13 Aralık 2018 Perşembe

Ahanda Cini Gördüm!

Prof. Dr. Cağfer Karadaş
Gecelerin uzun, gündüzlerin kısa olduğu zamanlardı. İlkokula yeni başlamıştım. Ders dinlemekten, koşup oynamaktan bir hayli yorulmuştum. Eve geldiğimde kimse dokunmasa ya da seslenmese hemen bulduğum ilk yere düşüp uyuyacak gibiydim. Zaten eve geldiğimde işler beni bekliyordu. Eee… ne de olsa ben bir yumuş oğlanıydım. Evin abdest ibriklerini doldurmak, anacığımın ocağı tutuşturmak için istediği tezekleri getirmek benim işimdi. Anlayacağınız köy yerinde yaşına göre herkese bir iş vardı. İşlerimi bitirdiğimde artık uykum da iyice kaçmıştı. Zaten akşam olmuş, sofra hazırlanmıştı. Üşüştük ailecek sofranın başına, Allah ne verdiyse yedik, doyduk. Ne güzel günlerdi o günler… Büyükler arada bir uyarırdı: Yavrum önünden ye, kaşığına az yemek al, sakın sofraya doğru aksırma, döke saça yeme… Sofralar aynı zamanda edep ve adabın öğrenildiği yerdi.

