14 Ocak 2019 Pazartesi

Zulüm Gözü Kör Edince

ZULÜM GÖZÜ KÖR EDİNCE
–ATEŞ BACAYI SARDI
UYUYAN DEV UYANDI
KÖR MEDENİYETİN KAPISINA DAYANDI–
Prof. Dr. Cağfer Karadaş
Hafif güneşin kendisini gösterdiği bir öğlen vakti, bir masanın etrafına oturmuşuz, önümüze gelen çaylarımızı yudumluyoruz. O sırada televizyonda bir haber, hepimizin dikkatini çekti: Kuzey Amerika’dan kopup gelen büyük göçmen konvoyu Meksika’nın Amerika sınırına ulaşmış ve sınırı geçmek için hücum ediyorlar var güçleriyle. Çullanıyorlar demir bariyerlere… Aşmak için engelleri, her yolu deniyorlar… Amerikan güçleri de ellerindeki bütün modern silah, araç ve gereçleri kullanarak gözünü karartmış koca kitleyi durdurmaya çalışıyorlar. O sırada sınırı henüz geçmiş bir baba ve henüz yedi yaşındaki kız çocuğunu Amerikan güçleri tutuklamışlar. Çocuk günlerdir yaşadığı açlık ve bitkinliğin etkisiyle hayata gözlerini yummuş. Amerika tarafından yapılan açıklama, çocuğun böbrek yetmezliğinden öldüğü. Gayr-i resmi açıklama ise çocuğun aşırı sıvı kaybının yol açtığı ani kalp durmasısonucu öldüğü. Çocuk mu öldü, insanlık mı? Varın siz düşünün! Düşünmeye ne gerek, her şey o kadar açık ki! Ama modern dünyanın umurunda mı? Bir çocuk ölmüş böbrek yetmezliğinden ya da kalp durmasından… Kime ne?! Nasıl olsa yollar yürünmekle aşınmaz… Tramp tramp tramp… 

Biz ise sadece üzülebildik, başımız önümüze eğildi, gözlerimiz yaşlandı, hislendik bir müddet… Elimiz erişmedi, mendilimiz yetişmedi, tutup kaldıramadık, bir yudum su veremedik, hayatta tutamadık... İçimizi sızlattı bir müddet, yüreği olanları ağlattı belki ve her zaman olduğu gibi ateş düştüğü yeri yaktı… 
 Mesele neydi? Nerede başlayıp nerede bitiyordu? Bütün bu olanlar gerçek mi, yoksa koca bir yanılsama mıydı? Bir medeniyet çocukları yer miydi? Bu medeniyet neydi? Anlamak çok zor. Çünkü çok dallı budaklı, derin mi derin, kaypak mı kaypak, bulanık mı bulanık… karmaşık ve karanlık… kalabalıklar içinde yalnızlık… maddesi cazibe, manası izbe… şehvet ve vahşet aynı yerde…
Ben bunları düşünürken bir tartışma başlamış, hararetlenmiş ve epey koyulaşmıştı… Ancak bir yerinden yakalayabildim:
–Peki kardeşim! Nedir bu insanları yerlerinden yurtlarından koparan, Amerika sınırına kadar getiren, binlerce kilometre yürüme zahmetine iten, günlerce aç ve açık kalmalarına neden olan? Nedir Allah aşkına, çocuklarını dahi kurban vermelerinin sebebi nedir?
–Efendim, şu an modern zamanların kavimler göçüne şahit oluyoruz. Baksanıza dünyaya! Asyalılar, Afrikalılar, Kuzey Amerikalılar hâsılı yokluk ve yoksunluk içinde olan herkesler ayaklanmışlar… Dağ, taş, ırmak, deniz hiçbir engel onları durduramıyor. Canlarının yandığına bakmıyorlar, açlık ve açıklıktan endişe duymuyorlar, gözlerinin önünde gerçekleşen ölüm onları korkutmuyor, günlerce gidilecek mesafeler onları yıldırmıyor… Ha bire yürüyorlar… Hedefleri belli ama varıp varamayacakları belirsiz…
–Nereye, birader nereye gidiyorlar?
–Yenidünya denilen, medeniyetin beşiği diye adlandırılan yere gidiyorlar… Başka nereye gideceklerdi ki?!
