6 Haziran 2018 Çarşamba

Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma Yazdı: Deri Çantanın Serencamı


Prof. Dr. İhsan Süreyya SIRMA 
Yusuf Emmi’nin yirmi tane güzel keçisi vardı. Dünyanın değişik yerlerinden temin ettiği keçilerine, çocukları gibi bakar, dünyadan bir beklentisi olmadığı için de, otların en nadidelerini satın alıp onlara yedirirdi. İnanamayacaksınız amma, tıpkı insanlar gibi o keçilerini ayda bir dereye götürür banyolarını yaptırırdı. Üşenmeden her birini ayrı ayrı yıkar ve onlar başlarını sağa sola sallayarak kurumaya çalışınca da bundan büyük bir haz duyardı. Yusuf Emmi keçilerini öylesine severdi ki, kazara birisi “keçi gibi inatçı” tabirini kullansa, onlara çok sert bir şekilde çıkışarak, “kendi kabahatlerinizi, neden benim keçilerimde bulmaya çalışırsınız ki?” der, “belki keçilerin ve diğer bütün hayvanların ahlâklarını siz bozuyorsunuz!” şeklinde garip açıklamalar da yapardı. Fakat herkes onun, keçileri üzerinde ne kadar titrediğini bildiği için, kimse alınmaz, onun gibi kendi koyunlarına bakmadıkları için üzülür, ama Yusuf Emmi haklı çıkmasın diye, üzüntülerini göstermezlerdi.

