insanlar çalışmak için ülkemize geliyorsa çok değil yirmi-otuz yıl önce bizim insanımız Lübnan’a çalışmaya giderdi. Lisede okurken bir sınıf arkadaşımız var. Yaz tatillerinde kaçak olarak Lübnan’a gider, bir yaz çalışır, kazandığı parayla hem ailesine katkıda bulunur, hem de okul masraflarını karşılardı. O arkadaş, daha fazla para kazanmak için cebbâle’de (beton karma makinası, mikser) çalışırdı. Çünkü cebbâlede çalışanlar diğerlerinin iki katı ücret alırlardı.
Yetmişli yılların ortasında başlayan iç savaş yıllarca sürdü. Bu süreçte birçok aile ülkemize geri dönmek zorunda kaldı. Bir kısmı tekrar oraya gitti. Ama sonraki yıllarda eski düzeni kurmaları zor oldu.
Lübnan, küçük bir ülke… Ciddi bir turizm potansiyeli var. Genellikle körfez ülkeleri gibi Arap ülkelerinden birçok zengin tatillerini burada geçirirdi. Çocukluğumuzda refah seviyesini ifade etmek için Beyrut’a “Doğu’nun Paris’i” derlerdi. Savaş, her şeyi altüst etti.
Lübnan’da halkın bir kısmı Müslüman, bir kısmı ise Hristiyan… Ayrıca Dürziler de önemli bir cemaat. Bu dinlere mensup insanların ayrıca mezhebi örgütlenmesi de var. 1915 tehcirinde buraya gelen çok sayıda Ermeni de var. Ülkelerinden kovulan Filistinlilerin de önemli melcelerinden biriydi burası. FKÖ önemli bir siyasi güç haline gelmişti. Bu sebeple çok hassas dengeleri olan bir ülke…
Anayasal olarak Cumhurbaşkanı Hristiyanlardan, başbakan ise Müslümanlardan seçiliyor. Ayrıca bakanlıklar da dini cemaatlere göre paylaşılmış.
Gençliğimizde Şiilerin Emel Partisi sol eğilimli bir partiydi. Başında Nebih Berri vardı. Ancak sonradan Hizbullah’ın güçlenmesiyle Emel Partisi etkinliğini kaybetti. Dürzilerin lideri ise Velid Canbolat idi. Aslen Anadolu topraklarında yaşayan aşiretinin çıkardığı isyanlar sebebiyle Osmanlı döneminde Dürz dağlarına yerleştirildiler. Dürzilerin ve İlerici Sosyalist Partisi’nin lideri olarak hala Lübnan’da bir gücü var. Hem Nebih Berri hem de Velid Canbolat Lübnan siyasetinin önemli iki aktörü olarak birçok görev üstlenmişlerdir. Nebih Berri şu anda Parlemanto Başkanı’dır.
Çevredeki ülkelerin nüfuz alanında olan Lübnan’da Hizbullah’ın sahip olduğu askeri güç devletin gücünden çok daha üstün ve meşruiyeti tanınıyor. Suud kraliyet ailesinin damadı olan Refik Hariri, onların imkânlarıyla büyük bir servete sahip olmuştu. Lübnan’da başbakanlık da yapan Hariri, 2005 yılında düzenlenen bir suikastla öldürüldü. Daha sonra bir dönem oğlu Sa‘d Hariri de başbakanlık yaptı.
Yoğun bir müdahaleye maruz kalan ve yaklaşık on beş yıl iç savaş yaşayan Lübnan bir türlü toparlanamadı. Son zamanlarda ekonomik açıdan büyük bir kriz yaşıyor. Şu andan bir Türk lirası 220 Lübnan Lirası ediyor.
Lübnan’ın ekonomik krizi aşmasında ülkemizin rol üstlenmesi hem tarihi hem de bölgesel sorumluluğumuzdur. Büyük devletler böyle durumlarda ortaya çıkarlar. Ne yapılması gerektiğini ise işin erbabı bizden çok daha iyi bilir. Son yıllarda ülkemizle bağı olan birçok kişiye vatandaşlık verildi. Dolayısıyla bu anlamda da ilgisiz kalamayacağımız bir ülke…

3 Temmuz 2020 Cuma

Sahi, Bunlar Neyin Peşinde!?