–İşte ben bunu diyorum efendim. Bunlar medeniyete gidiyorlar. Geri kalmışlıktan, sefaletten ve yokluktan kurtulmak, hayatlarında ne varsa geride bırakıp, sadece bedenlerini alarak daha müreffeh bir hayata kavuşmaya gidiyorlar… Gelişmişliğe, teknolojiye, dünyayı daha geniş ekrandan seyretmeye gidiyorlar… Geniş ekranların neleri kapatıp neleri gösterdiğini bilmeden. Ekranın arkasını değil, önden gösterileni görmeye gidiyorlar…
–Doğru söyledin birader. Medeniyete gidiyorlar. Sırtlarına basılarak, ellerindeki alınarak, toprakları gasp edilerek, ürünlerine ve madenlerine el konularak zalimce kurulmuş medeniyetten pay almaya gidiyorlar… Vermediler o zalim medeniyetin sahipleri bunların hakkını, bunlar da ihkak–ı hak ile zorla ve zorlayarak almak için gasp edilmiş haklarını… Evet, gasp edilmiş mallarını ve haklarını almaya gidiyorlar…
–Arkadaşlar, konuyu abartıyorsunuz… Bu bir kavimler göçüdür, doğru. Zaman zaman yaşanır. Suları bitenler sulak topraklara, kıtlığa maruz kalanlar bolluk ülkelerine, açlar doymaya, toklar daha fazla haz almaya, hazlara batanlar sefalete doğru akıp giderler. Dünya böyle kurulmuş ve böyle gidecek… Biz şimdi işte böyle bir kavimler göçüne şahit oluyoruz. Siz zannediyor musunuz ki, bunların hepsi aç ve karın doyurmaya gidiyor? Belki çoğunluk öyle görünebilir. Ama dikkatli incelediğinizde birçoğu refaha, mutluluğa, haz ve hıza gidiyor. Karnı aç olan bile doyduğunda haz ve hız derdine düşüyor.
–Hah, şimdi doğru bir noktaya parmak bastınız. Bu göç, hedefi zenginlik ve refah olan, içinde maneviyat ve insanca yaşama barındırmayan bir göç olduğu kesin gibi. Bu göçün tetikleyicisi, insanı sadece paradan, puldan, servetten, hazdan, hızdan ibaret sayan modern batı medeniyetidir. Bencilliği, bireysellik ve özgürlük sayan, haz uğruna ahlakı ortadan kaldıran, tüketim uğruna insanı şehvetinin esiri kılan, milletleri birbirine kırdıran; kadını erkeğe ve erkeği kadına kışkırtan, çocukları perme perişan bırakan, bilimi tüketim çılgınlığının aracı haline getiren batı medeniyeti… Sonunda uyuyan devi uyandırdı. Nasıl oldu bu? İnsanı doğallıktan yani insanlıktan kopararak oldu. Aileden, akrabadan, dini ve kültürel aidiyetten kopuk bir yalnızlığı ideal insan tipi sunarak oldu. Amerikalısı ve Avrupalısı bunlardan koparken ötekiler durur mu? Onlar da koptu efendim. Böylece Afrikalısı, Asyalısı ve Kuzey Amerikalısı, artık biz de sizin gibi insan olmak istiyoruz deyip, her şeylerinden kopup yollara düştüler… Niye? Çünkü ideal insanın (!) yaşadığı ülkelere ulaşmak istiyorlardı.