Ne varki Allah’ın her bir yaratığı için koyduğu kurallar, kanunlar vardı. İnsanlar kulluk, hayvanlar da bu kulluğa yardımcı olarak yaratılmışlardı. Yusuf Emminin keçileri de bu konuda bir istisna değildi tabi. Günü gelecek; onlar da kesilecek, etlerinden, derilerinden, kıllarından insanlar istifade edeceklerdi. Ve bu şekilde onlardan yararlanan insanlar, Allah’ın kendileri için yarattığı bu nimetlerin hesaplarını vereceklerdi bir gün.
Nihâyet o gün geldi ve Yusuf Emmi, kesilmek üzere yirmi keçisini kombinaya verdi.
Keçiler kesildi; etleri kasaplara, derileri tabakhanelere, kılları da dokuma tezgâhlarına gönderildi. Etleri kimler yedi, kılları hangi beyefendinin ya da hanımefendinin sırtına giydiği bir aba oldu bilmiyoruz.
Gelgelelim derilere:
Yusuf Emmi’nin yirmi keçisinin derileri tabaklandıktan sonra, bir çanta firmasına satıldı ve fazla bir zaman geçmeden, her birisi, tezgâhlardan bir çanta olarak çıktı. Çantalar o kadar güzeldi ki, hemen satılıverdiler. Her biri ayrı ayrı insanlar tarafından satın alınan çantalar, yeni sahiplerinin mesleklerine göre çok değişik alanlarda kullanıldılar.
Böylece seneler geçti…
Bir gün,  şehrin çöplüğünün yanından geçen meraklı bir adam, çöplükten bazı seslerin geldiğini duydu. Kulaklarına inanamamıştı. Çöpler de konuşur muymuş? Adam çöplükten gelen sesleri dinlemeden önce kendisini yokladı. Bir anormallik yoktu kulaklarında ve de aklında. Sesler hâlâ geliyordu. Merakından yoluna devam edemedi ve oracığa oturup, çöplüğün kokusu kendisini rahatsız etmemesi için burun deliklerini kapattı ve gelen sesleri dinlemeye başladı. Konuşanlar, envaiçeşit çöpler arasına sıkışmış deri parçalarıydı.
Bir deri parçası şöyle sesleniyordu diğer deri parçalarına:
-Bizleri çanta yapıp her birimizi ayrı bir kimseye sattılar ya; beni çok zengin bir adam almıştı. Her gün içime bir sürü para, çek, senet koyar, banka banka, holding holding, esnaf esnaf dolaştırırdı. İçim para dolu olduğu zamanlar itina ile beni taşır, bana bir zarar gelmemesi için elinden geleni yapardı. Kilidim iyice kapalı mı değil mi diye defaatla kontrol eder, öylece üzerime titrerdi. Fakat işi bitip içimdeki paralar boşaldı mı, sanki ben çantası değilmişim gibi, arabasının bagajına atar, bazen da üzerime fena hâlde kokan soğanları ve başka şeyleri atardı. Bana bu şekilde ikiyüzlü davranan sahibim, yanından bir fakir geçip, Allah rızası için biraz para istedi mi, “git Allah versin!” diye onu kovar, çoğu kez de azarlardı. Bir tek gün bir fakire yardımda bulunduğuna şahit olmadım vesselam. Üstelik, “yahu bu fakirler ne zaman doyacak?” diye söylenip dururdu sinirli sinirli. Ve nihâyet, içimin Dolar ve Euro’larla dolu olduğu bir gün, sahibim mağazasındaki masasında koltuğuna yaslanmış piposunu tüttürürken, içeriye, siyah elbiseler giymiş olan bir adam girip, doğruca sahibimin karşısında durdu ve tabancasını çıkararak, hemen yanında bulunan çantasını, yâni beni vermesini istedi. O gün, her zamankinden farklı olarak beni öyle doldurmuştu ki, kapağımı zor kapatmıştı. Konuşulanlardan öyle anlıyordum ki sahibim yeni bir iş çevirmek için bankadaki bütün parasını çekmişti… Sahibim, içimde bulunan paralarını çok seviyordu. Seviyordu amma, onlara değişemiyordu canını… O herkese bağırıp çağıran, azarlayan zalim sahibim korkusundan sapsarı kesilmiş,  zavallılaşıvermişti bir anda. Ya parasından, ya da canından olacaktı. Titreye titreye beni alıp, tabancalı adama uzattı. Tabancalı adam da beni alıp mağazadan uzaklaştı. Sonra da karanlık bir yere götürdü; içimi iyice boşalttıktan sonra, orada bulunan çöp bidonuna attı; ertesi gün de, beni diğer çöpler arasında fark edemeyen Belediye çalışanları, çöp arabası içerisinde beni ezerek işte bu çöplüğe attılar…
Birinci deri parçası susunca, ikinci deri parçası konuşmaya başladı:
-   Aman kardeşim benim hâlimi sormayın! O malum günde, beni de resmi bir kurum satın alıp, “müfettiş” denen birine teslim etti.
Üçüncü deri parçası şu şekilde anlatıyordu başından geçenleri:
- Hepiniz gibi beni de birileri satın aldı. Ama benim, sizin gibi bir tek sahibim olmadı ki! Her gün yeni bir sahibim oluyor; birini tanımadan ötekinin eline geçiyordum. Öylesine el değiştirdim ki, bu kadar kişi içerisinde esas sahibim kimdi, bir türlü anlayamadım. Bazen içime küçücük bir beyaz poşet konuyor, fevkâlâde gizlilikler içerisinde bir yerlere götürülüp veriliyordu. Yâni o küçücük poşet neden o kadar önemliydi bilmiyorum amma, onlarca kişinin elinden geçtikten sonra nihâyet birinin elinde kalıyordu. Bazen de bu poşet, ya da poşetler kahverengine çalan renklerde oluyordu. Fakat rengi ne olursa olsun, bu poşetler içimde olunca, beni tuhaf tuhaf insanlar taşıyordu. Çoğu silâhlıydı taşıyıcılarımın… Zavallı Yusuf Emmi’nin keçilerinden birinin deri parçası olan ben, benim vasıtamla neler yapıldığını nereden bilebilirdim ki! İnsanlar için faydalı mıydım, zararlı mıydım, bilmiyorum. Fakat beni taşıyanların kendi aralarında konuşurlarken, içimde taşıdıklarını, “toz”, ya da “beyaz” diye tanımladıklarına şahit oluyordum. Bir gün çok ilginç bir olayla karşılaştım. İçime çok küçük bir poşet konmuştu. Beni taşıyanlar birçok el değiştirdikten sonra, “Dayı” diye çağırdıkları adama verdiler. “Dayı”, etrafına bir göz attıktan sonra, içimdeki küçük poşeti aldı ve neredeyse kasasındaki bütün paraları benim içime koyup kapattı; ardından da beni getirmiş olan “postacı”ya (bazen bu postacıya “kurye” de diyorlardı) geri verdi. Postacı, ya da diğer adıyla kurye çıkacakken, Dayı onu çağırıp, paranın çantaya, yâni benim içime sığmadığını, geri kalanını da başka şekilde göndereceğini söyledi. Ne olup bittiğini anlamayan ben ise, şaşırıp kalıyordum bu dönen dolaplara. İşler böyle sürüp giderken, yâni içime koydukları poşetlerde taşıdıkları “mal”ı bir yerlere götürürlerken, müthiş bir arbede yaşandı. Ne olduğunu anlayamıyordum. Hatırladığım tek şey, beni taşıyan kuryenin can havliyle sokak aralarına dalıp kaçtığıydı. Neden ve kimden kaçıyordu, bilmiyordum. Daha doğrusu bilemezdim. Çünkü kurye denen bu çocuklar öylesine sık değişiyorlardı ki, birinin adını öğrenemeden başka yerlere postalanıyorlardı… Sonra beni kaçıran çocuk tam sokağın köşesinden dönecekken, bir düdük sesi geldi. Meğer bizim kuryeyi kovalayanlar, kendilerine “polis” denen insanlarmış ve benim içimde oradan oraya götürülüp satılan poşetlerin içerisindeki maddenin alım-satımı da yasakmış! Çünkü bu madde, yâni “beyaz”, “mal”, “toz” diye tanımlanan şey, insanlara çok zararlıymış. Oysaki sahibimiz Yusuf Emmi, bizi insanlara yararlı olalım diye besliyordu… O “Polis” denen insanların tabiriyle “eroin”, ya da “esrar” denen maddeyi taşıyalım diye değil! Bu insan denen varlıklar ne kadar da vahşilermiş!!!
Çöplükteki sesleri dinleyen adam, çöpün kokusuna daha fazla dayanamadı ve bütün deri parçalarının serüvenlerini öğrenemeden oradan uzaklaştı…
Kim bilir taşınmaları hiç de hoş olmayan anahtarlarımızı barındıran küçük deri çantacıkları bizim için neler konuşuyorlar neler!







0 yorum:

Yorum Gönder

Beyan Yayınları

DEL PIERRO

DEL PIERRO
PIERRE MARTIN