Prof. Dr. Cağfer KARADAŞ
Bir varmış, bir yokmuş. Pire berber iken, deve tellal iken. Ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken. Az gittim, uz gittim, dere tepe düz gittim, bir de baktım ne göreyim bir arpa boyu yol gitmişim…
Böyleydi masallarımızın girişi. Can kulağıyla dinlediğimiz dedelerimizin ve ninelerimizin anlattıkları. Ne güzel de anlatırlardı tatlı tatlı. Akşam oldu mu hepimiz ninemizin etrafında. Ocak başında, seki üstünde. Niye akşamlardı? Çünkü gündüzler bizimdi, bütün dünya bize açıktı. Zaten onların da işleri güçleri vardı. Her yere gider, her deliğe girerdik. Nefesimiz kesilene, dalağımız şişene dek koşardık. Her taraf serbest, herkes güvenilirdi. Geceleri de mışıl mışıl uyurduk. Sabahın erkeninde horozların sesiyle uyanırdık.
Dedelerimiz, babalarımız köyün odalarında toplaşırdı akşamları. Hoşbeş ederler, halleşirler, helalleşirler, namazlarını kılarlar evlerine dönerlerdi. Yataklar serilir, herkes erkenden yatar, sabah erkenden kalkardı. Namazlar kılınır, dualar edilir, güne bereketle başlanırdı. Herkesin yapacağı bir iş vardı. Herkes bir işin ucundan tutardı. Biz çocuklar bile. Gidip çeşmeden ibrik doldurmak, ocak yakan annelere tezek getirmek bizim işimizdi. Buna yumuş tutmak denirdi. Yumuş tutan çocuk iyi çocuktu. Oyun şeklinde işlerimiz de vardı. Yün eğiren annelerin, teyzelerin, ablaların kirmenlerini döndürmek. Kilim dokuyanları seyretmek, onlara menik yapmak, arada bir “ben de dokuyacağım” deyip tutturmak.
Sonra radyolar çıktı. Dedemle birlikte haber saati beklerdim. Bir şey anlamazdım ama dedemi seyrederdim. Bazen kucağında bazen yanında otururdum. Tıngır mıngır bir şeyler çalardı radyoda, haber öncesinde. Bir anlam veremezdim dedeme sorardım. “Saat dolduruyorlar yavrum” derdi. Herkesin bu dünyada saat doldurduğunu daha sonraları anladım.
İkindi vakitleri daha bir neşeliydi. Köroğlu destanı çıkardı. Kadınlar, kızlar, çocuklar bizim kemik renkli radyonun başına toplaşırdı. Hep birlikte “Aldı Köroğlu… Aldı Ayvaz…” demesini beklerdik. Köroğlu bir şeyler söyler, Ayvaz ne diyecek diye merakla bekleşirdik.
Televizyon çıktı. Onun başında da toplaştık. Ceyarı seyrettik. Batının entrikalarıyla tanıştık. Seyirlikti, seyrediyorduk. Ama bize bir şey vermiyor sanki içimizden bir şeyleri eksiltiyordu.
Sonunda okumaya verdim kendimi. Hikâyelerden başladım. Kemalettin Tuğcu hikâyeleri. Acılıydı, insanın içine işliyordu. Cazip tarafı da vardı. Ben de öyle olacağım dediğim oldu, hatta denemelerim.
Büyüdük. Büyüklerin hikâyelerini ve romanlarını okuduk. Büyük dünyaları, büyük hülyaları ve büyük belaları tanıdık. Mehmet Akif’ti, Necip Fazıl’dı kafamızdaki adamlar. Sahabe gibi yaşamak, bir ermiş gibi inzivaya çekilmek, Gazzalî gibi eserler verip İmam Azam gibi öğrenciler yetiştirmek…
Hülyalarımız büyüktü ama önümüze çıkan belalar da büyüktü. On iki Eylül’ü yaşadık iliklerimize kadar. Koca koca adamlara dayatılan, küçük çocuklardan bile esirgenmeyen: Giyim-kuşam, yeme-içme, konuşmalarımıza kadar müdahale etme... Berikiler de onlardan çok farklı değildi. İmam-Hatip Lisesi orta kısımdaydık. Üç arkadaş kol kola girmiş bahçede dolaşıyoruz. Bir türkü tutturmuşuz hafiften ama derin. Yaklaştı bir zeballah, abus çehreyle verdi talimat: “türkü söylenmez burada…” Sindik. Bir daha da söyleyemedik.