Yemek bitti, erkekler köy odasının yolunu tuttu. Yaşı büyük oğlanlar, karanlıkları fethe çıktı. Onlara bu saatte dışarı çıkmak serbestti, çünkü yaşları yeterince büyüktü. Ben korkardım karanlıktan. Çık deseler de çıkamazdım. Bir de köpeklerden acayip ürkerdim. Oturdum anacığımın dizi dibine… Bir sohbettir koyulaştı kadınlar arasında… Aman Allah’ım cinlerden bahsediyorlardı. 
-Kız duydum mu? Kadın cin görmüş! 
-Nasıl görmüş ki kız? 
-Nasıl olacak, ayakları ters kaşları gözlerinin altında, burnu yukarı doğru, kulaklarının kepçesi arkaya bakıyor, gözünün biri alnında, öteki kafasının arkasında; her tarafı kıl içindeymiş kız! Her elinde de on parmak mı ne varmış!
-Ay, kız nereden anlattın, şimdi rüyalarıma girecek!
-Ne bileyim kız işte, bana da anlatmışlardı şimdi aklıma geldi anlatıverdim…
-Ben, korkudan iyice büzüşmüştüm, ama onlar kendi korkularından beni fark edecek durumda değildiler. Hem anlatıyorlar hem de tir tir titriyorlardı. 
-Anaaa, dedim. Benim de rüyama girer mi bu cinler?
-Yat bacaksız… Bir cimcik boyunla senin rüyana nerden girsinler… 
Bir güzel payladı beni, ama artık cinler benim zihnime iyice girmişti. İstesem de atamazdım. Küçük dudaklarımla anama çaktırmadan hoca mektebinde öğrendiğim bütün duaları tekrar tekrar okuyordum. 
Yattım öylece yatağa, zaten çok yorgundum hemencecik uyumuştum. O ne!? Cin sürüsü etrafımda… Yatağımın çevresinde dönüp duruyorlar… Tam da anlattıkları gibi… Eksiği yok, fazlası vardı. Vallahi bunların tek gözü var. Bir de arkasını döndü, ikinci göz kafasının tam arkasında… Ooo… ayaklar, eller, yüzündeki kıllar… aman Allah’ım… Ha bire içimden Ayetelkürsi’yi okuyorum. Anam söylemişti, Fadime halaya: Sen Ayetelkürsi’yi oku yat, bir şeycik olmaz diye… Okuyorum, okuyorum gitmiyorlar… Bildiğim bütün duaları okudum. Felak, Nas, Fatiha… Ne geldiyse aklıma… Sabahı ettim ama nasıl ettiğimi bir ben bilirim.
Artık kafamda bir cin problemi vardı. Büyüdüm, liseyi bitirdim, üniversiteye başladım ama bu problem bir türlü zihnimden çıkmadı. Artık rüyalarımda bana arkadaş olmuşlardı. Bir nevi alışmıştım ya da kanıksamıştım. Ama gene de her gece korkarak kalkıyordum. Yeni duyduklarımla ilk gördüklerime eklemeler oluyor, her seferinde yeni korkular oluşuyordu. 
Neyse ki, rüyaların bir hayal olduğunu öğrendim. Bir hayal gerçekliğiydi. Ama insanın geleceğini yansıtan önemli ipuçlarıydı. İnsanın geçmişte duyduğu, gördüğü ve yaşadığı bir takım şeyler, zihnine yer eder, rüyalarında ortaya çıkardı. Rüyaların bir çeşidinin böyle olduğunu Yüce Peygamber de bildirmişti. Çünkü uyku insanın en doğal haliydi. Aklın ve iradenin durduğu, dış müdahalelerin en aza indiği zamanlardı. Zihindeki her hatıra bağdan boşanmış gibi hayal perdesine yansırdı. Böyle olduğunu öğrenmiştim, ama yine de korkularımı tam atamamıştım. Artık korkularım meraka dönmüş, merakım beni sürüklemiş götürüyordu. 
Cinleri öğrenmem lazımdı. Bazıları bunların insanlara görünebileceğini söylüyorlardı. Bir hayli de cinler üzerine kitap vardı. Bulduğum bütün cin kitaplarını aldım. Yaz günü oruçtan çıkmış birinin su içmesi gibi, kitaplardaki bilgileri adeta bir yudumda içtim. Havas kitaplarına kadar vardırdım işi… Türkçeye çevrilmiş ne kadar kitap varsa okudum. İnadım inat! Cinleri görecektim…  Fakat olmadı, bir türlü göremedim. Ne edeyim ne yapayım derken, aklıma cinci hocalara gitmek geldi. Bu kadar cinci hoca yalan söylüyor olamazdı. Hani derler ya, bu kadar sinek dolaşıyorsa bir yerde, vardır orada bir şeyler elbette. 
Cinci hocalara gittim, hatta bazılarına para bile verdim. Tek şey istiyordum: Bir cin görmek… Olmadı vessalam… Bu neymiş arkadaş? Cin görmek bu kadar mı zormuş?! En son bir cinci hoca söylediler, ona da gittim. Adamın kapısında kuyruk… Sen de yüz kişi, ben deyim yüz elli… Girdim kuyruğa son bir umut… Sıradayken öğrendim, adam bayağı yüklü bir görüşme ücreti alıyormuş… Eee.. olursan medyatik, kapında herkes olur paramatik… 
