29 Mayıs 2018 Salı

H.z. Ömer’in Atadığı Şura ve H.z. Osman’ın Hilafete Gelişi

H.z. Ömer’in Atadığı Şura ve H.z. Osman’ın Hilafete Gelişi
Edip AKYOL / Doktora

GİRİŞ

Hz. Ebû Bekir’in Hilafete Gelişi
Resûlullah’ın (s) vefatıyla birlikte İslam tarihinde yeni bir dönem başlamış ve Müslümanlar ilk sınavlarını siyasi alanda vermişlerdir. Gerek dini gerekse idari yönetimi elinde bulunduran Resûlullah’ın (s) vefatından sonra Müslümanlar lidersiz kalmıştı. Hz. Peygamber’den(s) sonra mutlaka bir liderin olması gerektiğinin bilincinde olan Müslümanların bu konudaki ilk hamlesi Ensar’dan geldi. 


Resûlullah (s) vefat edince Ensar, Saide oğulları gölgeliğinde (Sakifetü Benî Sâide) toplandı. Ensarın Sakıfetü Benî Sâide’de toplanarak halife seçimi konusunu görüştüğünü öğrenen Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Ebû Ubeyde b. Cerrâh ile birlikte hemen oraya gittiler. Saide oğulları gölgeliğinde toplanan Ensar ile karşılıklı olarak faziletlerin anlatıldığı, delillere dayalı uzun bir tartışmadan sonra, Evs ve Hazrec arasında eskiden gelen bir rekabetin varlığı ve Kureyş’in eskiden gelen liderlik vasıfları ve siyasi başarıları sayesinde sahip olduğu imaj ve gücün etkisiyle Hz. Ebubekir Ensar’ı ikna etmeyi başarmış ve halife seçilmiştir.[1]

Böylece Kureyşliler, Hz. Peygamber (s)’in Kureyş kabilesinden olmasının önemini erken dönemde fark ederek siyasi liderliği ellerinde tuttular ve İslam tarihinin önemli bir dönemine damgalarını vurdular.  Elde ettikleri liderliği/Hilâfeti sergiledikleri başarılı yönetim sayesinde devam ettirdiler.[2]

Hz. Ömer’in Hilafete Gelişi

Ardından da Hz. Ebubekir halkın huzuruna çıktı ve şunları söyledi: “Size halife olarak göstereceğim kişiye razı olur musunuz? Allah’a and olsun ki, bütün gücümle düşünüp taşındım. Bir yakınımı da atamadım. Size, Ömer b. Hattab’ı halife olarak uygun buldum. Onu dinleyin ve itaat edin.” Orada bulunanların hepsi, “duyduk ve itaat ettik” dediler.[4]Hz. Ebû Bekir’in vefat ettiği gün (22 Cemâziyelâhir 13 / 23 Ağustos 634) Hz. Ömer, Mescid-i Nebevî’de biat alarak halife oldu.

Tarihçiler, Müslümanlığın ortaya çıkmasıyla başlayan sürecin dünyanın en önemli olayı ve bu tarih diliminin dünya tarihinde en fazla etki bırakan dönem olduğu konusunda görüş bildirmiş, İslam Tarihi ve Coğrafyasının Hz. Peygamber’den (s) sonra en fazla etki bırakan ve kendisinden bahsedilen kimsenin Hz. Ömer olduğu konusunda hemfikirdirler.  Çünkü Hz. Ömer hem kurumsal hem de toplumsal ve bireysel olarak ortaya koyduğu uygulamalar ve davranışlarıyla döneme damgasını vurmuştur.[5]

Bundan dolayıdır ki, Wellhausen “Arap Devleti ve Sukutu” adlı eserinde;
Hz. Ömer’i Müslümanların manevi reisi ve “Peygambersiz Teokrasinin ikinci, kurucusu addedilebilecek bir adam” olarak Peygamber (s) sonrası dönemde Hz. Ömer’i en baskın ve etkin kişi olarak göstermektedir.[6]









I.   BÖLÜM

H.Z. ÖMER’İN ATADIĞI ŞURA

Hz. Ömer’in atadığı Şûra hakkındaki değerlendirmelere geçmeden önce, konunun daha iyi anlaşılması açısından, İslam yönetiminin temellerinden biri olarak kabul edilen şûra/danışma ile Devlet başkanını seçmek ve gerektiğinde azletmekle yetkili olan heyet anlamında bir İslâm hukuku terimi olarak kullanılan Ehlü’l-hal ve’l-akd (seçim ehli) hakkında kısa bir bilgi vermenin yerinde olacağı kanaatindeyiz.

ŞÛRÂ
İslam yönetiminin adaletten sonraki ikinci temel direği şûra/danışmadır. İslam’ın önerdiği ve onayladığı yönetim örgüsünün yapısı, şûraya dayalı bir düzenlemeye oturmaktadır.[7]
Sözlükte “danışma, görüş alışverişinde bulunma, danışan kimseye fikrini söyleyip onu yönlendirme” anlamındaki Şûrâ, fıkıh doktrininde terim tanımı yapılmamış olmakla birlikte İslâmî literatürde yöneticilerin ve özellikle devlet başkanının görev alanlarına giren işler hakkında ilgililere danışıp onların eğilimlerini göz önünde bulundurmasını ifade eder.[8]
İslâm öncesi dönemde Araplar da gerek kurdukları krallıkların gerekse şehir devletlerinin ve aşiretlerin yönetiminde şûra yöntemine başvurmuştur. Kur’an, Sebe Kraliçesi Belkıs’ın devlet yönetimine ilişkin işlerde kavminin önde gelenleriyle istişare ettiğine tanıklık etmektedir.[9]Araplar ’da kabile reisi, kabileyi ilgilendiren meselelerde aşiret şeyhleriyle kabile meclisine danışıp karar vermekle yükümlüydü. Aşiret yapısına bağlı eski Arap toplumunda şûra üyeleri önde gelen ailelerin temsilcileri konumundaydı. Bunların en tipik örneği Mekke şehir devletidir. Mekke’nin siyasî ve idarî işleri Kusay b. Kilâb tarafından inşa edilen Dârünnedve’den yürütülüyordu. Bir nevi asiller meclisi olan bu kurula Kusayoğulları’ndan başka genellikle Kureyş boylarının kırk yaşını aşmış başkanları katılırdı.[10]

Kur’an-ı Kerim’de Şûra;Yüce Allah, iki ayette “Şûra”yı ümmete vacip kılmış; bu ayetlerde Şûra ile uygulama yapmanın vacip olduğunu açıkça belirtmiştir. Allah Rasûlü’ne emir olarak gelen ilk ayetteki açıklık, elbette, aynı tutumun müminler açısından da öncelikle vacip olduğunu gösteren niteliktedir. İkinci ayette ise müminlerin niteliklerinden biri olarak işlerdeki tutum dile getirilmekte, karşılıklı görüş alış-verişinde bulunmaları, anlaşma içinde olmaları ve yönetim işlerini aralarında danışarak yürütmeleri vurgulanmaktadır.[11]Söz konusu ayetler şunlardır:
“Allah’ın rahmetinden dolayı sen onlara yumuşak davrandın. Eğer, kaba ve katı kalpli olsaydın kuşkusuz çevrenden dağılıp giderlerdi. Onları bağışla, onlar için mağfiret dile ve yönetim işini onlara danışarak yürüt.”[12]
 “Size verilen herhangi bir şey, yalnızca dünya hayatının geçimliğidir. Allah katında olan şey, inanıp Rablerine güvenen, büyük günahlardan ve hayâsızlıktan çekinen, kızgınlıklarında bile bağışlayan, Rablerinin çağrısına karşılık veren, namaz kılan kimseler için daha iyi ve daha süreklidir. Onlarınişleri, aralarında danışma iledir. Kendilerine verdiğimiz azıktan harcarlar.”[13]
Öte yandan birçok âyette şûra kelimesi kullanılmadan danışmanın önemine dikkat çekilmektedir. Meselâ Hz. Mûsâ’nın, peygamber olarak görevlendirildiğinde kardeşi Hârûn’un kendisine yardımcı yapılması ve işine ortak edilmesi yönündeki duası[14], klasik literatürde devlet başkanının kendisiyle istişare edeceği “tefvîz veziri” tayininin meşruiyetini açıklama bağlamında değerlendirilmiştir.[15]
 Bir diğer âyette ise Hz. Süleyman’ın kendisine itaat etmelerini isteyen mektubunu aldığında Sebe Kraliçesi Belkıs’ın halkın temsilcisi konumundaki kişilerden nasıl davranması gerektiği hususunda görüşlerinin sorulduğu bildirilmekte ve onların görüşlerini almadan hiçbir önemli meseleyi karara bağlamadığı yolundaki sözü nakledilmektedir.[16]Bu olay, tarihsel süreç dikkate alındığında iktidarın kullanımına toplumun temsilcilerinin katılması hususunda önemli bir aşamaya işaret etmektedir.

Hadislerde Şûra; “Kişisel ve toplumsal düzeyde her iş bakımından doğru karar almanın gerekli bir yöntemi” diye tanımlanmıştır.[17]
Kur’an-ı Kerim’deki şûra ile ilgili ayetler, hadis-i şeriflerde de vurgulanmış; şûra ilkesine uymayı özendiren ve şûranın erdemlerini anlatan birçok hadisler gelmiştir. Hz. Peygamber (s) Müslümanlara şûrayı emrettiği gibi kendisinin de genel ya da özel işlerde ashabı ile görüş alışverişinde bulunduğu bilinmektedir. Allah Resulü şöyle buyuruyor: “İşlerinizde danışmayla yardımlaşın.”, “Hiçbir zorba kendi düşüncesiyle yetinemez ve danışan hiçbir kimse helak olmaz.”, “Danışmayı sürdüren hiçbir ümmet yoktur ki, işlerin en doğrusuna yol bulmuş olmasın.”[18]

İslâm tarihi boyunca Müslümanlar tarafından kurulan devletlerde hükümdara danışmanlık yapan çeşitli kurul ve kurumlar oluşturularak meşveret usulü işletilmeye çalışılmakla birlikte şûra genellikle yönetim merkezlerinde bulunan kimselerin katılımıyla sınırlı kalmıştır. Bilhassa Emevîler’le başlayan süreçte şûranın toplumun önde gelenleri (kabile reisleri, eşraf, âyan), yöneticiler ve ordu kumandanları ile ilim adamlarından meydana gelen üç sınıfın temsilcileriyle, birlikte ya da ayrı, genel ya da özel biçimde gerçekleştirilmiştir.[19]

Hangi çağda olursa olsun, İslam bilginlerinin tümü yönetim velayetine ilişkin olarak yazdıkları tüm kitaplarında “Şûra”ya değinmiş, “Şûra”nın erdemlerini ve vacipliğini vurgulamışlardır. Şûra’yı İslam yönetiminin temellerinden biri olarak anmışlardır.

