3 Aralık 2017 Pazar

Hulefa-yı Raşidîn Döneminin İslâm Tarihindeki Yeri ve Önemi İle İlgili Bir Giriş Denemesi

                                                             Prof. Dr. Mehmet Salih ARI

Hz. Peygamber’in vefatıyla İslâm tarihinde yeni ve önemli bir dönem başlamıştır. Müslümanlar Peygamber’den sonra ilk sınavlarını siyasî alanda vermek durumunda kalmışlardı. Müslümanların Peygamberi, Devlet başkanları ve Ordu komutanlığını şahsında toplamış olan Hz. Muhammed (s.a.s.) vefat etmiş, müslümanlar lidersiz kalmıştı. O peygamberlerin sonuncusu olduğundan yeniden bir peygamber gelmeyecekti. Ne var ki geride bıraktığı İslam toplumu, lidersiz devleti daha ileri götüremeyeceği gibi, başsız bir devletin devamı da imkânsızdı. Bunun önemini kavrayan müslümanlar Saide oğulları çardağında toplanarak yeni liderlerini seçtiler ki bundan böyle “Müslümanların devlet başkanı” anlamına gelen hilafet gündeme geldi. Hz. Ebubekir İslam devletinin başına halife, yani devlet başkanı seçildi.

Saide oğulları gölgeliğinde toplanan sahabîler, delillere dayalı bir tartışma ve karşı tarafı ikna etmek suretiyle yeni devlet başkanlarına (halifeye) biat ettiler. Hz. Peygamber’den sonra Müslümanlar arasında ilk tartışmanın hilafet konusunda çıkmış olması yadırganacak bir husus değildir. Zira insan olan her yerde değişik görüşler olmaktadır. Bu keyfiyet insan olmanın neticesidir.
İnsanlık tarihi bize gösteriyor ki, insanlar, umumi olarak hükümet şekli üzerinde müttefik değildirler. Bazıları bir kral, bazıları bir Reisicumhur, bazıları da cemiyeti idare etmek için bir grup seçiyorlardı. İnsanlık tarihinde, bu mevzuda birlik yoktur.
İslamiyet’ten önceki dönemlerden söz eden Kur’an-ı Kerim sadece Peygamberlerden değil, aynı zamanda krallardan da bahsetmektedir. Enteresandır, Kur’an-ı Kerim’de monarşiden başka yönetim biçiminden söz edilmemektedir. Cumhuriyet veya başka hükümet şeklinden, Kur’an-ı Kerim bahsetmemektedir. Kur’an-ı Kerim hem Davud (a.s.) ve Süleyman (a.s.) gibi iyi krallardan hem de Firavun ve Nemrud gibi kötü krallardan bahsetmektedir. Sahabenin seçmeye karar verdikleri halife bir kral mıydı? Bir cumhurbaşkanı mıydı? Veya başka bir şey miydi? Meselesi üzerinde durmak gerekir.
Peygamberin halifesi, kişinin ve toplumun hayatı için Kur’an ve Sünnet’in kurallarının uygulamasında bir gözetmendir. Halife, tüm ırk ve toplumsal endişelerin dışında güçlü bir şahsiyet sahibi, kamil mü’minler arasından, hatta “zenci bir köle bile olsa” seçilir. Sade bir sözleşme biçiminde (mübaya‘a) oybirliği (icma) ile teyit edilen halife temsil ettiği ilkelerin gereklerine kesinlikle bağlı özel ve kamuya ait işlemlerde bu ilkelerden sapma halinde eleştirilebilen bir kişidir.
Halifelerin kendileri ile istişarede bulunduğu Ehl-i Şura, görüş ve düşüncelerini tam bir serbesti içinde beyan ederlerdi. Hilafetin bu husustaki siyasetini anlamak için Hz. Ömer b. el-Hattab’ın şu nutku kafidir: “Ey İnsanlar! Size anlatmak istediğim şudur: Emanet olarak uhdeme tevdi ettiğiniz devlet işlerini yürütebilmem için benimle iş ortaklığı yapacaksınız ben de sizin gibi bir insanım. Bugün, sizin haklarınızın aynına sahip bulunduğumu, sizinle eşit olduğumu söylemek isterim. İsterseniz benimle aynı fikirde olabileceğiniz gibi ayrı düşüncede de bulunabilirsiniz. Ben size, ille de benim arzularıma uyacak ve benim dediğimi yapacaksınız, demek istemiyorum.”