Neyse, yaklaştı sıra. Baktım adam üçer üçer alıyor… Buna sevindim… Görürsen, yanımda şahitler de olacaktı. Serde öğrencilik var, para pul hak getire… Ne kadar param varsa hepsini verdim. Artık eve yaya dönecektim. Sanmayın ki zoruma gitti… Billahi gönül hoşluğu ile verdim. Cin görecektim ya… Gerisi teferruat… 
Ben üç kişilik grubun üçüncüydüm. Yanımda girenler adeta titriyorlardı. Dışardayken böyle değildi bu adamlar… Ne oldu bunlara… Ben de mi bir gariplik var… Yaşı altmışa dayanmış olana sordu:
-Senin derdin nedir kardeş dedi, cinci.
-Sorma hocam, emekli olalı beri, bana bir haller oldu. Eskiden yastığa daha yaklaşırken uyurdum. Sabahleyin hanım çekiştirerek kaldırdı beni, işi gitmem için. Şimdi uykularım kaçtı. Sabah kahveye gidiyorum, arkadaşlarla kağıt oynayıp, sohbet ediyoruz. Cinden, şeytandan bahseder oldular son zamanlarda… Önce rüyalarıma girdi bu cinler… Şimdi uyanıkken de görüyorum hocam. Ben cinler hakkında evde konuştukça hamına da bir haller oldu. Anlayacağın evde tat, düzen kalmadı. 
-Evladım sizin eve cinler musallat olmuş. Önce senin içine girmişler, seninle birlikte eve girmişler, oradan da karının içine… Önce seni temizlememiz lazım, sonra karının içinden çıkartmak gerek, sonra da evin içini cinlerden bir güzel arındırmak şart… 
-Aman hocam ne gerekiyorsa yapın… Kulun kölen olayım!
-Gözünü kapa ne diyorsam bir iyi dinle. Sakın başka şey düşünme! Siz de kapayın, sonra ondan çıkanlar, size girerler…  
Gözümü kapadım ama içimdeki merak bir gözümün ucuyla takip etmem için içimi dürtüyordu. Bir şişe istedi yardımcısından. Bir şeyler okudu. Ne anlama geldiğini bilmediğim bir şeyler. Bazıları biraz ayete benziyordu ama adam Kur’ân eğitimi almadığından olsa gerek, kelimelerin kaşını, gözünü kırarak, yararak okuyordu. Köy mektebinde bundan daha iyi Kur’ân öğrenmiştim ben. Zaten başka bildiğim de yoktu. Adamın okuması bir soru işareti olup adeta zihnime saplandı. Birden pattadak:
-Aha çıkarttım dedi. 
Neyi çıkarttı, nasıl çıkarttı? Merakım iyice artmıştı. Gözümü açtım. Zira görme merakı bütün benliğimi kaplamıştı. Bu sefer oldu dedim. Hâlbuki göz ucuyla bakarken hiçbir şey görmemiştim. Olsun, belki iki gözümle görebilirim diye kendimi teselli ettim.
-Hemen gözünüzü açmayın dedi. Daha tam bağlamadım, kaçıracaksınız. 
Kapattım gözlerimi, gömüldüm karanlıklara, neler görmedim ki o an… Tamam bu iş oldu dedim. 
-Açabilirsiniz dedi.
Açtık. Hepimizin gözü şişedeydi. Şişenin en dibine bakıyorduk.
-Aha dedi işte şişenin içinde, bağladım onları… İyi bakın, sakın içinizde zerre miktarı şüphe olmasın! Yoksa göremezsiniz, münkir duruma düşersiniz.
Eyvah içimde hiç şüphe yoktu. Fakat şimdi bir sürü şüphe kapladı içimi. İçim içimi kemiriyor. Tam oldu, derken bu da mı boş çıkacaktı? Gerçekten şişede cin yoktu. Ateşte hafif ısıtılmış içi buhar kaplı bir şişe… Böyle cin mi olur canım?   Ama benim dışımdaki iki kişi gerçekten cinleri gördüklerini söylüyorlardı. Adam, cincinin eline kapandı, ayağını öptü… Öyle bir havaya girmişti ki, neresini bulsa öperdi o an… 
-Hocam ben cin göremiyorum dedim.
-Münkiiir… diye bağırdı. İçinde kırk şüpheyle nasıl cin göreceksin?
İçimden eyvah, dedim. Olduk mu şimdi münkir!
-Ama hocam görünmüyor, orada cin min yok. Demez olaydım. Cin görmemiştim, ama adamın gözlerini gördüm. Yanındaki kızgın demir maşaya elini götürdüğünü gördüm. 
-Gördüm vallahi, ahan da gördüm cini, diye var gücümle haykırdım.
Yapacak başka bir şeyim yoktu. Yanımdaki adamlar beni parçalayacaklar gibi bakıyorlardı. Yardımcısı üzerime yürümüştü. Cini görmemiştim, ama cin şeytanlarından daha fenasına çatmıştım. Cini görmeye ne gerek, bu tipleri gördükten sonra! 
-Hah, demek ki, inanman için biraz şok uygulamak gerekiyormuş, dedi. İnandın mı şimdi çömez münkir!