EHLÜ’L-HAL VE’L-AKD   
Devlet başkanını seçmek ve gerektiğinde azletmekle yetkili olan heyet anlamında bir İslâm hukuku terimi olarak kullanılmakla birlikte Ehlü’l-hal ve’l-Akd teriminin ne zaman ortaya çıktığı kesin olarak bilinmemektedir. Hulefâ-i Râşidîn döneminden itibaren “Ehlü’ş-şûrâ, Ulü’l-emr, Ehlü’l-ilm”, daha sonraki devirlerde de “Ehlü’l-ictihâd” gibi birbirine yakın anlamlar taşıyan tabirlerin devlet yönetimiyle ilgili birer kavram olarak kullanılmaya başlandığı, Ehlü’l-ictihâd ve Ehlü’l-hal ve’l-akd terkiplerinin ise Şîa ile Ehl-i sünnet arasında imamet, halifenin iş başına getiriliş usulü ve meşruiyeti konularının tartışılmasıyla birlikte literatüre girdiği ve bu kavramın V. (XI.) yüzyıldan itibaren hem kelâm hem de “el-ahkâmü’s-sultâniyye” türünde fıkıh kitaplarında görülmektedir.[20]
Sünnî İslâm âlimleri arasında halifeyi belirleyen birinci yolun seçim olduğu konusunda hemen hemen görüş birliği vardır. Mu‘tezilî ve Hâricî âlimleri yanında seçimin Ehl-i beyt arasında yapılması şartıyla Zeydîler de aynı görüşü paylaşmaktadırlar. Ancak halifeyi tayin edecek kimselerin sayısı konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Halifenin bütün ümmetin icmâı ile seçilebileceğini söyleyenler bulunduğu gibi üç, beş, kırk vb. sınırlı sayıda kişi tarafından seçilmesinin mümkün olduğunu söyleyenler de vardır. İslâm âlimlerinin büyük çoğunluğu ise halifenin ‘ehlü’l-hal ve’l-akd’in biatı ile seçilebileceği kanaatindedir.[21]
Ehlü’l-hal ve’l-akd grubuna giren kimselerde ne gibi özelliklerin aranacağı ve sayısı konusunda geniş tartışmalar yapılmıştır.[22]Gerek sayısı gerekse nitelikleri konusunda İslâm âlimleri arasında var olan görüş ayrılıkları, bu görüşlere mesnet teşkil eden dört halife döneminin kısa sürmesi ve bu dönem uygulamalarının farklı şekillerde yorumlanmasından kaynaklandığı gibi bu tür kanaat ve beyanlara, âlimlerin içinde bulunduğu siyasî ve sosyal şartların ve mevcut siyasî yapıyı eleştirme veya meşrû gösterme gayretlerinin de etkisi olmuştur. Çünkü toplumlarda siyasî iktidarın oluşumu ve yönetim biçimiyle mevcut gelenek ve kültür birikimleri arasında sıkı bir bağ mevcuttur.[23]
Hulefâ-i Râşidîn dönemi şeflik, krallık ve saltanattan başka yönetim biçimi tanımayan o günkü toplum için katılımcı ve çoğulcu yönetime doğru ileri bir adım olmuşsa da mevcut toplumun sosyal yapısı, telakki ve kültüründen fazla bağımsız değildir. Bu sebeple ehlü’l-hal ve’l-akdin oluşumu ve fonksiyonu ile, hatta hilâfet ve imametle ilgili olarak klasik literatürde yer alan bilgileri İslâm dininin genel ilkelerinden ziyade içinde bulunulan sosyal ve siyasî şartlarla irtibatlandırmak daha doğru görünmektedir. Öte yandan mutlakıyet ve saltanatta veraset usulünün hâkim olduğu Emevî ve Abbâsî dönemlerinde İslâm âlimlerinin halifeyi ehlü’l-hal ve’l-akdin seçmesi usulünü de ısrarla gündemde tutmaları, hâkimiyetin kaynağının İslâm ümmeti olduğunu vurgulama ve siyasî iktidarın gücünü sınırlama yönünde önemli bir adım olarak görülebilir[24]
 Fakihlerin sözleri incelendiğinde bu heyet üyeleriyle ilgili açık seçik tanımların yapılmadığı görülür. ‘Hall ve akd ehli’nden çoğunlukla belirsiz bir biçimde söz edilmektedir. Yine de bilinmesi gerekir ki, en başta gelen özellik bu heyetin seçiminin de ümmete bırakılmış olmasıdır. Heyetin diğer özellikleri, yani seçimi sırasında ümmetin göz önünde bulunduracağı ölçütler ise, zamanın ve durumun şartlarına bağlı olmaktadır.[25]
Seçim ehlinin nitelikleri; üstün din ahlakı, yaptığı seçimde bilinçli davranmasını sağlayıcı din bilgisi ve siyasal deneyim birikimi olarak sıralanabilir. Son iki şart, cahil ve bilgiden yoksun kimselerin oylarının önemsizliğini vurgulamak bakımından ilginçtir. Bunlar, seçebilme yetkinliğine sahip olmayan kişiler olarak değerlendirilmiş olmaktadır. Öte yandan, seçim ehlinin bir başka özellik ve niteliğe, söz gelimi servet ve gelire sahip olmak gibi bir şart bulunmamaktadır.[26]
Ehlü’l-hal ve’l-akdin, halifeyi seçme yetkisinin yanı sıra gerektiğinde azletme yetkisi de genelde kabul edilmiştir. Hukuka aykırı davranışlarda bulunduğunda halifenin azledilmesi hukuk devletinin gerçekleşmesi yolunda önemli bir merhaledir. Ancak bu konuda işleyen bir usulün bulunmaması teorik imkânın uygulamaya yansımasını önlemiştir.[27]

Hz. Ömer’in atadığı kişiler, “Şûra”yı mı, “Hall ve Akd Ehli”ni mi temsil ediyordu?
Devlet yönetimiyle ilgili işlerde şûraya kimlerin katılacağı hususunda Kitap ve Sünnet’te özel bir düzenleme yoktur. Hz. Peygamber bu konuda tek bir yöntem izlememiş, bazı meseleleri mescitte hazır olan bütün ashabla, bazılarını ise başta Ebû Bekir ve Ömer olmak üzere ashabın önde gelenleriyle istişare etmiştir. Klasik doktrinde şûra ehlini belirleyen açık bir tanım yer almamakla birlikte devlet başkanının kimler tarafından seçileceği sorunu ele alınırken kullanılan ehlü’l-hal ve’l-akd tabiriyle bu konu arasında sıkı bir ilişki bulunduğu söylenebilir.[28]
Bununla birlikte, Hz. Ömer’in kendisinden sonraki halifenin seçimi için oluşturduğu altı kişilik heyet İslâm tarihinde “ehlü’ş-şûrâ/ashâbü’ş-şûrâ” diye anılmış, bu heyetin seçilmesi ve çalışma şekli de “emrü’ş-şûrâ” adıyla anılır olmuştur.[29]
Hz. Osman’ı seçen heyetin hem Şûra hem de Ehlü’l-hal ve’l-akd konumunda olduğu görülmektedir. Ancak Hall ve Akd Ehlinin en başta gelen özelliklerinden birisi, heyetin seçiminin de ümmete bırakılmış olmasıdır.[30]Mamafîh, Hz. Osman’ı seçen heyet ümmet tarafından değil, Hz. Ömer tarafından atanmış ve halifeyi seçme işi sadece bu heyete bırakılarak başkasına müdahale etme imkânı da verilmemiştir. Burada Şûra, halifeyi belirleme yönüyle Hall ve Akd Ehlinin görevini üstlenmiştir. Ancak tam anlamıyla “Devlet başkanını seçmek ve gerektiğinde azletmekle yetkili olan heyet anlamında bir İslâm hukuku terimi olarak kullanılan Ehlü’l-hal ve’l-akd” i karşıladığı söylenemez.
Ayrıca, Hz. Peygamber’in, “Ümmetim dalâlette birleşmez”[31]mealindeki hadisine göre ehlü’l-hal ve’l-akdin sınırlı sayıda seçici yerine çok sayıda kişiden oluşması İslâm dininin genel anlayışına daha uygun düşmektedir.[32]
Bununla birlikte, Hz. Ömer tarafından belirlenen bu Şûra’nın Kur’an ve Sünnet’te zikredilen Şûra ile ne derece örtüştüğü, bu heyetin hangi ölçüye göre altı kişi ile sınırlandırıldığı, diğer sahabelerin katılmasında ne gibi mahzurun bulunduğu ve Ensar’ı kendi yurtlarında halife seçme hakkından mahrum eden bu uygulamanın istişareyle ilgisinin ortaya konulmasının zor olduğu şeklinde eleştirilmiştir. Diğer taraftan Şûra’daki altı kişinin Müslümanların önderleri olduğu, bu altı kişinin dışında başka birinin hilafete getirilmesinin mümkün olmadığı, dolayısıyla Şûra’nın Kur’an’daki mana ile çelişen bir yönünün bulunmadığı şeklinde değerlendirmelerin yapıldığı görülmektedir.[33]Ancak bu altı kişi, yani Kureyş dışında, Ensar’dan veya diğer kabilelerden halife olabilecek evsafta hiç kimsenin bulunmadığı anlamına gelmektedir ki bu da başka bir tartışma konusunu teşkil etmektedir.
Hz. Ömer’in seçtiği Şûra’nın üyelerinden birinin halife yapılması yoluyla bir tür veliaht[34]ataması yapmış olduğu aktarılmaktadır[35]ki şûranın yapısına ve işleyişine baktığımızda bu tanımlamaya daha çok uyduğu görülmektedir. Bu durumda İslam Yönetim Sisteminde birden fazla veliaht göstermenin caiz olup olmadığı tartışmalarına neden olmaktadır. Buna cevap olarak da Hz. Ömer’in altı kişiden oluşan şûra ehlini veliaht olarak göstermesi olayı delil getirilerek, sayının belirli olması şartıyla caizdir denilmektedir. Bu durumda da seçim ehli (Ehlü’l-Hal ve’l-Akd), imamın ölümünden sonra, veliahtlardan birini onun yerine seçer.[36]Ancak burada da Şûra’daki altı kişiden birini halife seçecek bir ‘Seçim Ehli’nin olduğunu söylemek mümkün değildir. Bu altı kişi kendi aralarından birini seçmekle görevlendirilmişlerdi. 
Sonuç itibariyle Hz. Ömer’in atadığı bu altı kişilik Şûra’nın tam olarak ne Kur’an ve Sünnetteki manasıyla “Şûrâ” yı ne de tam olarak “Ehlü’l-Hal ve’l-Akd”i ifade ettiği söylenebilir.Dolayısıyla,İslam tarihinde, günümüze kadar süregelen hilafet tartışmalarında yeni bir başlangıç ve halife seçiminde yeni bir yöntem olarak karşımıza çıkmaktadır.