Yirmi sekiz şubatlar geldi. Kemiklerimize kadar adeta metalin soğukluğunu hissettik. Televizyonlarda, gazete sayfalarında namaz kılan gençler gösterildi. İrticayı suçüstü yakalamışlar, fotoğraflamışlar, zumlayıp gözlerimize sokmuşlardı. Müslüman ülkede namaz kılmak, başını örtmek, Allah’tan Peygamber’den bahsetmek suçtu… Bu psikolojiyi bir de İspanya’da yaşamıştım, içim parçalanarak Endülüs’ü gezerken. “Sakın orta yerde namaz kılmayın!” dedi rehberimiz ve ilave etti: “İspanyollar asla müsamahalı değildir, özellikle cemaatle namaza” Sanki bizimkiler çok müsamahalıydı. İşkence müzelerini görüp tanıyınca daha iyi anladım. Ne çekmişti onlardan Müslümanlar hatta Yahudiler…
Evet, böyleydi o zamanların ülkesi. Birileri kırklara dönelim havasında, ötekiler kırklar gelsin hülyasında… Biz ortada, orta yolu bulma davasında. Bir gün sınıfta, söz nereden geldiyse “Başörtüsü bizim sorunumuz değil. Bu topraklar ezelden beri başörtülü. Bu yasağı kim koyduysa o kaldırsın” demiş bulundum. Bir kız öğrencim “Sizin kızınız var mı hocam?” dedi. Kızım yoktu ama eşim vardı. Öğretmen. Polisi-müfettişi hepsi peşinde, başörtülü diye. Bir şey diyemedim. Yutkundum. Onun da içi yanıyordu, benim de. Aynı yangının içinde, zulmün kapkara gecesinde, küçük bir aydınlık peşinde… Ha bire koşuşturuyorduk. Yoruluyorduk, ama yılmıyorduk.
Biraz daha büyüdük, bütün bu gailelerden kurtulduk. Önümüzdeki düz ovanın bitmeyeceğini, karşımıza sarp kayalar, aşılmaz dağlar çıkmayacağını, hırçın akan ırmaklarla karşılaşmayacağımızı sandık. Çöp bile değmezdi artık gözümüze. Döndük özümüze, gömüldük yeni öykümüze…
Meğer iş böyle değilmiş. İmtihan dünyasında yaşarken rahat yaşamak, rahat etmek yokmuş. İmtihanın bir adı bela sonrası fena imiş. İmtihan her yerden gelir, hatta kişinin kendinden, en yakınından, en yakın bildiklerinden… Alnı secdeli denilenlerden, içten pazarlıkçılardan, sahte dincilerden, tamahkâr bencillerden… Böyle yaşadık on beş Temmuzları…
Sonra başkalarını da gördük. Yüce Allah bu yüzden olsa gerek “Hele en yakınından başla davete” diye buyurmuş Ulu Nebiye. En büyük destek de onlardan, en büyük köstek de. Onların yapıp ettiklerini gördükten sonra, gerisini boş ver! İşte bizden bildiklerimiz, içimizden çıktı dediklerimiz, bir mecliste sohbet ettiklerimiz… imtihanımız olmuştu şimdi. Kimi başını beğenmez, kimi kaşını; kimi kafaya takar, kimi çelme takar; kimi arkadan iter, kimi önüne geçer… Herkes yanında ister, el-pençe divan durmanı, her dediğine peki demeni, her yaptığına övgü dizmeni. Başın kalkmayacak, kaşın oynamayacak, gözün görmeyecek, kulağın duymayacak... Biz nereden ve nelerden kurtulmuştuk, kendimizi nerelerde bulduk, ne tiplerle karşılaştık, kimlere çattık?
Herkes kendince hakikati bulmuş biz ortada kalmıştık. Çekiştiren çekiştirene. Kimi kolundan çeker, kim kafandan tutar, kimi sağdan gelir, kimi soldan. Nerenden tutarsa orandan çekiştirir. Hiçbir yerinden tutamazsa diline takar, diliyle çekiştirir.
Kararlıydık. Ortada duracak, ortayı bulacak, orta yolu tutturacak ve hedeften sapmayacaktık. Öyle denmişti bize ekiler, öyle yazıyordu kitaplarımız: Her şeyin ortası, yolun en doğrusu, Kitabın esası, Nebi’nin uygulaması, ilk üç neslin yaşantısı, ulemanın mirası, müminlerin duası…
Onlar da kararlıydı, saf görünüp saf avlamaya, taraf olup taraf tutmaya; bir yerinden tutturmaya, tutturamazlarsa yutturmaya, yutturamazlarsa susturmaya…
Ne onları tutmaya, ne söylediklerini yutmaya ne de susmaya niyetimiz vardı. Konuştuk ve yazdık… Kimseden bir şey beklemedik, kimseyi yedeklemedik, peşimizden sürüklemedik; gelene niye geldin, gidene niye gittin demedik. Gelene merhaba, gidene güle güle! Kimsenin peşine düşmedik. Herkesi düşündük, ihtiyacı olanın yanına koştuk, düşenin başına bulunduk, haklının yanında durduk. Hakikati söyledik, hak söyleyeni dinledik, hakkın teslimini istedik. Gönülden ve günlüyle. Zorlama ve hor görme yoktu bizim sözlüğümüzde. Ama ağyara da pabuç bırakmadık. Diklenmedik, dik durduk. Söylenmedik, açıkça söyledik…