–Çok teorik çerçeveden bakıyorsunuz efendim. Çok uzaklarda dolaşıyorsunuz. Burnunuzun dibindeki Suriye, Irak, Filistin, Yemen, Libya’yı görmüyorsunuz. Bu insanlar düne kadar hiç de böyle bir yolculuk düşünmüyorlardı. Tamam, bunlar dünyanın en müreffeh toplumları değildi. Zalim ve diktatörlerin baskısı altında yaşadıkları da bir gerçekti. Bütün bunlara rağmen topraklarından kopmayı, ailelerini terk etmeyi, aidiyetlerinden sıyrılmayı hiç düşünmüyorlardı. Ben gördüm, bu insanlar zalim Esed’in, Kaddafi’nin, Saddam’ın zulmü altında bir şekilde yaşamanın yolunu bulmuşlardı. O yaşam kolay değildi ama bugünkünden daha insancaydı. Ne oldu da bu insanlar bu kopuşu yaşadılar? Cevap açık: En büyük parayı silah satışlarından vuran gaddarlar, kurdukları haz ve hız medeniyetlerini bu insanlar üzerinden sürdürmek istediler. Böylece kabaran şehvetleri inmeyecek, midelerinin gazı dinmeyecek, maganda hızları kesilmeyecekti. Akıllarınca bir taşla iki kuş vuracaklardı. Hem silah satacaklar hem de aynı silahla düşman bildiklerini yok edeceklerdi. Böylece hem Ortadoğu’daki zalim dostları rahat edecek hem de ekonomilerine oluk oluk para akacaktı. Üstelik içlerindeki sokak serserilerini, cahil Müslüman gençleri ve kendilerince yaramaz gördüklerini de bu bölgelere kanalize ederek onlardan da kurtulmuş olacaklardı. Deaş gibi örgütlere Avrupa ve Amerika’dan katılımların neden bu kadar yüksek olduğunu hiç düşünmediniz mi? Bir sokak serserisinin veya gariban bir Müslüman gencin ülkeler aşarak, güçlü istihbarat örgütlerini atlatarak Suriye’ye, Libya’ya veya Irak’a gelmeleri ne kadar mümkün? Efendim organize ederseniz işte böyle mümkün… Nitekim öyle oldu. Organize ettiler bu cahil, kandırılmış ve beyinleri uyuşturulmuş gençleri… Attılar onları, senaryosunu kendilerinin yazdığı bir kıyametin ortasına… Kıyamet koptu. Herkes her şeyden koptu. Herkes başı derdine düştü. Onlar bu kıyametin sadece Müslümanların başına kopacağını zannetmişlerdi. Çünkü öyle senaryolaştırmışlardı. Ama evdeki hesap çarşıya uymadı. Yazdıkları kıyamet kendi başlarına da koptu. Eee… Tanrı değil ya bunlar… Her yazdıkları ol deyince olsun… Kibirleri, gurura dönüştü, gururdan gözleri körleşti. Bu insanların bir organizasyon olmadan gelemeyecekleri düşüncesi en büyük yanılgıları oldu. Elleriyle hazırladıkları belanın asla kendilerine bulaşmayacağını zannettiler. Niye? Çünkü onlar, bu tip yapılanmaları böyle organize etmişlerdi. Bunlar sadece kendilerinin zeki ve medeni olduğunu düşünürler. Onlara göre geri kalmış toplumların geri zekâlı insanları kendileri gibi düşünemezdi. Asla organize olamazlar ve organize hareket edemezlerdi. Ancak bölük pörçük gelebilirlerdi. Onların da haklarından gelmek kolaydı. Bir şekilde geleni gönderir, yola çıkanı engelleriz diye düşündüler. Ama olaylar düşündükleri gibi gelişmedi. Gelenlerin sadece Yunanistan, Bulgaristan, Macaristan gibi ülkelerden geleceğini zannettiler… Bunların ayaklarına çelme takarız, yüzlerine silah doğrulturuz, önlerine tel örgü çekeriz durdururuz diye plan yaptılar. Düşünmediler ki, bunlar Rusya üzerinden Baltık Denizini aşarak gelebilirler… Öyle de oldu. Her yerden geldiler. Bildikleri ve bilmedikleri bütün yolları kullandılar… Akın akın Avrupa’nın kapısına dayandılar… Etekleri tutuştu, Türkiye’yi yol ettiler. Aman biz ettik siz etmeyin. Para verelim, pul verelim yeter ki bunları siz ülkenizde tutun. Hala parayla her şeyi halledebileceklerini düşünüyorlardı… Zavallılar… Size bir yerde katılıyorum dostlar. Evet bunlar, uyuyan devi uyandırdılar… Eeee… zulüm ebediyen payidar olacak değildi ya!