H.Z. ÖMER’İN ATADIĞI ŞURA

1-    ŞÛRA’yı Oluşturan Sahabeler 
Şûra üyelerinin sadece isimlerini vermek yerine, kim olduklarını, aralarındaki ilişkiyi bilmek yararlı olacaktır. Bununla birlikte Hz. Ömer’in Şûra üyelerine yaptığı tavsiyelerin yanında kusurlarını da belirterek kendilerini doğrudan neden halife tayin etmediğini de açıklamıştır.

I-              Ali b. Ebî Tâlib:
Hz. Ömer Hz. Ali için; “Ey Ali! Sana karşı çekincem hilafete olan hırsındır. Sen halife olursan, herkesten daha çok hakk-ı Mübin ve sırat-ı müstakime bağlı kalırsın” dedikten sonra, tekrar Hz. Ali’ye hitaben “Bu insanlar senin hakkını, şerefini ve Resulullah’a (s) yakınlığını, Allah’ın sana verdiği, fıkıh ve dine bağlılığını teslim edip seni halifeliğe getirirler diye ümit ediyorum. Eğer sana bu görevi tevdi ederlerse takvadan ayrılma ve Hâşim oğullarından hiç kimseyi insanların sırtında taşıma” dedi.[37]Başka bir rivayette de Hz. Ömer’in, Ali b. Ebi Talib’e hilafeti verirlerse, onları doğru yola sevk edeceği belirtilmektedir.[38]Başka bir rivayette yine Hz. Ömer’in “şayet Ali halife olursa, onları Peygamberlerinin sünneti üzerine düzeltmeye en münasip olandır. Ancak biz onu, kendisinde var olan aşırı şaka yapmasından dolayı ayıplardık” dediği aktarılmaktadır.[39]

II-            Osman b. Affân:
Hz. Ömer, Hz. Osman için; “Ey Osman! Sana karşı çekincem asabiyetin, akrabalarını soyunu sevmendir” dedikten sonra tekrar ona hitaben “Ey Osman! Bu insanlar, senin Resulullah’ın (s) damadı olduğunu, senin yaşını, şerefini, İslam’daki geçmişini görüp seni halife seçerler. Eğer bu göreve getirilirsen, Ümeyye oğullarından hiçbir kimseyi insanların omuzları üzerine alma” dedi.[40]
Hz. Ömer (r.a), aynı uyarıyı Sa’d ve Zübeyr için de yaparak, iş başına gelmeleri durumunda akrabalarını Müslümanların sırtına bindirmemelerini istedikten sonra şöyle devam etti: “Çevreme şöyle bir bakıyorum da sizin aranızda düşmanlık ortaya çıkma ihtimali dışında, toplumda bir kargaşanın ortaya çıkacağını göremiyorum”[41]diyerek aslında halifeliğe aday olarak belirlediği kişilerin kendi aralarında uzlaşması durumunda, toplumun ses çıkarmayacağını belirtmiştir.

III-           Abdurrahman b. Avf:
Hz. Ömer’in “zayıf bir mü’mindir”[42]dediği Abdurrahman b. Avf, Uhud Gazası’nda yaralanmış ve topal kalmıştı. Hz. Ömer onu halife seçmesi durumunda “yönetimin onun hanımının eline geçeceğinden” korkuyordu.[43]Ayrıca Hz. Peygamber tarafından Mekke dönemindeHz. Osman ile kardeş yapılmıştı.[44]Bununla birlikte Şûra içinde kilit bir görevi üstlenmiş olan Abdurrahmân b. Avf, Ukbe b. Ebi Muayt’ın Ümmü Gülsüm ile evli ve Ümmü Gülsüm de Hz. Osman ile ana bir kardeş idi. Abdurrahmân b. Avf’ın kayın validesi Erva bt. Kureyz, Hz. Osman’ın annesiydi. Abdurrahman’ın annesi de Ümeyye’nin oğlu Süfyan’ın kızıydı ve Hz. Ali savaşlarda bu boydan birçok kişiyi öldürmüştü.[45]Ayrıca şûranın diğer üyesi Sa’d b. Ebi Vakkâs da Abdurrahmân b. Avf’ın amcaoğludur.[46]

IV-          Sa’d b. Ebî Vakkâs:
Hz. Ömer Sa’d için; “Ey Sa’d! Bir savaş adamı olduğun halde senin halifeliğine karşı çekincem âdeta bu ümmetin firavunu olmandır” demişti.[47]Hz. Ömer’in ‘ümmetin firavunu’ olarak nitelendirdiği birini halife adayı olarak göstermesi dikkat çekicidir.
Sa’d b. Ebi Vakkâs Abdurrahman’ın amcasının oğluydu ve her ikisi de Zühreoğulları’ndandı.[48]

V-            Zübeyr b. Avvâm:
Hz. Ömer Zübeyr için; Ey Zübeyr! Senin halifeliğine karşı çekincem hoşnutlukta mü’min, öfkede asi gibi olmandır” demişti.[49]

VI-          Talha b. Ubeydullah:
Hz. Ömer Talha b. Ubeydullah için “Eğer Talha’ya işaret ederseniz, O buna ehildir” demesiyle birlikte, “Talha’ya karşı çekincem gururu ve kibridir. O emir olursa korkarım yüzüğünü hanımının parmağına koyar” demişti.[50]Hz. Ömer’in Talha ile ilgili diğer bir endişesi de Talha’nın gösterişe meraklı olması ve zengin olduğundan güzel giyinmesi dolayısıyla halkın onu taklit edeceği korkusudur.[51]Bununla birlikte, Talha Teym boyundandı ve bu boy ile Haşimoğulları’nın arası açıktı.[52]


VII-         Aday olmamak kaydıyla seçici üye olarak Abdullah b. Ömer:
Hz. Ömer, bazı gerekçeler öne sererek oğlu Abdullah’ı halife tayin etmemekle birlikte halifelik için aday olarak da göstermemiştir. Aslında oğlunun karakterini iyi bildiği için onu hilâfet gibi ağır sorumluluğu bulunan bir görevi taşıyabilecek bir güce sahip olmadığını da biliyordu. Mamafîh, oğlu Abdullah için “Hanımını boşayamayan, boşamaktan aciz bir kişiyi Halife seçmem”[53]derken de bir bakıma onun halifelik için yeterli olmadığını dolaylı olarak dile getiriyordu. Diğer taraftan Hz. Ömer, ailesinden birinin tayin edilmesinin toplum için de mahzurlu olacağını bildiği ve hilafetin verâsete dönüşebileceğinden endişe ettiği için böyle bir teklifi ve uygulamayı kabul etmemiştir.[54]

Hz. Ömer, yerine geçecek birini belirlemek üzere görevlendirdiği şûraya, oğlu Abdullah’ın hilafete aday kişiler arasında bulunamayacağını, nass’a dayanarak belirttiği iddia edilmektedir.[55]Bu iddianın; Hz. Peygamber’in (s) ve ilk halife Hz. Ebubekir’in akrabalarından herhangi birini bırakmamalarından kıyasla dile getirilmiş olduğu kanaatindeyiz. Aksi takdirde hangi nass’a dayandığı bir soru işaretidir.
Başka bir anlatıma göre de Hz. Ömer, İbn Ömer’e, Şûra’da ihtilaf olması durumunda, çoğunluk tarafında olmasını ve eşitlik durumunda Abdurrahman b. Avf tarafında yer almasını tavsiye etmiştir.[56]

Buraya kadar, halifelik için gösterilen altı kişi hakkında Hz. Ömer’in söylediklerine baktığımızda, Hz. Ali İçin;
“Sen halife olursan, herkesten daha çok hakk-ı Mübin ve sırat-ı müstakime bağlı kalırsın”, “Bu insanlar senin hakkını, şerefini ve Resulullah’a (s) yakınlığını, Allah’ın sana verdiği, fıkıh ve dine bağlılığını teslim edip seni halifeliğe getirirler diye ümit ediyorum”.  “Ali b. Ebi Talib’e hilafeti verirlerse, onları doğru yola sevk edecektir”, “şayet Ali halife olursa, onları Peygamberlerinin sünneti üzerine düzeltmeye en münasip olandır” diyerek aslında adaylar arasında halife olmaya en münasip kişinin Hz. Ali olduğunu dile getirmesine rağmen, nedense Hz. Ali’yi doğrudan halife olarak tavsiye etmemiştir.[57]Hâlbuki sert mizacı ve tavizsiz oluşuyla belki de Hz. Ömer’e en çok benzeyen ve Hz. Ömer’in kurduğu sistemi devam ettirebilecek ikinci Ömer olabilirdi.
Nitekim Abdurrahmen b. Avf’ın yaptığı kamuoyu yoklamasında, sert mizacı nedeniyle Kureyşlilere adeta nefes aldırmayan Hz. Ömer gibi, Hz. Ali’nin de tavizsiz bir idareci olacağı endişesinin Hz. Osman’ın tercih edilmesinde etkili olduğu görülecektir.