-İnandım inandım hocam, sonuna kadar inandım. Ne derseniz o! Yalnız müsaade ederseniz ben çıkayım. 
Kendimi nasıl dışarı attığımı bilmiyorum. Kaçtım can havliyle... Allah’a şükür kurtuldum, ama bu cinleri görme fikri hala zihnimin bir köşesine saplanmış duruyordu.
Derdimi, sonunda dinî malumatının iyi olduğunu düşündüğüm bir arkadaşıma açtım. 
-Vallahi ben senin derdine çare olamam. Bir zamanlar dizinin dibinde bir şeyler öğrendiğim bir hocam var. Gel birlikte ona gidelim. Yıllar oldu ki, ben de görmedim onu… Bu vesileyle ben de bir görmüş olurum, elini öperim. Üzerimde emeği büyüktür. Gerçi o öğrencilerinin öyle etrafında pervane olmasını istemez. Sıkılır, bir bahane bulur uzaklaştırır. Herkes okusun, bir şeyler öğrensin sonra kendi işini ve kendi yolunu seçsin düşüncesindedir. Etrafında kalma heveslisi gençleri de işlerine ve eğitimlerine gitmeye teşvik eder. Ben de bu yüzden yıllar var ki uğramadım yanına…
Vardık, arkadaşımla birlikte, bir caminin köşesinde aksakallı, ak saçlı, kendi halinde görünen bir zatın yanına… Bizim köyde böylelerine pirifâni derlerdi. Ne demekse?
 Oturduk. Anlattım başımdan geçenleri özetleyerek. 
-Vah evladım dedi. Allah senin yüzüne bakmış da, o cincilerin tuzağından çabuk kurtulmuşsun… Bunda aklını kullanmış olmanın ve iradeni sağlam tutmanın payı büyük. Allah da zaten aklını kullanmasını ve iradesini düzgün işletmesini istiyor insandan. Yazık o insanlara kendi paralarıyla akıllarını kiraya veriyorlar, iradelerini teslim ediyorlar o sahtekârlara… 
-Evladım! Bir kere cin diye bir varlık var… Bunda kimsenin şüphesi olamaz. Çünkü Yüce Allah Kur’ân’da, Rahmet Elçisi de Sünnet-i Seniyyesinde bunların varlığını bize bildirmiş. Ancak görünmeyeceğini de söylemişler… İnsanların aklına şaşıyorum. Allah görünmez diyor, bunlar ille de göreceğiz deyip tutturuyorlar… Görünce ne olacaksa?!
-Ama hocam! Hz. Süleyman görmüş, hatta işinde çalıştırmış, Kur’ân’da da geçiyor…
-Evladım, Ulu Nebinin bir işaretiyle ay ikiye bölündü. Bu onun yaptığı bir şey değildi. Yüce Allah’ın Kutlu Nebi’sini tasdik etmek ve desteklemek için böyle bir mucize yaratmasıydı. Şimdi bir insan çıkıp ben de bir işaretle ayın ikiye bölünmesini sağlarım diyebilir mi? 
-Bu iş, Hz. Peygamber’e has bir mucize hocam kim böyle bir şey diyebilir?
-Peki bu olmuyor da, Süleyman Peygamberin bir mucizesi olan cinleri görmesi ve onları çalıştırmasını nasıl başkaları gerçekleştirecek? Kaldı ki, selam üzerine olsun, Yüce Nebimiz Muhammed’in dahi cinleri gördüğü sahabeden beri ihtilaflıdır. Nitekim amcasının oğlu ve sahabenin müçtehitlerinden olan Abdullah b. Abbas “Yüce Nebi ne cinleri görmüş ne de onlarla yüz yüze görüşmüştür” demiştir. Ancak yine sahabenin müçtehitlerinden Abdullah b. Mesud,  Yüce Nebi’nin etrafına daire çizerek kendisini bir yerde bıraktığını ve bu dairesinin dışına çıkmaması hususunda sıkı tembihte bulunduğunu, ardından da cinlerle görüştüğünü, fakat kendisinin onları görmediğini nakleder. Bu ikinci bilgiyi esas alsak bile, Yüce Nebi kendisi dışında sahabeden hiç kimsenin cinleri görmesine müsaade etmemiştir. Bunu kendiliğinden yapması söz konusu değildir. Böyle yapması Allah’ın emri olsa gerektir. Çünkü O, bir peygamberdir. Bu gün cinleri gördüğünü iddia edenler, sahabeden daha öte kimseler midir?! Şu da bir gerçek ki, Yüce Rabbimiz Kur’ân’da “Şeytan ve yandaşları onları göremeyeceğiniz yerden sizleri görürler” (A’raf 27) diye bize bildirmiş. Büyük İmam Matüridî bu ayeti “biz onları göremeyiz ama onlar bizi görmektedirler” şeklinde yorumlamıştır.
-İyi de hocam, Cin Suresi var. Onu nasıl açıklayacağız?
-Evladım! Ahkaf ve Cin Sûrelerinde geçtiği gibi, Peygamberimiz Taif yolculuğu dönüşünde Batnu Nahle veya Hacûn denilen yerde dinlenmiş ve orada sabah namazı kılmış. O sırada Yüce Allah’ın yönlendirdiği bir grup cin gelip okuduğu Kur’ân’ı dinlemişler. Gelen bilgilere göre Hz. Peygamber bu esnada ne cinleri görmüş ne de onlarla görüşmüş. Zaten ayetler de bu olaydan sonra nazil olmuş. Kutlu Nebi ayetlerin nazil olması ile bu olaydan haberdar olmuş.