Hz. Ömer bu düşünceyle hareket ettiği için tarih boyunca hem Müslüman hem de gayri müslimleri adalet anlayışı ile etkilemiştir. Hz. Ömer’den etkilenen biri de Gandi idi. Hindistan’ın bağımsızlığından evvel, Hindistan’da Hindistan’ın bağımsızlığı için İngilizlere karşı bir hareketin lideri olan Gandi’yi. Gandi’yi başlattığı sivil eylemler nedeniyle hemen herkes tanımaktadır. Başlangıçta Müslüman- Hindu ayırımı yapmadan, bu hareketin başkanı idi. Bu hareketin sonuna doğru, Müslümanların büyük bir çoğunluğu ondan ayrıldılar. Gandi Hindistan’ın istiklal mücadelesinde başkandı. Bir gün Gandi, istiklâlden sonra memleketin siyasetinin ne olacağı hakkında büyük bir nutuk verir ve der ki: “Bizim müstakbel hükümetimiz Müslümanların Hulefa-yı Raşidîn’i gibi hareket etmelidir” ve bilhassa Hz. Ömer’in hükümetini örnek olarak gösterir.
Mukavkıs’ın elçileri de müslüman savaşçıları ve onların liderlerini şöyle tavsif etmişler: “Biz öyle bir topluluk gördük ki, ölüm onlara hayattan, yaşamaktan daha sevimlidir. Tevazu ve alçak gönüllülüğü, şan ve şöhretten daha çok severler. Onlardan hiçbirinin dünyaya rağbeti ve düşkünlüğü yoktur. Toprak üzerine otururlar, idarecileri içlerinden herhangi biri gibidir, diğerlerinden bir farkı görülmez. Onların içinde köleler, efendilerden mevki ve üstünlük sahipleri, diğerlerinden ayırt edilemez. Namaz vakti girince, hiç biri namazı terk etmez. Her kes el, yüz ve ayaklarını su ile yıkayarak (abdest alarak) huşu ile namazlarını kılarlar.”
İmamet müşavere ile gerçekleşen bir iştir. Saltanat ise kılıç zoru ile ele geçirilen makamdır. Saltanatta zorbalık ve veraset söz konusudur. Hilafette böyle bir durumdan söz edilemez. Hz. Ömer bir defasında şöyle söylemiştir: “Allah’a yemin ederim ki ben halife miyim, yoksa sultan mıyım bilemiyorum. Eğer sultansam vay halime!” Ayrıca bu durumu sahabilere de soruyordu. Bir defasında Selman-ı Farisi’ye sorunca Selman şu cevabı vermiş: “Eğer haksız yere ümmetin tek kuruşunu dahi yersen sen meliksin, eğer yemezsen halifesin.”
Raşid halifelerin evleri, halkın her zaman girip çıkabileceği mahallerdi. Kapıcıları yoktu. Ne muhafız alayı, ne de yaverleri vardı. Kapıları herkese açıktı. Çarşı ve pazarlarda polisin refakatine lüzum kalmadan, merasimsiz gezer dolaşırlardı. Her hangi bir vatandaş bu halifelerden hesap sorabilir kendisine “niçin böyle yaptın?” diyebilirdi. Onlarla konuşmak veya icraatlarını tenkit etmek için izin talebinde bulunmaya ihtiyaç yoktu.
Onlara göre, hükümetin idaresini elinde tutanların, Beytülmali kendi kişisel maksat ve masrafları için sarf etmeleri haramdı. İşte saltanat ile hilafeti birbirinden ayıran farklardan bir kaç tanesi...
Hz. Ebû Bekir halife olduğunda ilk hutbesinde Müslümanlara şöyle seslenmişti: "Ey insanlar! Sizin en hayırlınız olmadığım halde sizi idare etmek üzere seçildim. Ne var ki Kur'an indirildi Resulullah da (takip edilecek ) bir yol ortaya koydu. Biz de Resulullah'ın bize öğrettiği sünneti öğrendik. Biliniz ki en akıllı iş Allah'tan korkup sakınmaktır ve en büyük ahmaklık ise Allah'a karşı gelmektir. İyilik yaparsam bana yardım ediniz; kötülük yaparsam beni doğrultunuz. Doğruluk emanet; yalancılık ise hıyanettir. Sizin aranızdaki güçsüz bir kimse onun başkasındaki hakkını alıp kendisine verinceye kadar benim yanımda güçlüdür. Güçlü olan bir kimse ise ondan başkasının hakkını alıncaya kadar benim yanımda güçsüzdür. Sizden hiç biri cihadı terketmesin. Zira hangi toplum cihadı terk ederse Allah o toplumu zelil eder. Hangi toplum arasında fuhuş yayılırsa Allah onlara vereceği belayı genelleştirir. Allah ve O'nun Resulü'ne itaat ettiğim müddetçe siz de bana itaat ediniz. Şayet Allah'a ve Resulüne isyan edersem artık bana itaat yoktur. Haydi, namaza kalkınız Allah'ın rahmeti üzerinize olsun..."