2-    ŞÛRA ile ilgili Tartışmalar
İslam tarihinde, günümüze kadar süregelen hilafet tartışmalarının başlangıcı olarak Hz. Ömer’in atadığı Şûrâ hâdisesinin, halife seçiminde yeni bir yöntem olması ve rivayetlerin bolluğu nedeniyle hakkında en çok yazılan ve tartışılan konuların başında gelmektedir.[58]Şûra hakkındaki tartışmalara geçmeden önce;
Hz. Ömer; Halife seçilinceye kadar namazları kıldırmak üzere, Mevaliden olup hilafet konusunda herhangi bir iddiası bulunmayan ve bu konuda herhangi bir çekişmeye girmesi de söz konusu bile olmayan, Suheyb b. Sinan’ı (er-Rûmî) görevlendirmiştir.[59]Ayrıca halife seçiminde herhangi bir dahli olmamak kaydıyla, Ensar’ın büyüklerinden bazıları, Resûlullah ile akraba olmaları hasebiyle Hasan b. Ali ve Abdullah b. Abbâs’ın da bulundurulmasını tavsiye etti. 
Bu bilgiler ışığında; Kureyş dışındakilerin, her ne kadar başka görevler verilmiş olsa da Hilafet/Liderlik konusunda hak sahibi olarak görüldükleri söylenemez. Nitekim yapılan seçim üzerine mescitte bulanan Ammar b. Yâsir; “Ey insanlar! Allah (c.c) sizi Peygamberiyle aziz kıldı ve diniyle yüceltti. Bu görevi nasıl olur da Resûlullah’ın Ehl-i Beyt’inden uzak tutarsınız?” deyince, Mahzumoğulları’ndan birisi, “Ey Sümeyye’nin oğlu! Sen haddi aştın. Sen kim oluyorsun da Kureyş’in seçeceği emiri tayin etmeye kalkışıyorsun?” diyerek Ammar’a bağırması bunun güzel bir örneğini teşkil etmektedir.[60]
Sonra Hz. Ömer, Şûra üyelerine; “Sizden beş kişi karar verip biri karara karşı hareket ederse boynunu vurun. Eğer dört kişi karar verip iki kişi karşı çıkıp fiili bir duruma sebebiyet verirse, iki kişinin boyunlarını vurun. Neticede üçe üç olursa oğlum Abdullah’ın oyuna başvurun. O kimden yana olursa hilafet onlardadır. Diğer üç kişi alınacak karara karşı eylemde bulunurlarsa onların boynunu vurun” dediği belirtilmektedir.[61]
Açıkçası Hz. Ömer’in bu söyledikleri çok tartışılacak niteliktedir. Çünkü İnsan hayatının kutsal olduğunu bildiren, bu sebeple bir canı korumayı bütüninsanlığı korumak kadar üstün bir fazilet sayan; bir cana kıymayı da bütün insanları öldürmek kadar büyük bir cinayet olarak değerlendiren[62]bir dinin halifesinin böyle bir emir vermesi ne kadar doğrudur?
Bu durum, Şûra’nın demokratik bir ortamda ve özgür irade ile halife seçtiği hususuna halel getireceği gibi, İslam siyasi düşünce tarihi açısından da özellikle Raşîd Halifelerin çoğulcu ve demokratik bir sistemle başa geldikleri söylemini de tartışmalı hale getirmektedir. Mamafîh, Halife olduktan sonra Yezid b. Muaviye’ye karşı muhalefet eden ve fiili bir duruma da sebebiyet veren Hz. Hüseyin ve beraberindekilerin de şehit edilmelerini meşru hale getirecek bir durum söz konusu olmuyor mu?
Hz. Ömer her ne kadar bu icraatı ile Halife tayininin uzatılmadan yapılmasını istemiş ve seçim esnasında meydana gelmesi muhtelif durumlar hakkında fikir beyanında bulunmuş, meselenin ehemmiyetine işaret etmiş olsa da[63]Hz. Ömer, Hz. Ebubekir hayattayken halife olarak atanmış ve Bizzat Hz. Ebubekir tarafından halka duyurulmuştur. Buna karşılık Hz. Osman da halife hayatta iken seçilmesi mümkün olduğu halde, Hz. Ömer’in isteği üzerine ölümünden sonra seçilmiştir.  Muhtemelen Hz. Ömer seçilecek olan halifeden dolayı doğabilecek olumsuz sonuçları veya oluşabilecek tepkileri görmek istememesi sonucunda böyle bir icraatta bulunmuştur. Çünkü Hz. Ömer’in, her ne kadar bu heyeti belirlemiş olsa da haklarında söyledikleri, onları tek tek çağırıp uyarması aslında gönül rahatlığıyla onları bırakmadığını göstermektedir.