-Muhterem hocam, var olan bir varlığı neden göremiyoruz?
-Evladım, sadece göremediğimiz cinler midir?
-Hayır hocam, göremediğimiz bir çok varlık var. En başta Yüce Allah’ı göremiyoruz.
-Bilmelisin ki, Yüce Allah, bazı varlıkları görmemizi dilerken diğer bazılarını görmemizi dilememiş. Bizi, onları görmekle de yükümlü kılmamış. Bir ayet veya hadîs var mı cinleri görmeniz gerekir diye? Bizim cinleri görmek gibi bir yükümlülüğümüz veya sorumluluğumuz yok. 
-Peki de hocam niçin yaratıldı bu cinler o zaman?
-Yüce Allah Kur’ân’da “Ben cinleri ve insanları sadece bana kulluk etsinler diye yarattım” (Zariyat 56) buyuruyor. Bunun dışında mutlaka birçok hikmeti vardır. Çünkü Rabbimiz hikmetsiz bir şey yaratmaz. Ama bizim bilgimiz bu kadar. Yine Allah “bilgin olmayan veya bilgi verilmemiş olan bir hususun peşine düşme, çünkü kulak, göz ve gönül bunların hepsi ondan sorumludur.” (İsra 36) buyuruyor. Öyleyse görüleceğine dair bilgi verilmeyen, duyularımızla ve aklımızla kavrayamayacağımız bu gibi hususların peşine düşmemiz bize bir şey kazandırmaz.
-İyi de hocam keramet diye bir gerçeklik var. Keramet yoluyla görünmezler mi?
-Evladım, büyüklerimiz keramet haktır demişler. Biz dahi bunu hak kabul ederiz. Ancak neyin keramet olduğunu, neyin olmadığını tam kavrayacak durumda değiliz. O yüzden yine büyüklerimiz keşif, ilham, rüya ve kerametle amel olunmaz ve bunların üzerine hüküm bina edilmez buyurmuşlardır. Çünkü bunlar sübjektif veriler ve delillerdir.  
-Hocam kafam biraz netleşti. Doğrusu yaşadığım onca tecrübe de sizin söylediklerinizi destekliyor. Allah sizden razı olsun. Demek ki benim rüyada cinleri görmem, anlatılanlardan etkilenmemden başka bir şey değil. Zaten cinleri rüyada hep anlatılan şekillerde görmemden şüphelenmiştim. Nitekim anlatılan cin şekilleri, organlarının yerleri değiştirilmiş insandan başka bir şey değildi. İnsanlar sanki bazı organlarının yerlerini ve pozisyonlarını değiştirerek kendine benzer bir varlık hayal ediyor ve bunların gerçek cinler olduğunu iddia ediyor. Peki, acaba Hz. Süleyman’ın çalıştırdığı cinler bu anlatılanlar gibi miydi? 
-Bilemeyiz evladım Hz. Süleyman’ın emrine verilen cinlerin şekillerine dair bir bilgimiz yok. Büyük İmam Matüridî der ki: “Kur’ân’daki kıssaları okurken çok dikkatli olmak gerek. Kur’ân’da geçtiği gibi kabul etmek gerek. Kıssalarda anlatılanlara bir takım ekleme veya eksiltmede bulunmak kişiyi aslı olmayan bir şeyi söylemeye götürebilir.” Hâsılı cinler vardır, ama şekilleri hakkında bilgimiz çok fazla değildir. Bildiğim kadarıyla cinlerin şekilleri hakkında güvenilir kaynaklardan da bir bilgi gelmiş değildir.
-Muhterem Hocam! Verin elinizi öpeyim Allah aşkına!
-Estağfirullah evladım. Biz el öptürmek için burada değiliz. Bugün sizlerle güzel bir bilgi alış-verişinde bulunduk. Ben de sizin tecrübenizden istifade ettim. Allah sizden de razı olsun. Yolunuz düşerse beklerim. Burada buluşamazsak, inşallah Rabbim nasip ederse, o Kutlu Nebi’nin sancağı altında buluşuruz. Allah yolunuzu açık etsin, her iki dünyada yar ve yardımcınız olsun!
12 Aralık 2018/5 Rebiul’ahir 1440
Lefkoşa/Kıbrıs

3 yorum:

  1. Tek kelimeyle mükemmel , çok güzel şeyler istifade ettim , Allah razı olsun . Kaleminize sağlık...

    YanıtlaSil
  2. Sayın hocam Allah razı olsun.... Çok istifade ettik gerçekten güzel kaleme almışsınız Allah razı olsun.... roman tadında bir solukta okuduk.

    YanıtlaSil
  3. Değerli hocam konuyu olay örgüsü içerisinde ele almanız bizler için daha etkili olmasına vesile oldu . Allah sizden razı olsun.

    YanıtlaSil

Yazarlar

Beyan Yayınları

DEL PIERRO

DEL PIERRO
PIERRE MARTIN