Söylediklerimizi bir tarafa çekiştiren, bizi kendi yanında gören, hatta kendi beyhude davasını itiraf ettiğimizi düşünen heveskârları da gördük.
Bir fetvadan fırtına koparanlar, bir yorum üstünden kamplaşma üretenler…
Hey gidici dünya!
Nerede bu dava?
Herkeste bir hava,
Her başta bir sevda…
*
Bir dertli kardeşimiz çıkmış; yaşananları, yaşadıklarını ve gidişatı gözlemlemiş, dert edinmiş ve bir yorum yapmış. Masa başının gazetecileri, fildişi kulesinin akademisyenleri, sanal dünyanın kolcuları, avcıları, savcıları, hakimleri ve de kabadayıları… Kamp kurmuşlar, bir anda kamplaşmışlar; her biri kurulmuş kendi öbeğinin başında, naralar atıp heytler çekmişler; saydırmışlar havaya, koşuşturmuşlar beyhude kavgaya…
Birileri de kendilerinden menkul döktürmüşler köşelerinde. Biri takıntılı bir tip. Etrafa kara çalmayı, karalamayı ve ortamı karartmayı meslek edinmiş. Geçiniz efendim böyle tipleri! Öteki Arkoun’a öykünmüş. Sahabeden bugüne herkese laf etmiş. Aslı dururken seni ne yapsınlar be dostum! Hoş aslında da iş yok ya! Biri tarihselciliğini sergilemiş, sermiş serpiştirmiş, bir bağlam kelimesinden yola çıkmış, bizi de dâhil etmiş sergisine. Güler misin, ağlar mısın? Her sakallıyı dede, her bağlamı tarihsel zannediyor garibim. Sen aklıma mukayyet ol Allah’ım! Biri de beylik laflar etmiş. Bir sürü söz söylemiş ama cevizin kabuğu yine de boş kalmış.
Hâlbuki neydi mesele? Mealler üzerinden gelen sosyal bir dalga. Yadsınamaz bir vakıa. Bu zeminde gelişen yeni bir sosyoloji. Ateistler bunun sadece küçük bir parçası. Bütün bunlar ıskalanmış, iş meal tartışmasına dökülmüş. Dert ortada kalmış, dertli şaşkına dönmüş.
Bizdeki umut dünyası. İnsan şöyle bekliyor: İbn Haldun, Mümtaz Turhan, Sabri Ülgener, Erol Güngör gibi dikeyine ve yatayına, derinliğine ve genişliğine söz söyleyecek, sosyal planda görüş serdedecek bir babayiğit. Nerdeee?
Umudunu yitirme gene de! Ama bulunsun aklının bir köşesinde, küçük de olsa bir endişe!
Sormadan edemiyor insan: Sahi, bunlar neyin peşinde!?
Döndük başa gene.
Bir varmış bir yokmuş. Dere tepe düz olmuş. Anam kucağımda, babam yenice doğmuş. Sandalın üstünde deniz, denizin üstünde öküz. Sinek fili yutmuş, okyanusu kurutmuş. Solucanlar kanat takıp leylekler sürünmüş. Selvilerin tepesinde köstebekler yuva kurmuş. Bir büyük patlama olmuş, çöldeki kumlardan galaksiler oluşmuş. Dünya tersine dönmüş, dağlar dehlizlere dönüşmüş. Zemherinin ortasında kayalar çiçek açmış. Ellerimiz ayak olmuş, başımız gövdeye evirilmiş. Özümüz nerede bilinmez, gözümüz arkaya dönmüş. Tarih tahttan inmiş, tarihsellik başköşeye kurulmuş. Gerçekler yaya yapıldak, mitler almış yürümüş. Herkes rüyada, otuz göbek önceki dedem dünyada. Bedenler gözden düşmüş, ruhlar pazara üşüşmüş. Organlar alınmış, organlar satılmış, insanların yüzlerinde heykeller yapılmış. Güneşi bir kulağına, ayı ötekine takmış. Yıldızların üstünde havaya kalkmış, aynadan kendine bir tanrı bakmış… Her şey cık ve cuk olmuş, insan maymuncuk olmuş; hakikati hayale, hayali sanala gömmüş. Arpalarla ölçülür olmuş mesafe, herkes nefes nefese. Git babam git. Gidilen de bir arpa boyu yol. İş çok, yapan yok, lafçı bol…
Eh artık, dervişe göründü yol.
Ben giderim yane yane,
Aşk boyadı beni kane,
Ne akilem ne divane,
Gel gör beni aşk neyledi?!
25.06.2020