Çalışmamızın başında da belirttiğimiz gibi, Resûlullah’ın (s) vefatıyla birlikte İslam tarihinde yeni bir dönem başlamış ve Müslümanlar ilk sınavlarını siyasi alanda vermişlerdir. Hz. Peygamber’den (s) sonra mutlaka bir liderin olması gerektiğinin bilincinde olan Müslümanların bu konudaki ilk hamlesi Ensar’dan gelmişti. Çünkü Ensar, Mekkelilerin Medine’ye hicreti ile Hz. Peygamber’e bıraktıkları liderliği, Muhacirlere haber vermeden kendi aralarında bir seçim yaparak tekrar ele geçirmek istiyorlardı. Halife seçimi için ilk atağın Ensar’dan gelmesi, kendi şehirleri Medine’de kurulmuş olan bu devletin Muhacirlerden çok kendilerine ait olduğu düşüncesinden kaynaklandığı söylenebilir. Zira Medine onların şehirleriydi; Hz. Peygamber (s) ve Muhacirler de buraya gelerek kendilerine sığınmışlardı. Dolayısıyla Hz. Peygamber’den (s) sonraki halifesini belirlemede, Muhacirlerden çok kendilerinin hak sahibi olduğunu düşünüyor ve buradaki bir iktidar sorununu, ötekilerin değil daha çok kendilerinin sorunu olarak görüyorlardı. Nitekim bu düşüncelerini seçim esnasındaki konuşmalarına da yansıtmışlardı.[64]Ensar’ın bu düşüncesinin Hz. Peygamber’in vefatıyla bir anda ortaya çıkmadığı, muhtemelen Resulullah’ın (s) hastalığıyla beraber, yani vefatından birkaç gün önce bu liderlik konusunun üzerinde düşünmeye başladıkları kanaati hasıl olmaktadır.
Saide oğulları gölgeliğinde Ensar ile karşılıklı uzun bir tartışmadan sonra, Kureyş’in sahip olduğu imaj ve gücün etkisiyle Hz. Ebubekir, Halifenin Kureyş’ten olması gerektiğine ve Müslümanların ancak Kureyş’ten birine biat edeceğine Ensar’ı ikna etmeyi başarmıştı. Bu olay üzerinden uzun bir süre geçmiş ve Hz. Ömer duruşuyla, adaletiyle ve icraatlarıyla sistemi oturtmayı başarmış ve bütün Müslümanların güvenini kazanmıştı. 
Kendisine suikast yapıldığında, yerine birini halife olarak bırakmasını istemelerinden de anlaşıldığı üzere, onun bırakacağı bir halife adayını da tereddütsüz onaylayacaklardı. Dahası oğlu Ömer’i bile bıraksaydı kimse itiraz etmeyecekti. Zira onun halife adayı olarak teklif ettiği altı kişiye de itirazın olmaması da bunun göstergesidir. 
Hz. Ömer, Kureyşli olmayan birini de atasaydı bir problem çıkmazdı. Sahabe toplumunun asabiyeti ve karizması o dönemde Kureyşliler’den ve diğer topluluklardan gelebilecek itirazları göğüsleyebilecek noktadaydı. Toplum Hz. Ebubekir’in seçildiği dönemdeki şartları çoktan aşmıştı. Zaten Hz. Ömer de Kureyşli olmayan Salim’i (eğer hayatta olsaydı) halife olarak düşünmüştü.[65]Tam da bu zamanda Kureyş’in asabiyetini kırabilecek durumdayken bunu yapmadığı için, tamamı Kureyş’ten olan altı kişilik heyeti atamakla tarihi fırsatı kaçırdığı ve Kureyş asabiyetini yıkacak cesareti göstermediği için eleştirilmiştir.[66]
Müsteşrik Wellhausen da bu konuda:“Halife Ömer'in ölümünden sonra yine is'tihlâf meselesi ortaya çıkmıştı. Ömer, Peygamberin yeğeni ve damadı sıfatı ile iddiası ve daha evvelden hakkının yenildiği hissine sahip bulunan Ali ehline vasiyette bulunmamıştı. 0 kendisini takip edecek halifenin tayinini bir seçime bağlamıştı. Seçim organı Şûra ise hiçbir suretle bütün Müslümanlardan terekküp etmiyordu. Eyâletler bu hususta nazar-ı itibara alınmamıştı, sadece Medine, Polis (site) idi. Medine'de de Ensâr ve hatta bir birlik halinde Kureyş düşünülmemişti. Şûraya yalnız Peygamberin hâlâ hayatta bulunan, altı sahabesi mensuptu: bunlar bir kardinal meclisi gibi aralarından birisi üzerinde ittifak edeceklerdi. Diğer Medineliler sadece bu seçilene biat etmek hak veya vazifesine sahiptiler”[67]açıklamalarıyla Onun bıraktığı heyetin bütün Müslümanları temsil etmediğini belirtir ve eyaletlerin görüşlerinin alınmadığını ve şurada Ensar’a yer verilmediğini ifade etmektedir. Aslında bu ifadelerin son derece önemli bir tespiti ortaya çıkardığını söylemek mümkündür.
Belki de Hz. Ömer, Sakîfe toplantısında hilafet için hamle yapan Ensar’ın o tutumu nedeniyle tekrar hilafete talip olabilecekleri endişesinden dolayı Ensar’ı müdahil etmemiştir. Bu gibi tavırların sonucu olarak Ensar’ın kendi yurdunda dışlanması ve yönetimden mahrum edilmesi daha sonra Hz. Osman’a karşı olan cepheyi destekleyecek ve Hz. Ali’nin halifeliği sırasında onun en büyük yardımcısı olacaktır.[68]Bir nevi sessiz devam eden muhalefet artık sessizliğini bozacaktır.
Bununla birlikte, Sakîfe toplantısında ilk sözü Evsli Huzeyme b. Sâbit alarak; “Ey Ensar! Şayet siz bugün Kureyşlilere (bu işte) bir öncelik tanıyacak olursanız, bu işi kıyamet gününe kadar onlar üzerinde kalacak ve size geçmeyecektir”[69]derken bu tespitinde ne kadar haklı olduğu daha sonra anlaşılacaktır. 
Doğrusu Kureyşli olmayan sahabilerin Hz. Ömer’in belirlediği şûrada yer almaması büyük bir handikap olarak değerlendirilmektedir. Ensar’dan veya diğer kabileleri temsilen ilk Müslüman olanlardan (Ebu Zer el-Ğıfârî, Huzeylli İbn Mes’ud, Beni Süleymli Safvan b. Muattal gibi) müdahil edilmemesinin tarihi bir hata olduğu, Hz. Ömer tarafından yapılan bu hatanın yüzyıllarca süren Kureyş endeksli saltanat baskısına dönüştüğü ve halifeliğin daha kurumsal bir hale dönüşmesini engellediği için eleştirilmiştir.[70]
Hz. Ömer’in Kureyşlilerden oluşan bir şurâyı (asabiyeti güçlü olan Haşimi ve Emevî adayları) tercih etmesinin çok isabetli olmadığı, Ensar gibi Müslüman toplumun dışlanmasına ve sonraki olaylara ağırlığını koyamamasına sebep olduğu, Hz. Ömer’in almış olduğu bu kararla bir anlamda Kureyş aristokratlarının hâkimiyet sürecine yol açacak gelişmelerin önünü açtığıbelirtilerek tenkit edilmiştir. Bununla birlikte, Hz. Ömer’in Kureyşliler’den oluşan bir şûrayı tercih etmesi belki bir süre daha toplum tarafından hazmedilse de sonuç itibariyle yönetimin halka yayılamaması, daha sonra yıkıcı sonuçlar doğurmuş ve fitnenin kapısını aralamıştı[71]
Sahabenin vefat etmeden önce Hz. Ömer’e yerine birini vekil bırakması konusunda talepte bulununca, Hz. Ömer’in “Ebu Ubeyde ile Ebu Huzeyfe’nin azatlısı Sâlim hayatta olsaydı onları (aday-vekil) gösterirdim” şeklindeki açıklaması, Halifenin Ebu Ubeyde ve Sâlim’e göstermediği tereddüdü Hz. Ali ve Hz. Osman’a gösterdiği şeklinde yorumlanmıştır.[72]
Bunun nedeni olarak da Hz. Ali ve Hz. Osman’ın ailelerinin büyük nüfuzlu olduğu, Hilafetin Beni Hâşim veya Beni Ümeyye ailesinin asabiyetine dönüşmemesi için bu ikisini halifeliğe doğrudan aday göstermediği, şeklinde açıklamıştır. Nitekim halife olabilecek bazı sahabelerle ilgili görüşler verildikten sonra, Hz. Ali’nin halifeliği çok arzu etmesi, mizaha temayüllü oluşu ve ümmetin işlerini Abdülmüttalib oğullarının omuzlarına yükleyeceği korkusu ve Hz. Osman'ın da Beni Ümeyye’ye düşkün olduğundan halife olması halinde Emevilerin onun başına musallat olacağı korkusuyla Hz. Ömer’in belirli bir kişiyi halife olarak tayin etmediği belirtilmektedir.[73]

b-    Şûrâ’nın Hz. Osman’dan Yana Olduğu, Tartışması
Şûrâ ve üyeleri hakkında tartışmaya açık birçok bilgi ve rivayetin yer almasıyla birlikte Şûrâ üyelerine bakılarak aslında baştan beri ibrenin Hz. Osman’dan yana olduğu, Hz. Ali’nin Şûrâya pek itimat etmediği, Taberî’de geçen şu bilgilerden anlaşılmaktadır: Hz. Ömer’in çağrısına, Hz. Ali’ye gitme diyen Hz. Abbas: “Ömer bu işi Haşimoğullarına reva görmez. Onun seni çağırması; sen orada hazır bulunurken bir kişiyi halife ataması içindir. Ama sen orada hazır bulunmazsan biz de Haşim oğullarından kimse yoktu deriz.
Hz. Ali, Hz. Ömer’in yanına gidince, kendi aralarında birini seçmek üzere altı kişinin atandığını gördü. Geri döndü ve Hz. Abbas’a; “Ey amca! Ömer bu işi Haşimoğullarına reva görmüyor. Belirlediği kişiler birbirinin havasına uyanlardır ve onlar bu işi bize reva görmezler”[74]diyerek şûranın taraflı davranacağını dile getirmiştir.
Hz. Osman’a biat ettikten sonra mescitten ayrılırken Abbâs’ın Hz. Ali’ye “Sana hile yapıldı” dediğinde Hz. Ali’nin ona verdiği “Zaten onun (Şûrânın kendisi hileydi”[75]cevabının da oldukça dikkat çekici olduğu görülmektedir.
Abdurrahmân b. Avf’ın şûraya atanmasının Hz. Osman’ın halife seçilmesine yol açtığını, Hz. Osman ile Abdurrahmân arasındaki akrabalık bağından ötürü Abdurrahmân’ın adaletli davranmadığı, dolayısıyla taraflı olduğu da söylenmektedir.[76]
Sonuçta, bu şûra heyetinden Hz. Osman’ın seçileceği açıktı. Hz. Osman, Abdurrahman b. Avf ve Sa’d b. Ebi Vakkâs’ın akraba olması, oyların bir tarafta toplanma avantajını sağlamış ve üçe üç kalındığı takdirde kilit konumunda olan İbn Ömer’in de bu tarafta yer alacak olması, Abdurrahman b. Avf’ın bulunduğu grubun tercih ettiği adayın seçileceği aşikârdı. Bununla birlikte Ümeyyeoğullarından başka bir adayın olmadığı da göz önünde bulundurulduğunda tarafsız bir seçimin olduğu söylenemez. Ayrıca, toplumu çok iyi tanıyan ve toplumdaki dengeleri de iyi bilen Hz. Ömer’in bu sonucu tahmin edemeyecek olması da düşünülemez.[77]
Wellhausen da bu konuda şûranın işine geldiği gibi davrandığını ve kişiliğinden dolayı Hz. Osman’ın seçildiğini öne sürerek şunları söylemektedir: “Altı sahabe, üstünlüğünü tanımak istemedikleri için Ali’yi atladılar ve Ümeyye ailesinden çok yaşlı bir zat olan Osman b. Affân’ı seçtiler. Bu zat aralarında en gevşek ve en ehemmiyetsiz[78]olanı idi. Bu vasıflarından dolayı onların hoşuna gidiyordu. İşe bigâne birisini kral yapmak istiyor, başlarına yeni bir Ömer geçirmek istemiyorlardı.”[79]

 “Hz. Ömer’in öldürülmesinin ardından Şûrâ, belki de onun sıktığı ipi gevşetmesi için Hz. Osman’ı halife tayin etmişti” yorumu da oldukça dikkat çekicidir.[80]

c-    Hz. Osman’ın Halife Olmadan Önce Vermiş Olduğu Söze Uymadığı Eleştirisi

12 yıllık halifelik döneminin ilk altı yılını, Hz. Ömer’in kurduğu sistem ve taşların yerine oturması ile isabetli vali atamaları sayesinde, neredeyse sorunsuz geçiren Hz. Osman’ın, son altı yılında ise neredeyse kontrolü kaybettiği, Hz. Ömer’in Hz. Osman’ı doğrudan halife olarak vasiyet etmemesinin bir nedeni olarak gösterilen “Ümeyyeoğullarının, ümmetin başına musallat olma korkusu”nun Hz. Osman döneminde gerçekleştiği görülmektedir.