–Dostlar bu korkunç bir dalga… Bu dalganın önünde durulmaz. Bu dalga herkesi vurur. Onun için suçlu aramak yerine buna akıllıca ve adilce bir çözüm bulmak lazım. Birilerini suçlayarak bu sorunun hallinin mümkün olabileceğini düşünmüyorum. Hepinizin dediği doğru, ben de sizlere sonuna kadar katılıyorum. Ama bir çözüm bulunması lazım… 
–Çözümü kim bulacak, sen, ben, öteki?… Elimizden ne gelir? Her yere koşmaya çalışan; oluk oluk akan kanı, gözyaşını dindirmeye uğraşan, açlara ekmek verme, susuzlara kuyu açma, işsizlere iş öğretme ve görmeyenlere göz olma derdinde olan bir Türkiye ve üç beş yardım kuruluşu dışında ne var? Dünya çapında koca sorunu çözmek mümkün mü? Bütün bu gayretler ancak bir nebze merhem olur. Öncelikle sorunu çıkartan ve büyüktenlerin, sorunu görmesi lazım… Hazdan ve hızdan görebilirlerse tabi…
–Bu sorunu onlar mı çözecek Allah aşkına?! Paradan, duvardan, tel örgüden ve silahtan başka bir şey düşünmeyen Amerika kafası mı? Akın akın gelen insanlara tel örgüler geren, çelme takan, göçmen kayıklarının ve sandallarının üzerine savaş gemilerini süren Avrupa kafası mı? Ticaretinden başka bir şey düşünmeyen Çin kafası mı? Önüne gelen toprağı işgalden başka bir şey bilmeyen Rus kafası mı? Kim çözecek Allah’ınızı severseniz!? Bunlar ki şu anda dünyaya düzen kuran veya kurduğunu iddia eden güçler… Bunların kendilerinin düzelmeye ihtiyacı var, be birader!
–Öte yandan saha tribünlerinde seyirci rolü bile verilmeyen Müslümanlar mı? Bilelim ki biz bu oyunun ne antrenörüyüz ne de oyuncusu, ne yönetmeniyiz ne de aktörü… Bizler itlerin ve çakalların önüne atılmış paryalarız. İşte önce bunu görmemiz ve bundan kurtulmamız lazım… Bu zalim oyunu bozmak için bir yerinden müdahil olmamız lazım… Ama ne oyuncu ne de yönetmen olarak… Çünkü bu oyuna dahil olmak, zulmün parçası olmaktır. Ama görünen o ki, bu zulüm oyununun en büyük sahnesi İslam dünyası ve sömürülmüş toplumlar… Bütün mağdurlar bizden bir kurtuluş ışığı, bir merhamet eli, bir şefkat kalbi bekliyor… Koca bir zulüm ummanında çırpınan insanlık… Boğulmakta olan insana koşar gibi koşmamız lazım… Kıyıda dolaşanları geri çekmek, uzaktakileri yaklaşmamaları için uyarmak lazım… lazım, lazım, lazım… 
–Kiminle peki birader! Bu kadar şeyi kiminle…
–Sen, ben ve ötekiyle… Herkes yani… Hani Cumartesi ashabı vardır ya Kur’an’da… Bir grup cumartesi yasağını çiğnemek suretiyle isyanda, öteki bir grup onları uyarmakta… Üçüncü bir grup da uyaranları caydırma peşinde… Uyaranların gerekçesi ne kadar manidar! Yarın Allah’ın huzuruna çıktığımızda bir gerekçemiz olsun diye uyarıyoruz. Yoksa bu zalimlerin bizi duyacağı ve duracağı yoktur. Bizim de hiç değilse, bu ikinci grup kadar olmamız lazım… Biliyorum zalimlere duyuramayacağız ve onları durduramayacağız ama hiç değilse mazlumlara ve mağdurlara küçük de olsa bir umut ışığı olabiliriz…
–Oluruz be kardeşim, oluruz inşallah!
–Peki, sonuçta ne olacak? Ben onu merak ediyorum… Bu gidişin sonu nereye varacak… Acaba bütün bunlar bir doğum sancısı mı? Sonuçta bir prematüre çocuk mu doğacak yoksa sağlıklı ve sağlam bünyeli nur topu gibi bir çocuk mu? Acaba diyorum, böyle böyle gerçek kıyamete mi gidiyoruz… 
–Bu kıyamet işi bizi aşar. Bu gelecekten haber vermeye girer. İstersen işin o tarafına hiç girmeyelim. O konu dipsiz bir kuyu, engin bir deniz, uçsuz bir yolculuk. İnersek çıkamayız, girersek dönemeyiz, gidersek gelemeyiz. Biz bugüne bakalım ve görünene göre düşünelim. Kıyamet Allah’ın işi. Onu sahibine bırakalım… 
–Ama Allah’ın da bir bildiği vardır! Belki de, Yüce Yaratan böyle böyle insanları ıslah ediyor. Ya da kurduğu kainat düzeni bunun böyle olmasını gerektiriyor. “Ben günleri insanlar arasında dolaştırırım” buyuruyor. Yani her dönemde insanlarının kimini yoklukla kimini de varlıkla imtihan ve ıslah ediyor… Dünyaya böylece çeki düzen veriyor, hem de insanların kendi elleriyle… Akıllarını kullanıp şükreden ve sabredenler kazanıyor, akıllarını kullanmayıp isyan eden ve zulmedenler kaybediyor...