2 Temmuz 2020 Perşembe

Mardin

Prof. Dr. Adnan Demircan
Cezire ve Tur Abdin’den sonra Mardin’i anlatmadan olmaz. Taşı oya gibi işlenen, kardeşlik şehri Mardin’i…
Müstahkem bir şehir olarak kurulmuş Mardin… Tepesindeki kale, asırlardır oradan Cezire’nin uçsuz ovasına bakıyor. Çevrede benzer başka kaleler de var.
Şehrin kuruluşuyla ilgili anlatılan efsaneler muhtelif… Arik bir geçmişe sahip… Müslümanların şehri fethi Hz. Ömer döneminde İyaz b. Ganm tarafından hicretin 19. (640) yılında gerçekleştirilmiş. Fethinden sonra Müslümanlarla diğer dinlere mensup insanlar günümüze kadar bir arada yaşamışlar. Son iki asırda bölgenin demografik yapısındaki değişiklikten Mardin de etkilendi muhakkak… Osmanlı dönemi salname kayıtlarına bakılırsa Hristiyan nüfusu geçen asrın sonuna kadar günümüzden epey fazla. Bununla birlikte ülkemizde birkaç kilisesi aktif olan nadir bir şehir…
Farklı kültürlere mensup insanların bir arada yaşadığı bu şehirde insanlar ortak bir zemin de oluşturmuşlar haliyle… Birbirlerinin dinlerine girmeden, hakaret de etmeden bir arada yaşamayı, sevinçleri ve hüzünleri paylaşmayı öğrenmişler.
Esasen din farklı olsa da gelenekler birbirine çok benziyor. Geleneksel kıyafetleri içinde bir Mardinli Hristiyan ile bir Müslümanı ayırmak kolay değil.
Mardin’de eskiden birçok Anadolu şehrinde olduğu gibi zanaatkârlar genellikle gayrimüslimlerden oluşuyordu. Bunun sebeplerinden biri devletle kurdukları ilişkiler ve sorumlulukları… Klasik dönemde cihatla yükümlü olmadıkları için işlerine bakmaya daha çok fırsat bulmuşlar. Haliyle bu durum, zanaatlarında derinleşmeye ve mesleğin babadan evlada geçmesine zemin hazırlamış. Devamlı zanaatlarla ve ticaretle uğraştıkları için de sağlam bir ticaret ahlakı oluşmuş. Zira ahlaki olmayan bir davranış, ailenin mesleki kimliğine ciddi zarar verir. Yani şimdi şehirlerdeki birçok esnaf gibi “malı götürmeye” değil, geleceğe yatırım yapmaya çalışıyorlardı. Doğru davranışın müşteriyi, hatta bir başkasını çekeceğini biliyorlardı.
Hristiyanların farklı mezhepleri ve bunların ayrı kiliseleri var. Ancak bu ayrıntıları Müslümanlar pek bilmez. Mardin’de Hristiyanlar için kullanılan isim daha çok Nasrani [çoğulu: nasara], bazen de Mesihi… Nasrani kelimesi otantik bir isim. Kökeni konusunda farklı görüşler var. Ensar [yardım edenler] gibi bir anlamı olduğunu düşünen bilim adamları olduğu gibi Hz. İsa’nın memleketi Nasıra ile ilişkili görenler de var. Otantik dememin sebebi Hristiyanların Kur’an’da bu isimle anılmaları…
Konu buraya gelmişken Mardin’de ikamet eden Araplardan bahsetmeden olmaz. Mardin’de konuşulan Arapça, esasında orijinal bir ağız… Bakmayın bugün okumuş, kendi dilini konuşmaktan aciz gençlerin sıkıştıkları yerde Türkçe kelime kullanmasına… Çocukluğumda yetiştiğim nesil neredeyse hiç Türkçe bilmiyordu. Telaffuzu Kuzey Arapçasına benzeyen çok güzel bir Arapça konuşurlardı. Batıda Mardin Arapçası üzerine yapılmış önemli çalışmalar var. Ülkemizde de son yıllarda birkaç çalışma yapıldı.
Mardin Arapçası dediğimizde tek tip bir ağızdan bahsettiğimiz sanılmasın. Aslında şehir ile taşra, hatta taşrada köyler arasında farklılıklar var. Mardinli bir Arap muhatabının konuşmasından, bajari [şehirli] mi, Muhallemi mi, Rajdiyeli mi olduğunu anlar. Mardinliler yoğurda râib derler, Muhallemiler ḫâs̱ır derler. Mesela Mardinliler “seni geciktirdim” anlamında “baṭṭaytûk” derler, Muhallemiler “aḫḫartûk” veya “avvaḳtûk” derler. Vurgular ve telaffuzda farklılıklar var.
Burada kullanılan Arapçanın Musul Arapçasıyla benzerliği varmış eskiden. Ancak şimdi bu benzerlik azalmış olmalı. Çünkü hem bölgedeki Arapça gelişmedi, hem de Musul, Irak’ın yaygın ağızlarıyla etkileşim altında…
Buradaki Araplar kökenleriyle ilgili bazı efsaneler anlatıyorlar, ama tarihi bilgiler farklı… Anladığım kadarıyla Adnani Araplarının önemli bir kolu olan Rebia’nın Tağlib ve Bekr kabilelerinin bazı kolları burada kalmış. Tabii başka kabileler de var. Bu sebeple farklı birçok ağızla karşılaşmak mümkün.
Arapların bir kısmı Hristiyan, çoğunluğu Müslüman. Hristiyanların varlığı İslam öncesine dayanıyor. Müslümanların taşrada yaşayanları Şafii, şehirde yaşayanları ise Hanefi. Muhtemelen bunun sebebi Selçuklu-Artuklu dönemi ve sonrasındaki gelişmelerle ilgili…
Ulucami’de iki bölüm vardı eskiden… Cuma namazında Hanefiler ön tarafta, Şafiiler arka tarafta namaz kılıyorlardı. Bunun sebebi Şafiilerin zuhr-i ahiri cemaatle kılmaları… Cuma namazını kıldıran imam selam verdikten sonra arka bölümde kamet getirilir ve cemaatle öğlen namazı kılınırdı.
Şehir ahalisinin önemli bir unsuru da Kürtler… Kürtler daha çok şehir merkezinin dışındaki yerlerde yaşıyorlardı eskiden. Ancak şimdi merkez nüfusunun önemli bir kısmı Kürtlerden oluşuyor. Şehir merkezinden daha kalabalık olan Kızıltepe’de ve kalabalık bir nüfusa sahip olan Nusaybin gibi ilçelerde de Kürt nüfusu ağırlıkta…
Esasında eskiden aynı dine mensup oldukları için etnik kimlikler arasında geçişler kolay oluyordu. Hristiyanlarla evlilik olmadığı ya da istisnai olduğu için onlarla etkileşim daha farklı bir zeminde gelişiyordu. Kürtlerle Araplar birbirleriyle evlilik yaptıkları için kişinin yaşadığı yerdeki hâkim unsur hangisiyse kısa sürede onun etkisinde dilin değişmesi sıklıkla görülen bir şeydi. Nitekim şehir merkezindeki bazı aileler bugün Arap olarak biliniyorlarsa da Kürt kökenliler…
Süryaniler de şehrin önemli bir nüfusu… Şimdilerde sayıları az… Ama bölgenin kadim milletlerinden biri… Son dönemlerde bölgenin kimliği konusunda Süryaniliği öne çıkaran bazı kişiler var. Bunların arasında din adamları da bulunuyor. Tabii buna göre bir tarih okuması da yapıyorlar. Onlara bakarsanız bölgedeki Araplar ve Kürtler eskiden Süryaniydi, Osmanlı Devleti’nin baskısıyla Müslüman oldular. Tarihi veriler bunu doğrulamıyor. Kaldı ki böyle olsa bile bu etnik değişimi izah etmiyor. Bir Hristiyan aynı şehirde yaşayan dindaşından neden farklı bir dil konuşuyor?
Mardin’de Türklerin Selçuklular dönemine uzanan uzun bir hâkimiyeti var. Buraya yerleşmiş birçok aile var ki zamanla bulundukları yerin hâkim kültürünün etkisiyle yaygın kullanılan dili kullanmışlar. Artukluların torunları bunlardandır.
Neyse… Aslında biraz Mardin kültüründen söz etmek istiyordum, ama onu başka yazıya bırakayım.
Mardin bir yazıda anlatılmaz.

Karadağ’dan ve orada şehid olan müminlerden haberiniz var mı?


         Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma
         Tarihçi gezgin, konferans için Karaman’a davet edildiğinde, hiç tereddüt etmeden, “inşallah gelirim” demiş ve etrafı tarih kokan o güzel beldeye neden daha önce gitmediğinin utancı içinde, Yunus Emre’nin beldesi olduğu rivayet edilen “o iller”e gitmek üzere Konya havaalanına inmişti. Havaalanında onu, “Emre”si, sarığı ve katran bastonu olmayan Yunus’la arkadaşı Şadan karşılayıp Karaman’a doğru yola koyulmuşlardı...
         Tarihçi seyyah, bu mihmandarlarla ilk defa karşılaştığı için susmayı tercih ediyor, kendisine yöre hakkında bilgi veren o tatlı dilli insanları dinliyordu. Ama birden kendi kendine,
         Canlar canını buldum, bu canım yağma olsun,
         Assı ziyandan geçtim, dükkânım yağma olsun
         . . .
         Yunus ne hoş demişsin, bal u şeker yemişsin,
         Ballar balını buldum, kovanım yağma olsun!” deyiverdi: Çünkü mihmandarları çevreyi o kadar güzel anlatıyorlardı ki,  kelimelerinde hem bal vardı, hem de “bal olmaya özenen” şeker!..
         Tarihçi, mihmandarlarıyla konuşuyor fakat hayalinin içinde kaybolduğu “Karadağ”, onu öylesine alıp bir yerlere götürüyordu ki, âdeta neler konuştuğunun farkında bile olmuyordu. Kim bilir mihmandarlarının sorularına verdiği cevaplarında bile neler saçmalıyordu ve mihmandarları teeddüben bu saçmalıklarını duymazlıktan geliyorlardı. Karaman’a varıncaya kadar soğuk sularını içirdikleri çeşmeler, yemek yedirdikleri aşhaneler, “seyyah” olmasına rağmen, hayatında ilk defa gördüğü “katran ağaçları”, onu “Karadağ” düşüncesinden ayıramıyordu. Bu “Karadağ” zihnini o kadar meşgul ediyordu ki dünya kâşanelerinde yaşayanları mahv u perişan eden “görevli Korona” bile umurunda değildi Tarihçi’nin… Ondan başka kim inanırdı ki, akşam vereceği konferans esnasında bile “Karadağ”ın zihnini meşgul edeceğine. Yoksa “dağların gizemlerine âşık olmak” bu muydu sahi? Herhalde buydu ki, dünyanın neresine giderse gitsin, şehirlerin AVM denen “vakit öldüren illüzyon dükkânları”na gitme yerine, dağların patikalarına tırmanmayı ve bu uğurda taşlar ve dikenlerle yaralanmayı tercih ediyordu… Hele bu tırmanışlarda, kayadan kayaya uçarcasına atlayan dağ keçilerini gördü mü, kendi kendine, “yaşasın hürriyet!” deyip çarpan yüreğine en büyük mutluluğu yaşatıyordu… Dağları öylesine seviyordu ki, çalılıklarına tutunup çıktığında, eline batan “sevgili dikencikler”den, parmaklarını öpüyorlarmış gibi, zevk alıyor, akan kanların farkında bile olmuyordu…
          Karaman’a varışının ertesi günü Tarihçi’nin mihmandarları onu önce Yunus Emre’nin kabrine, oradan da “Ak Köprü” ve “Manazan Mağaraları”na götürdüler.

Ak Köprü

Mağaralar… Gizemli mağaralar… Aguşlarında Allah’ın elçilerini/ peygamberlerini barındırıp “melce” olan; tiranların ve insan kanı dökmekten zevk alan zalim despotların, kralların, diktatörlerin zulmünden kurtulmak için sığındıkları “kutsal karanlıklar” olan “rahmet melceleri mağaralar”… Sırf Yüce Yaratıcı’ya “salih kul” oldukları için idarecileri tarafından işkencelere tabi tutulan “gerçek müminler”in, mücadelelerini sürdürebilme uğruna yüzyıllarca “mağara hayatı” yaşayıp böylece tarihe “Ashab-ı Kehf”/Yedi Uyuyanlar olarak geçen “yiğit müminler”in barınağı mağaralar…

Manazan Mağaraları’na tırmanırken

Manazan Mağaraları’na çıkarken, o karanlık deliklerden yıllanmış isli duvarlara tırmandığında, dar deliklerine girmek için, Allah’ın bunun için yarattığı pullarını kullanan yılanlar gibi üstü başı toz-toprak içinde kalmasına aldırmıyor, asırlar öncesinden bu deliklerden tırmanırken yaralanan, düşen, ölen; mağara örümceklerine ısırma şehvetini tattıran “mağara yerlileri” insanları düşünürken, insanoğlunun yazgısını bir daha düşünüp duraklıyor, arkasından çıkmakta olan yol arkadaşları, onun yorulduğunu zannedip, “Hocam isterseniz biraz dinlenip, öyle devam edin” şeklinde ikazlarına muhatap oluyordu…  İşte, “gülü seven, dikenine katlanır” sözü, tam da bu gibi serüvenler için söylenmiştir…

Manazan mağaraları

Ve işte mağaranın ünlü salonu… “
Mağara Devlet” buradan yönetilmiş olmalı… Kaya duvarda, değişik amaçlar için kullanılmış onlarca nişVe nihayet, bu deliklerden oluşan merdivenin, kayaya oyulmuş, sadece ayakucunun konacağı kadar bir alandan oluşan oyuklarına basa basa ve isli duvara sürtüne sürtüne aydınlığa çıkıyor Tarihçi ve mihmandarları… Tarihçi’nin pardösüsü, mağara deliğinin is ve çamurlarına sürtüne sürtüne renk değiştiriyordu…
Aşağı yukarı 400 metrekare kadar genişliğe sahip olan mağaranın en güzel bölümü, 5-6 metrekareden oluşan seyir penceresi. Pencere içerisinde ayağa kalkamıyor, oradan seyrediyorsunuz tırmandığınız dağın dibinde uzayıp giden değişik ağaç ve bitkilerle bezenmiş vadiyi…