Nitekim Hz. Osman’ın daveti üzerine bir araya gelen ve aralarında Hz. Ali, Abdullah b. Abbas, Talha, Zübeyr, Sa’d ve bazı muhacirlerin de bulunduğu bir mecliste, Hz. Osman kendisine yapılan haksızlığa ve karşılıklı birbirilerine yönelttikleri eleştiriler üzerine, Muaviye’nin bir konuşma yapmak istediğini söyleyerek sözü ona bırakır. Muaviye: “Ey Muhacirler ve Şûra üyeleri! Ben sizi muhatap alarak konuşuyorum. Kim bana cevap verirse sizin adınıza cevap vermiş olur. Benim sizden başkasıyla bir işim yoktur. Resûlullah (s) vefat edince insanlar dokuz büyük muhacirden birine biat ettiler. Sonra Peygamberlerini defnettiler ve işlerini, Peygamberleri aralarındaymış gibi sağlam bir şekilde yoluna koydular. Ne zaman ki halife kendi yaşamından ümidini kesti, kendinden sonra halife olacak muhacirlerden birine biat etti. O zat da ölüm döşeğindeyken, bir kişi üzerine karar kılamayınca, görevi altı muhacir kişiye tevdi etti. Onlar da aralarından, hayırda taksiratta bulunmayacağına dair kanaat sahibi oldukları bir kişiyi seçtiler. Onlar, ondan sonra gelecek olana bakıp bu hususta da bir şüphe ve tereddüde kapılmadılar. Ey Muhacirler! Sabır ve teenniyle hareket edin. Ötede biri var, eğer onu iterseniz, sizden ayrılacak. Eğer yaptıklarınızı yapmaya devam ederseniz, sahip olduğunuz güçten daha büyük bir güçle ve topluluğunuzdan daha büyük bir toplulukla size karşı koyacak, sizin yöntem ve yolunuzu örnek alarak sizinle mücadele edecek ve akan kandan sonra da kanın akmaya devam edeceğini görmektedir. O halde orta yolu izleyin ve merhametle muamele edin. Size yaptığım uyarılardan sonra birileri sizi mağlup etmesin”[81]diyerek adeta orada bulunanları tehdit etmiştir. Bu tehdidi Hz. Osman değil de onun bulunduğu mecliste Muaviye’nin yapmış olduğu dikkat çekicidir. Bu da Hz. Ömer’in, Hz. Osman’ı halife adayı gösterirken dile getirdiği çekincelerinde ne kadar haklı olduğunun açık bir göstergesidir. 

Hz. Ömer Şûrâ’yı tayin ederken Hz. Osman’a “Ey Osman! İnsanların işlerini Beni Ebi Muayt’ın omuzlarına yükleme, akrabalarını kayırıp diğerlerini unutmayasın” sözleri bu dönemin değerlendirilmesi açısından anahtar olarak görülse de kafalarda soru işareti bırakmıyor değildir. Madem Hz. Ömer bu durumu ön görmüş ve bundan korkmuşsa, neden Hz. Osman’ın büyük oranda seçilmesi muhtemel olan bir Şûrâ heyeti oluşturmuştur?





II.  BÖLÜM

HZ. OSMAN’IN HİLAFETE GELİŞİ

Hz. Osman’ın, İslam tarihinin ilk yıllarında çok aktif olmasa da Hz. Ömer’in suikaste uğradığı süreçte Ümeyyeuğullarının güçlenmesine sebep olduğu ve zenginliğin getirdiği ilginin beslediği bir nüfuz elde ettiği söylenebilir. Bu da onun hilafet için güçlü bir aday olmasına katkı sağlamış olmalıdır.[82]

Müslümanlar, suikast sonucunda yaralanan Hz. Ömer’den yerine birisini halife olarak tayin etmesini istedi. Ancak Müslümanları yönetme sorumluluğunu üstlenmek istemeyen Hz. Ömer, bu talebi, kendisinden hayırlı olan birisinin (Hz. Ebubekir) yerine birini tayin ettiğini, bununla birlikte ondan daha hayırlı birisinin (Resûlullah) hiç kimseyi yerine bırakmadan dünyayı terk ettiğini söyleyerek reddetmiştir. Oğlu Abdullah’ı yerine tayin etmesi şeklindeki teklifi de kabul etmemiştir.[83]

Bununla birlikte yapılan ısrarlar sonucunda, böyle hassas bir konuda da ümmeti başıboş bırakmak istemeyen Hz. Ömer, Eğer Ebû Ubeyde hayatta olsaydı, onu halife bırakır ve bu görevi ona verirdim.[84]Çünkü Resûlullah’ın (s) “Her ümmetin bir emîri vardır. Bu ümmetin emîri Ebu Ubeyde b. Cerrâh’tır” dediğini işittim. Eğer Muaz b. Cebel hayatta olsaydı, onu halife bırakırdım. Çünkü Resûlullah’ın (s) “Muaz kıyamet günü âlimlerle birlikte olacaktır” dediğini işittim. Eğer Halid b. Velid hayatta olsaydı onu halife bırakırdım. Çünkü Resûlullah’ın (s) “Halid b. Velid[85]Allah’ın kılıçlarından biridir. Onu müşriklere karşı kınından çıkarmıştır” dediğini işittim dedi.[86]Ancak bunlar hayatta olmadıkları için Resûlullah (s) vefat ettiğinde kendilerinden razı olduğu bir grup seçeceğini ifade ederek Hilafet görevine uygun gördüğü ve ümmetin ileri gelenlerinden olan Aşer-i Mübeşşere’den Ali b. Ebî Tâlib, Osman b. Affân, Abdurrahman b. Avf, Sa’d b. Ebî Vakkâs, Zübeyr b. Avvâm, Talha b. Ubeydullah’ı üç gün içinde aralarından birini seçmek üzere görevlendirdi.[87]Lâkin, yine Aşer-i Mübeşşere’den olan amcasının oğlu ve eniştesi Saîd b. Zeyd’i adaylar arasına dahil etmedi. Oğlu Abdullah’ı ise sadece seçici olarak bu heyete dahil etti ve onun oyu üzerinde de bazı tasarruflarda bulundu: Adayların çoğunluğu bir aday üzerinde ittifak ederlerse Abdullah, çoğunluğun olduğu tarafa oyunu verecekti. Eşitlik olması halinde oyunu, Abdurrahman b. Avf’ın bulunduğu tarafa verecekti.[88] Saîd b. Zeyd’i adaylar arasına dahil etmeyerek ve oğlu Abdullah’ı da sadece seçici olarak bu heyete dahil etmesi, Hz. Ömer’in, Hilafetin verasete dönüşmemesi hususundaki hassasiyetinin bir göstergesidir. Ancak, üzerinde durulan bu hassasiyet, maalesef daha sonra hilafetin bir ailenin tekeline geçip verasete dönüşmesine engel olamamıştır.  
Bununla birlikte oğlu Abdullah’ın oyu üzerindeki tasarrufları da Abdullah’ın iradesini devre dışı bırakmış, Abdurrahman b. Avf’ın etkisini arttırmıştır. Hatta Talha b. Ubeydullah seçim esnasında Medine dışında olduğundan, onun oyunu da Abdurrahman b. Avf kullanacaktı.[89]Bu da küçük bir heyette Abdurrahman b. Avf’ın halifenin belirlenmesinde etkisinin oldukça fazla olduğunun bir göstergesidir.

Oldukça tartışmalı geçen ilk müzakerelerin ardından, kimin seçileceği konusunda ortaya bir karar çıkmayınca Abdurrahman b. Avf, adaylıktan çekilebilecek kimsenin olup olmadığını sormuş, ancak kimse feragat etmeyince kendisi adaylıktan çekildi ve adaylardan birini halife seçmek üzere heyetin başkanlığını üstlenmeyi teklif etti. Onlar da başkanlık görevini ona verdiler.[90]Halifeliğe aday olduklarını açıklayan Hz. Osman ve Hz. Ali Abdurrahman’ın hakemliğine razı oldular. Lakin, Hz. Ali, Abdurrahman’dan; “hakkı savunacağına, heva ve heveslerine uymayacağına, akrabalarını kayırmayacağına, halkın menfaati için hiçbir çabayı esirgemeyeceğine” dair yemin etmesini istedi. Şura üyeleri de alınan kararlara uyacaklarına dair teminat verdikten sonra toplantı yerinden ayrıldılar.[91]Kanaatimizce Hz. Ali’nin Abdurrahman’dan böyle bir teminat istemesinin nedeni; Hz. Osman ile olan akrabalığından dolayı onu kayırabileceği endişesi taşıdığından kaynaklanıyordu.
Abdurrahman b. Avf, Medine’de dolaşarak karşılaştığı kişilere kimi halife görmek istediklerine dair kamuoyu yoklaması yaptıktan sonra, çoğunluğun Hz. Osman’ın halife seçilmesinden yana olduğunu görmüştür.[92]Aslında seçim sonucunu belirleyenler Kureyşliler olmuştur. Çünkü yapılan temayül yoklamasında halkın bir kısmı Hz. Osman’ı isterken bir kısmı da Hz. Ali’yi istiyordu. Ancak Medine’de oturan Kureyşliler, Haşimoğullarına yani Hz. Ali’ye işi tevdi etmek istemiyorlardı. Çünkü Haşimoğulları halifeliği elde edecek olursa, bir daha başka bir aileye Halifeliğin geçmesini mümkün görmüyorlar ve böylece Halifeliğin verasete dönüşmesinden korkuyorlardı. Bu düşünce Hz. Osman’ın halife olmasını sağlamış ve seçim sonucunda da memnun olunmuştur.[93]Cabirî de, o dönemde Ümeyyeoğullarının ve onları destekleyenlerin sayıca Haşimoğullarından daha fazla olduğunu belirterek, temayül yoklamasında sonucun Hz. Osman’ın lehine olmasının kaçınılmaz olduğunu söylemektedir.[94]

Halifenin bir an önce seçilmesi için belirlenen üç günlük sürenin sonunda, sabah namazında, halife olacak kişinin ismi açıklandı. Abdurrahman, Hz. Ali ve Hz. Osman’a halkın huzurunda halife oldukları takdirde; Allah’ın kitabına ve resulünün sünnetine uyma, ayrıca ilk iki halifenin siyasetini takip etme hususunda teminat istedi. Hz. Ali’nin “gücümün ve bilgimin yettiği kadar” şeklindeki cevabına karşılık Hz. Osman’ın tereddütsüz cevabı üzerine Hz. Osman’ı halife ilân ettiğini açıklayıp ona biat etti. Daha sonra Hz. Ali ve mescitte bulunanlar da biat etti.[95]