–Bu söylediğinize şöyle açıklık getirmek lazım, yoksa yanlış anlaşılır. Yüce Allah bir başka ayette buyuruyor ki “Başınıza gelen her musibet kendi yapıp ettiklerinizdendir” Bunun anlamı, her insan başına gelenden bir şekilde sorumludur. Belki bu sorumluluktan henüz aklını kullanamayan çocuklar ve ellerinden bir şey gelmeyen gariban insanlar istisnadır. Bunlar, affedersiniz katırların tepişmesinden arada ezilen mağdurlardır. Bunların mağduriyetini, Yüce Allah bu dünyada değilse de, öte dünyada kesinlikle giderecek ve çektiklerinin karşılığını kat kat verecektir.  İyi ki öte dünya var! Ve orada Allah’ın adaleti milim sapmadan gerçekleşecek. Biz böyle inanırız…  Yoksa bu zalimlerin yaptıkları yanlarına kâr kalırdı. Bu garibanların kayıpları telafi edilmez ve hakları kaybolur giderdi. Kim haddini bildirirdi, bu zalimlere? Kim adaleti gerçekleştirirdi? Kim telefi ederdi mazlumların ve mağdurların kayıplarını? Sıcak bir mekâna kapağı atmış, yumuşak koltuğuna kurulmuş, kendinden başka bir şey düşünmeyen bencil ateist, deist ve agnostik kafalar mı? Kuruntular içinde kurgular kuranlar mı? Bunlar ancak Yahudilerin Hz. Musa’ya “Sen ve Tanrın gidin savaşın!” dedikleri gibi “Madem Tanrıya inanıyorsunuz ve Tanrının merhametli olduğunu söylüyorsunuz, öyleyse kurtarsın Tanrınız şu garibanları, çocukları ve mağdurları” derler ve saat gibi kurulmaya devam ederler… Arada bir, zilleri çalar, sıçrarlar… “Acaba gerçekten Tanrı var mı?” diye endişelenirler, sonra yine koltuklarına kurulur, kurgular kurarlar kafaları sıra… Sizi gidi teorik kafalılar sizi!
–Efendim, böyle oturup konuşmak yerine bizim de bir şeyler yapmamız lazım. Çapımız küçük da olsa, kendi çabamızla, elimizin erdiği ve gözümüzün gördüğü kadar… Yardımsa yardım, seslenmekse seslenmek, birilerinin kapısını aşındırmaksa aşındırmak… Elimiz cebimize gitmeli, gönlümüz o garibanlarla birlikte olmalı, varlığımız onlara en azından cesaret ve metanet vermeli… Anlayacağınız önce kendi varlığımızın bir farkına varmalıyız… Varmalıyız ki, onlar da bizim var olduğumuzu anlasınlar… Şurada bir insan da varmış, hepten insanlık yok olmamış, bir miktar kalmış desinler… Desinler de, gönüllerine bir damla su serpilsin… Bir umut belirsin… Bir ışık görünsün… Ölümse, herkes ölecek… Onlar ölecek de, biz kalacak mıyız? O zalimler, kazık mı kakacak bu kör dünyanın tabanına, merdiven mi kuracak Mars’a, Jüpiter’e veya bilmem ne galaksisine? Kursa da ölecek, kalsa da… Hiç değilse yaşarken insanca yaşamak ve insanı yaşatmak gerek değil mi efendim?
–Dua etmek de lazım efendim… Bu günler dua günleri… Bilelim ki,  sadece o garibanlar imtihan olmuyor. Belki esas imtihan olan bizleriz. Yarın Allah, aha şu içtiğimiz çayın hesabını bize sorar. Biz böyle öğrendik Allah’ın Kitabından ve Nebi’nin Sünnetinden, böyle gördük atadan ve dededen…
–Ne duruyoruz öyleyse? Haydi iş başına!...
  14.01.2019
Lefkoşa/Kıbrıs

0 yorum:

Yorum Gönder

Beyan Yayınları

DEL PIERRO

DEL PIERRO
PIERRE MARTIN