Manazan mağaralarından Manazan vadisi
Bunun gibi onlarca mağaranın bulunduğu bu kaya-dağ, Allah tarafından ȃdeta kolay oyulabilmesi için, yumuşak “kireçtaşı”ndan yaratılmıştır. Yazıyla anlatılamayan bu harika mağaraların gizemi, ancak görünce anlaşılabilir…

İncesu mağarası
Manazan Mağaraları kadar olmazsa bile, insan eliyle değil, ilȃhî kudret tarafından yaratılmış olan İncesu Mağarası da görülmeye değer. Fakat buraları gezerken bile Tarihçi’nin zihninde hâlâ Karadağ dolaşmaktadır…
İncesu mağarası, 350 metre uzunluğunda, yerden en fazla yüksekliği iki, bazı yerleri ise bir metreden az olan ve sarkıt-dikitlerden oluşan muhteşem bir mağara. Mağaranın iç taraflarına gidildikçe, tabanda akan berrak bir su görülür ki, kayadan damla damla süzülerek akan bu sudan, şifa niyetine içmek iyi oluyor… Tarihçi de öyle yaptı…



Karadağ için saatleri saymasına rağmen, Manazan ve İncesu mağaralarından sonra Taşkale’yi görmeden yapamazdı Tarihçi…

Taşkale
Taşkale, tıpkı Manazan’da olduğu gibi, kireçtaşı ile kaplı bir dağın, oyularak meskûn bir hâle getirilmesiyle oluşturulmuş, oldukça ilginç bir yerleşim yeridir. Önceleri insanların içinde yaşadıkları bu “oyulmuş taş evler”, şimdilerde, soğuk hava deposu olarak kullanılmaktadır. Özellikle bu tabii buzhanede korunan tulum peyniri, lezzetli tadıyla gerçekten Tarihçi’nin çok sevdiği küflü “rokfor”u aratmamaktadır. Sadece küfü eksik! 

Taşkale ve dağdaki tabii buzhaneler

Aynı taş-dağın içine bir de cami oyulmuştur ki Tarihçi’ye, orada namaz kılmak da nasip oldu.
Tarihçi konferans için gitmiş, fakat nelerle karşılaşmıştı! “Korona/Pandemi”sinin bütün dünyayı kasıp kavurmaya başladığı günlerdi ki, yavaş yavaş insanoğlunun yaşam tarzına müdahale ediliyordu. Karaman’a gitmeden önce de, konferans yapılmasına müsaade edilip edilmeyeceğini sormuş, “Hocam hele bir gel de; konferansa müsaade edilmezse, seni o çok sevdiğin dağlarda gezdiririz!” cevabını almış öyle çıkmıştı yola.
Gerçekten Tarihçi’nin konferans yapmasına izin verildi ve çok şükür konuşmasını yapabildi…
. . .
         Karaman macerası bitmiş, artık dönme zamanı gelmişti. Gerçi mihmandarları onun isteğini mutlaka yerine getireceklerini söylüyorlardı amma Tarihçi endişeliydi. Çünkü sabahleyin onu Konya havaalanına götüreceklerdi… Peki, dağa, Karadağ’a nasıl gidilecekti?
         Mihmandarları Karadağ’ı bildiklerinden, Tarihçi gibi endişelenmiyor, tarihin belli bir döneminden sonra "Bin bir Kilise“" olarak adlandırılmaya başlanan Karadağ’ın eteklerine geldiklerini müjdeliyorlardı. Kim bilir; belki de Tarihçi’nin bu telaşı, kendileri için taş, toprak ve yer yer ağaçlarla çalılıklardan oluşan dağlara bigâne olanlar için saçma ve belki de anlamsız geliyordur. Oysa Tarihçi’nin en büyük zevki, hasretlerini çektiği dağlara tırmanmaktı. O tırmanışların, onun için ne kadar zevkli, ne kadar tatlı ve bunlardan da önemlisi, ne kadar anlamlı olduklarını, dağları sevmeyenler bilmez, anlamaz ki, dağlara böylesine âşık olmayı saçma bile görenler… Kayalıkların yeşil yosunlarını, “gel beni al!” diye yalvaran kengerleri, boynunu büken sümbülleri, kokusuna doyulmaz dağ kekiklerini, zirvedeki son karlardan süzülüp akan gümüş suları, arada bir kayalıklardaki tahtlarından size nağmeler döktüren bülbülleri, telaşa kapılmış tavşanların, “dağ vitesi”yle zirvelere doğru kaçışmaları sizi öylesine alıp bir başka dünyalara götürüyor ki, bütün bu güzellikleri insanoğluna bahşeden Allah için, secde edesi geliyor henüz erimemiş olan karlar üzerine…

Karadağ’daki kiliselerden bir tanesinin yıkıntıları

İşte Tarihçi bu duygular içerisinde kendisini buluyor Karadağ’ın gizemli kayalıkları, tepecikleri, yok olmaya yakın eskiçağ tapınakları, her biri harabeye dönmüş kiliseleri ve ilk dönem Müslüman fetihlerinden sonra inşa edilmiş olan camileri arasında…