Sorulan son soruların halifeyi belirlediği, ilk olarak[96]Hz. Ali’ye yöneltilmiş olması ve ihtiyatlı bir cevap vermesinin Hz. Osman’a avantaj sağladığı şeklindeki tartışmalar mevcut olmakla birlikte, adaylara sorulan son soruların halife seçiminde belirleyici olduğu söylenemez. Çünkü yapılan kamuoyu yoklamasında, muhtemelen Hz. Osman’ın cömertliği, yumuşak huylu oluşu ve halk üzerinde bıraktığı imajın, diğer taraftan, sert mizacı nedeniyle Kureyşlilere adeta nefes aldırmayan Hz. Ömer gibi[97], Hz. Ali’nin de tavizsiz bir idareci olacağı endişesinin Hz. Osman’ın tercih edilmesinde etkili olduğu söylenebilir.[98]

Hz. Osman’ın halife seçilmesini Emevîlerin bir zaferi olarak değerlendiren Bernard Lewis, bu sonucun onlar için eski günlerine tekrar kavuşma hususunda bir fırsat olduğunu belirtmektedir. Bu fırsat daha sonra onlar tarafından değerlendirilecektir. Halife daha sonra imparatorluğun yüksek kademelerini elde etmek isteyen ailenin etkisinde kalacak ve devletin bütün önemli idari vazifelerini bu aileye verecektir.[99]


SONUÇ

Resûlullah’ın (s) vefatıyla birlikte İslam tarihinde yeni bir dönem başlamış ve Müslümanlar ilk sınavlarını siyasi alanda vermişlerdir. Gerek dini gerekse idari yönetimi elinde bulunduran Resûlullah’ın (s) vefatından sonra Müslümanlar lidersiz kalmıştı. Hz. Peygamber’den(s) sonra mutlaka bir liderin olması gerektiğini düşünen Müslümanların bu konudaki ilk hamlesi Ensar’dan geldi. 
Saide oğulları gölgeliğinde (Sakifetü Benî Sâide) Ensar ile karşılıklı olarak faziletlerin anlatıldığı, delillere dayalı uzun bir tartışmadan sonra, Evs ve Hazrec arasında eskiden gelen bir rekabetin de varlığı ve Kureyş’in sahip olduğu imaj ve gücün etkisiyle Hz. Ebubekir Ensar’ı ikna etmeyi başarmış ve kendisine biat edilerek halife seçilmiştir.
Hz. Ebubekir, hilafet dolayısıyla Müslümanların tekrar anlaşmazlığa düşmemesi için halife olarak Hz. Ömer’i seçti. Mamafih, Hz. Ömer suikasta uğrayınca yerine halife olarak kimin geçeceği konusu tekrar Müslümanları meşgul etmiştir. Mamafîh,Hz. Ömer’in atadığı Şûrâ, İslam tarihinde, günümüze kadar süregelen hilafet tartışmalarının başlangıcı olarak, halife seçiminde yeni bir yöntem olması nedeniyle hakkında en çok yazılan ve tartışılan konuların başında yerini almıştır.  
Şûrâ ve üyeleri hakkında tartışmaya açık birçok bilgi ve rivayetin yer almasıyla birlikte Şûrâ üyelerine bakılarak aslında baştan beri ibrenin Hz. Osman’dan yana olduğu, Hz. Ali’nin Şûrâya pek itimat etmediği görülmektedir. Çünkü bu şûra heyetinden Hz. Osman’ın seçileceği açıktı. Hz. Osman, Abdurrahman b. Avf ve Sa’d b. Ebi Vakkâs’ın akraba olması, oyların bir tarafta toplanma avantajını sağlamış ve üçe üç kalındığı takdirde kilit konumunda olan İbn Ömer’in de bu tarafta yer alacak olması, Abdurrahman b. Avf’ın bulunduğu grubun tercih ettiği adayın seçileceği aşikârdı. Bununla birlikte Ümeyyeoğullarından başka bir adayın olmadığı da göz önünde bulundurulduğunda tarafsız bir seçimin olduğu söylenemez. 
12 yıllık halifelik döneminin ilk altı yılını, Hz. Ömer’in kurduğu sistem ve taşların yerine oturması ile isabetli vali atamaları sayesinde, neredeyse sorunsuz geçiren Hz. Osman’ın, son altı yılında ise neredeyse kontrolü kaybettiği, Hz. Ömer’in Hz. Osman’ı doğrudan halife olarak vasiyet etmemesinin bir nedeni olarak gösterilen “Ümeyyeoğullarının ümmetin başına musallat olma korkusu” nun gerçekleştiği görülmektedir. Nitekim Hz. Ömer Şûrâ’yı tayin ederken Hz. Osman’a “Ey Osman! İnsanların işlerini Beni Ebi Muayt’ın omuzlarına yükleme, akrabalarını kayırıp diğerlerini unutmayasın” demişti. Bu da kafalarda soru işareti bırakmıyor değildir. Madem Hz. Ömer bu durumu ön görmüş ve bundan korkmuşsa, neden Hz. Osman’ın büyük oranda seçilmesi muhtemel olan bir Şûrâ heyeti oluşturmuştur?
Sonuçta Hz. Ömer’in Kureyşlilerden oluşan bir şurâyı (asabiyeti güçlü olan Haşimi ve Emevî adayları) tercih etmesinin çok isabetli olmadığı, Ensar gibi Müslüman toplumun dışlanmasına ve sonraki olaylara ağırlığını koyamamasına sebep olduğu, Hz. Ömer’in almış olduğu bu kararla bir anlamda Kureyş aristokratlarının hâkimiyet sürecine yol açacak gelişmelerin önünü açtığı söylenebilir.

























KAYNAKÇA

1-   Adnan DEMİRCAN, Râşid Halifeler,İstanbul, 2014 (2. Baskı).
2-   Apak, Adem. Hz. Osman Dönemi Devlet Siyaseti, İstanbul 2003.
3-   Azimli, Mehmet. Hz. Ömer (Dört Halifeyi Farklı Okumak – 2),Ankara, 2012 (1. Baskı),
4-   Azimli, Mehmet. Hz. Osman (Dört Halife’yi Farklı Okumak- 3), Ankara 2013
5-   Câbirî, Muhammed Abid. İslam’da Siyasal Akıl,Çev. Vecdi Akyüz, İstanbul 1997.
6-   Er-Rayyıs, Muhammed Ziyauddin. En-Nazariyyâtu’s-Siyasiyyetu’l-İslamiyye (İslam’da Yönetim Sistemi ve Temelleri), Çev. İbrahim Sarmış, Ankara. 2017, (3. Baskı)
7-   el-Bûtî, Muhammed Said Ramazan, Fıkhu’s-Sîretu’n-Nebeviyye, Dimeşk 1991, 11. Baskı,
8-   İbn Kuteybe ed-Dineverî, Muhammed Abdullah b. Müslim. El-İmâme ve’s-Siyâse (Hilafet ve Siyaset),Çev. Cemalettin Saylık, Ankara, 2017.
9-   İbn Şihâb ez-Zührî, Muhammed b. Müslim b. Ubeydillah, el-Meğâzî,Çev. Mehmet Nur Akdoğan, Ankara, 2016.
10-İbn Hibban, Ebu Hâtim Muhammed b. Hibban b. Ahmed et-Temîmî el-Büstî es-Sicistânî, es-Sîretü’n-Nebeviyye ve Ahbâru’l-Hulefa(Hz. Peygamber ve Halifeler), Çev. Harun Bekiroğlu, Ankara, 2017.
11-İbn Hişâm, es-Sîretü’n-Nebeviyye,tarihsiz.
12-Kapar, Mehmet Ali, İslam’ın İlk Döneminde Bay’at ve Seçim Sistemi, İstanbul, tarihsiz.
13-Lewis, Bernard. Tarihte Araplar, (Çev. Hakkı Dursun Yıldız), İstanbul 2000, 2. Baskı.
14-Mâverdî, Ebu’l-Hasan. Aĥkâmü’s-Sultâniyye(İslam’da Hilafet ve Devlet Hukuku), Çev. Ali Şafak, İstanbul 1976.
15-Murat AKARSU, Kabile Bürokrasisi ve Katline Sessiz Kalınan Halife HZ. OSMAN, Ankara 2015.

16-Taberî, Ebû Ca’fer Muhammed b. Cerir, Tarihi Taberî, Trc.  M. Faruk Gürtunca, İstanbul, tarihsiz.
17- Wellhausen, Julius. Arap Devleti ve Sukutu, Çev. Fikret Işıltan, Ankara, 1963,
18- Zorlu, Cem. İslam’da İlk İktidar Mücadelesi,Konya 2002.
19-Abdülhamîd İsmâil el-Ensârî, “Ehlü’l-Hal Ve’l-Akd”, DİA, C. 10, Yıl: 1994, sayfa: 539-541.

20-Yüksel, Ahmet Turan. “Dört Halife Dönemi Olayları Karşısında Abdullah b. Ömer” İstem Dergisi, Yıl: 3, sayı: 6, Konya, 2005, sayfa 59-86.
21-Mustafa Fayda, “Ebû Bekir” DİA, yıl: 1994, cilt: 10, sayfa: 101-108.
22-Mustafa Fayda “Ömer”, DİA, yıl: 2007, cilt: 34, sayfa, 44-51.
23-İsmail Yiğit “OSMAN”, DİA, yıl: 2007, cilt: 33, sayfa: 438-443.
24-Talip Türcan, “ŞÛRA” DİA, yıl: 2010, cilt: 39, sayfa: 230-235.





                                      
                                   Yazan: Edip AKYOL  
                                    İstanbul Üniversitesi, İslam Tarihi Doktora Öğrencisi



[1]Bkz. Taberî, Ebû Ca’fer Muhammed b. Cerir. Tarihi Taberî,Trc.. M. Faruk Gürtunca, İstanbul, ts. 3/332; İbn Kuteybe, El-İmâme ve’s-Siyâse, Çev. Cemalettin Saylık, Ankara, 2017, s. 28-33; İbn Şihâb ez-Zührî, Muhammed b. Müslim b. Ubeydillah, el-Meğâzî, Çev. Mehmet Nur Akdoğan, Ankara, 2016, s. 128-133; İbn Hişâm, es-Sîretü’n-Nebeviyye, ts. 2/656-661; Fayda, Mustafa. “Ebû Bekir”DİA, yıl: 1994, cilt: 10, sayfa: 103.
[2]Demircan, Adnan. Râşid Halifeler, İstanbul, 2014 (2. Baskı), s. 16.
[3]Taberî, 3/407-408; İbn Kuteybe, s. 46; ayrıca Bkz. Er-Rayyıs, s. 171-172; el-Bûtî, Muhammed Said Ramazan, Fıkhu’s-Sîretu’n-Nebeviyyetü, Dimeşk 1991, 11. Baskı, s. 353-354.  Fayda, Mustafa. “Ömer”, DİA, yıl: 2007, cilt: 34, sayfa, 45.
[4]Taberî, 3/407-408; ayrıca Bkz. Fayda, “Ömer”,sayfa, 45.
[5]Bkz. Azimli, Mehmet. Hz. Ömer (Dört Halifeyi Farklı Okumak – 2),Ankara, 2012 (1. Baskı), s. 11.
[6]Wellhausen, Julius. Arap Devleti ve Sukutu, Çev. Fikret Işıltan, Ankara, 1963, s. 16.
[7]Er-Rayyıs, s. 317.
[8]Türcan, Talip. “Şûra”DİA, yıl: 2010, cilt: 39, sayfa: 230.
[9]Neml 27/29-35.
[10]Türcan, s. 230.
[11]Er-Rayyıs, s. 317.
[12]Âli İmrân, 3/159.
[13]Şûrâ, 42/36-38.
[14]Tâhâ 20/29-32.
[15]Mâverdî, Ebu’l-Hasan. Aĥkâmü’s-Sultâniyye(İslam’da Hilafet ve Devlet Hukuku),Çev. Ali Şafak, İstanbul 1976, s. 26, 29.
[16]Neml 27/28-33.
[17]Türcan, 232.
[18]Er-Rayyıs, s. 319.
[19]Türcan, 233.
[20]El-Ensârî, Abdülhamîd İsmâil. “Ehlü’l-Hal ve’l-Akd”,DİA, C. 10, Yıl: 1994, s. 540.
[21]El-Ensârî, s. 541.
[22]Er-Rayyıs, s. 237-239.
[23]El-Ensârî, s. 541.
[24]El-Ensârî, s. 540-541.
[25]Er-Rayyıs, s. 237-238.
[26]Er-Rayyıs, s. 238.
[27]El-Ensârî, s. 541.
[28]Türcan, s. 234.
[29]Türcan, 232.
[30]Er-Rayyıs, s. 213.
[31]İbn Mâce, “Fiten”, 8.
[32]El-Ensârî, s. 541.
[33]Akarsu, Murat. Kabile Bürokrasisi ve Katline Sessiz Kalınan Halife Hz. Osman,Ankara 2015, s. 33.
[34]Burada veliaht göstermek, Muaviye ile başlayan ve babadan oğula geçen saltanat ve krallık yönetimlerinde olduğu gibi, veliahdın otomatik olarak halifenin yerine geçmesi anlamında olduğu söylenemez.
[35]Er-Rayyıs, s. 230.
[36]Bkz. Er-Rayyıs, s. 240.
[39]Ez-Zührî, s. 135.
[40]İbn Kuteybe, s. 53; ayrıca bkz. Ez-Zührî, s.134-135; İbn Hibbân, s. 398.
[41]İbn Hibbân, s. 398.
[42]Ez-Zührî, s. 135.
[43]Akarsu, s. 21.
[44]Yiğit, İsmail. “Osman”,DİA, yıl: 2007, cilt: 33, s. 439.
[45]Apak, s. 93.
[46]Azimli, Mehmet. Hz. Osman (Dört Halife’yi Farklı Okumak- 3), Ankara 2013, s. 27.
[47]İbn Kuteybe, s. 53.
[48]Apak, s. 93.
[49]İbn Kuteybe, s. 53; Ez-Zührî, s. 135.
[50]İbn Kuteybe, s. 52,53; ez-Zührî, s. 135.
[51]Akarsu, s. 21.
[52]Apak, s. 93.
[53]Taberî, 3/532.
[54]Yüksel, Ahmet Turan. “Dört Halife Dönemi Olayları Karşısında Abdullah b. Ömer” İstem Dergisi, Yıl: 3, sayı: 6, Konya, 2005, s. 71.Ayrıca Bkz. Kapar, Mehmet Ali, İslam’ın İlk Döneminde Bay’at ve Seçim Sistemi, İstanbul, ts. s. 51.
[55]Bkz. Er-Rayyıs, s. 177.
[56]Yüksel, s. 71.
[57]Hz. Ali hakkında söylenenlere baktığımızda, ‘hilafete olan hırsı ve şakacı olması’ kusur olarak görülmektedir ki bunların halife olmaya engel olabilecek nedenler olduğunu söylemek mümkün değildir.
[58]Akarsu, s. 17.
[59]Taberî, 3/ 520; el-Bûtî, s. 359. (Aslında bu görevlendirme, Sakîfe toplantısında, özellikle Hz. Ömer tarafından sık sık gündeme getirilen, Hz. Ebubekir’in Hz. Peygamber’in (s) yerine namaz kıldırdığı için hilâfete daha öncelikli ve layık olduğu tezini de çürütmektedir.)  
[60]Taberî, s. 537; Bkz. Azimli, Hz. Osman, s. 32; Apak, Adem. Hz. Osman Dönemi Devlet Siyaseti, İstanbul 2003, s. 91.
[61]Bkz. Taberî, 3/ 532; İbn Kuteybe, s. 52-53.
[62]Bkz. Maide, 32.
[63]Bkz. Kapar, s. 53.
[64]Zorlu, Cem. İslam’da İlk İktidar Mücadelesi,Konya 2002, s. 80.
[65]Azimli, Hz. Osman,s. 35.
[66]Bkz. Azimli, Hz. Osman,s. 35.
[67]Wellhausen, s. 19.
[68]Azimli, Hz. Osman, s. 36.
[69]Zorlu, s. 87.
[70]Bkz. Azimli, Hz. Osman, s. 35.
[71]Azimli, Hz.Ömers. 178-179.
[72]Akarsu, s. 18; Apak, s. 86.
[73]Bkz. Akarsu, s. 16-21.
[74]Taberî, 3/532-533.
[75]Akarsu, s. 30.
[76]Bkz. Akarsu, s. 33.
[77]Bkz. Azimli, Hz. Osman, s. 27.
[78]“Hz. Osman’ın ehemmiyetsiz ve gevşek olduğu sonucunun hilafetinden önceki yıllara bakılarak verilmesi mümkün değildir. Şayet hilafet yıllarına bakılarak verilmiş bir hükümse, o zaman bu olayların tüm sorumluluğunun sadece onun idaredeki zaafından kaynaklanmadığı, atamak zorunda kaldığı Emevî kökenli bürokratların icraatlarından kaynaklanan birtakım sorunlar olduğu gerçeği de göz ardı edilmemelidir.” Bkz. Akarsu, s. 34.
[79]Wellhausen, s. 19.
[80]Akarsu, s. 140.
[81]İbn Kuteybe, s. 61.
[82]Demircan, s. 82.
[83]İbn Kuteybe, s. 51; Demircan, s. 82.
[84]Taberî, 3/532.
[85]Hz. Ömer’in Halid b. Velid için bunu söylemiş olması şaşırtıcıdır. Çünkü halife olduğunda Hz. Ömer’in yaptığı ilk işlerden birisi, başına buyruk hareketlerinden ve hoşnut olmadığı bazı davranışlarından dolayı Halid’i başkomutanlıktan azletmek olmuştu. (Hz. Ömer’in Halife olduğunda, ilk iş olarak Halid’i azlettiğine dair bkz. El-Bûtî, s. 357)
[86]İbn Kuteybe, s. 52.
[87]Taberî, 3/520; trzİbn Kuteybe, s. 52; Er-Rayyıs, s. 173; el-Bûtî, s. 359; Yiğit, s. 439.
[88]Demircan, s. 83.
[89]Talha b. Ubeydullah’ın oyunun kimin tarafından kullanıldığına dair farklı rivayetler bulunmaktadır. Ancak yaygın görüşe göre Talha’nın oyu Abdurrahman b. Avf tarafından kullanılmıştır. Başka bir rivayette de onun seçilecek kişiyi kabul edeceğine dair Sa’d b. Ebî Vakkâs kefil olduğu belirtilmektedir. (Bkz. Demircan, s. 83.)
[90]İbn Hibbân, s. 401; Demircan, 84.
[92]İbn Kuteybe, s. 55,56; Er-Rayyıs, Muhammed Ziyauddin. En-Nazariyyâtu’s-Siyasiyyetu’l-İslamiyye (İslam’da Yönetim Sistemi ve Temelleri), Çev. İbrahim Sarmış, Ankara. 2017, (3. Baskı) s. 230-231; el-Bûtî, s. 360; Demircan, 84; Yiğit, s. 440.
[93]Kapar, s. 55.
[94]Câbirî, Muhammed Abid. İslam’da Siyasal Akıl, Çev. Vecdi Akyüz, İstanbul 1997, s. 295.
[95]El-Bûtî, s. 360; Yiğit, s. 440.
[96]İbn Kuteybe’de yer alan bilgiye göre ilk olarak Hz. Osman’ın elini tuttu ve sordu. (Bkz. s. 55.)
[97]Bkz. İbn Kuteybe, s. 56.
[98]Bkz. Demircan, 84.
[99]Lewis, Bernard. Tarihte Araplar, (Çev. Hakkı Dursun Yıldız), İstanbul 2000, 2. Baskı, s. 84.

0 yorum:

Yorum Gönder

Yazarlar

Beyan Yayınları

DEL PIERRO

DEL PIERRO
PIERRE MARTIN