Müslümanlardan kalma bir caminin kapısı ve mihrabı

Yaşını tahmin etmek Tarihçi’nin haddi olmadığından, “binlerce yıl öncesi” tabirini kullanarak hayran kalıyor bu krater dağın arasına sıkışmış bunca uygarlığın farklı farklı gizemlerine…
         2271 metre irtifadaki tepesi “Mahalaç”la, size hayretlerle bezenmiş gizemli bir tarih ziyafeti çekiyor Karadağ…

Tarihçi seyyah, Karadağ’da mihmandarlarıyla birlikte

Ve buradan gelip geçmiş medeniyetlerin insanoğluna neler yaptırdığını/yaptırabildiğini düşünüyor ve tabi Kur’an’ı Kerim’in Duhȃn Suresinden[1] şu ayetlerini okumadan edemiyorsunuz:
كَمْ تَرَكُوا مِنْ جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ ﴿٢٥﴾ وَزُرُوعٍ وَمَقَامٍ كَرِيمٍ ﴿٢٦﴾ وَنَعْمَةٍ كَانُوا فِيهَا فَاكِهِينَ ﴿٢٧﴾ كَذٰلِكَ وَاَوْرَثْنَاهَا قَوْماً اٰخَرِينَ ﴿٢٨﴾
Hangi medeniyetlere ait oldukları bilinemeyen harabeler arasında gezerken, Hıristiyanlık öncesi tapınaklar, kiliseler ve harabeye dönmüş cami kalıntılarına rastlıyor, insanoğlunun binlerce yıllık serüveni karşısında apışıp kalıyorsunuz...

İslâm ve Hıristiyanlık öncesi dönemlere ait bir anıtkabir
Kim bilir, belki Yahudilerin yardımıyla Romalılar tarafından çarmıha asılmaya götürülen Hz. İsȃ’nın müminlerinden kaçabilenlerin bir kısmı buralara kadar gelmişler ve muhtemelen Mekke’de İslȃm zuhur edinceye kadar da buralarda kalmışlardır? Hatta gelenlerden bir ya da ikisi Hz. İsâ’nın havarilerinden de olabilir. Nitekim bu coğrafyaya yakın olan Busra’da da Bahira adında bir rahip yaşamaktaydı ki, Hz. Peygamber (s.a.s) çocuk yaşta amcası Ebȗ Talib’le yaptığı seyahatte Rahip Bahira onu, yani Hz. Peygamber’i tanımış ve onu Yahudilerin şerrinden koruması için amcası Ebȗ Tȃlib’e tembihlemişti.  Hatta Hz. Muhammed(s.a.s)’i gören bazı Hıristiyanlar, onu dinleyince ağlamışlardı. Bu gibiler için Kur’an-ı Kerim’in Mâide Suresinde[1] şöyle buyuruluyor:

 لَتَجِدَنَّ اَشَدَّ النَّاسِ عَدَاوَةً لِلَّذِينَ اٰمَنُوا الْيَهُودَ وَالَّذِينَ اَشْرَكُوا وَلَتَجِدَنَّ اَقْرَبَهُمْ مَوَدَّةً لِلَّذِينَ اٰمَنُوا الَّذِينَ قَالُٓوا اِنَّا نَصَارٰى ذٰلِكَ بِاَنَّ مِنْهُمْ قِسِّيسِينَ وَرُهْبَاناً وَاَنَّهُمْ لَا يَسْتَكْبِرُونَ ﴿٨٢﴾ وَاِذَا سَمِعُوا مَٓا اُنْزِلَ اِلَى الرَّسُولِ تَرٰٓى اَعْيُنَهُمْ تَفِيضُ مِنَ الدَّمْعِ مِمَّا عَرَفُوا مِنَ الْحَقِّ يَقُولُونَ رَبَّنَٓا اٰمَنَّا فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِدِينَ ﴿٨٣﴾
İşte, Tarihçi Karadağ harabelerini inceleyip bu birçok dine ait eser kalıntılarını gezerken, kendi kendine şunu mırıldandı:
-  Kim bilir, belki geçmiş tarihte bu eski kiliseler yanında Yahudiler ve Romalılar tarafından öldürülenler/şehid edilenler, birer “Havari” veya en azından İslȃm’dan önce Hz. İsȃ’ya inanmış müminlerdendiler?..
Tarihçi kendi kendine bunları mırıldanırken, mihmandarları ona, “haydi hoca uçağa geç kalıyoruz” dediler. Bunun üzerine Tarihçi,  tarihiyle, karlarıyla, sırlarıyla, gizemleriyle ve kendisine hediye edilmiş olan “katran bastonu”yla karlara basa basa yürüyüp terk etti Karadağ’ı…

Karadağ’ın karlı zirveleri



 [1] Ayetler, 25-28.
[2] Kuşku yok ki iman edenlerin, insanlar içinde en amansız düşmanlarının Yahudiler ve şirk koşanlar olduğunu göreceksin. Yine, onlar arasında iman edenlere sevgi bakımından en yakın olanların da, "Biz Hıristiyan’ız" diyenler olduğunu göreceksin. Çünkü bunların içinde (insaflı) keşişler ve rahipler vardır ve onlar büyüklük taslamazlar.  Peygamber’e indirileni dinledikleri zaman hakikate dair bilgileri bulunduğundan dolayı gözlerinden yaşlar boşandığını görürsün. Derler ki: "Rabbimiz! İman ettik, bizi hakka şahitlik edenlerle beraber yaz.” (K.K. Maide Sȗresi, 82-83).

Yazarlar

İzleyiciler

Beyan Yayınları

DEL PIERRO

DEL PIERRO
PIERRE MARTIN