Hz. Ebû Bekir’in ilk icraatı, Üsâme b. Zeyd komutasındaki orduyu cihada göndermek oldu. Kendisine itirazda bulunanlara şu cevabı verdi: “Rasûlullah’ın verdiği bir hükmü ben asla geri çeviremem. Yırtıcı hayvanların beni parçalayacaklarını bilsem, onu yine gönderirim. Çünkü Rasûlullah’ın emri böyledir.”
Üsâme’ye şu tavsiyede bulundu: “Hiyanet etmeyin, aşırılık yapmayın. Ahdınızı bozmayın. Öldürülmüş olan insanların organlarını kesmeyin. Çocukları, yaşlıları ve kadınları öldürmeyin. Hurma ağaçlarını kesip yakmayın. Meyve veren hiçbir ağacı kesmeyin. Koyun, sığır veya develeri yemek ihtiyacı dışında bir amaçla boğazlamayın. Yolda manastırlara kapanmış bazı kişilere rastlarsanız, onlara dokunmayın....” İşte Rasûlullah’ın halifesi Ebû Bekir (r.a.) Müslümanlara savaş adabını bu şekilde vazetti. Onlara zayıflara iyi davranmalarını tavsiye etti, insanlara mal ve can emniyeti vermelerini, dinî inançlarına taarruz etmemelerini teşvik etti.
Hz. Ebû Bekir vefat ettiğinde ise şöyle bir ahidname yazdırdı: “Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla Ebu Kuhafe'nin oğlu Ebu Bekir'in dünya hayatının son deminde ahiret hayatının başında, kâfirin inandığı, günahlının tevbeye geldiği, yalancının doğruyu söylediği bir dönemde yazdırdığı ahid ve vasiyetidir. Ömer b. Hattab'ı kendi yerime halife tayin ediyorum. Onu dinleyiniz ve ona itaat ediniz" İyi olur ve adil davranırsa, beni tasdik etmiş olur ki, onun hakkındaki bilgim ve görüşüm budur. Eğer zulmeder ve durumumu değiştirirse ben gaybı bilici değilim (mazurum) Ben sadece hayır murad ettim. Herkese ancak kazandığı vardır. “Zulmedenler, yakında nasıl bir inkılaba uğrayıp devrileceklerini bileceklerdir.”[1]
Bu dönemde cihada giden Müslümanların amaçları Rebi‘ b. Amir’in İranlı komutan Rüstem’e karşı söylediği şu sözlerde iyi anlaşılmaktadır: Rüstem, Rebi‘ b. Amir’e “Sizi buralara getiren şey nedir?” diye sorduğunda, Rebi‘: “Allah bizi, insanları insanlara kul olmaktan kurtarıp, onları Allah’a kul yapmak için gönderdi. İnsanları dünyanın darlığından, genişliğine, dinlerin sömürüsünden İslâm’ın adaletine davet etmek için Allah bizleri kullarına gönderdi. Kim bunu kabul ederse, biz de onu kabul eder, ondan vazgeçeriz. Kim de bu davetimize karşı çıkarsa, Allah’ın vadettiğine kavuşuncaya kadar onunla savaşırız.”
Hz. Ömer ilk hutbesinde şunları söylemiştir: “Arapların durumu, boynuna yular takılmış sürücüsünün arkasından giden deveye benzer. Onu çeken nereye götürdüğüne dikkat etsin. Bana gelince, Ka‘be’nin Rabbine and olsun ki ben onları dosdoğru yolda götüreceğim.”
Hulefa-yı Raşidîn döneminin başlangıcına muhteşem bir silüet hakimdir. II. Raşid Halife Hz. Ömer (r.a.) İslâm’ın büyük faaliyetlerinin olağanüstü simgesi ve eşsiz sembolüdür. Bir bakıma her şey Hz. Ömer’den geçer. Divan teşkilatının kurulması, fetihlerin ciddi bir şekilde başlatılması, başlıca arazi gelirleri, yeni şehirler ve düzenli bir ordunun kurulması, kendini kabul ettirmiş bir yönetim, adalet müessesesinin tesisi, hac işlerinin düzene sokulması, hicretin müslüman takvimi başlangıcı seçilmesi, Müslüman olmayan tebaanın statüsü, yüksek dereceli memur atamaları, merkezi bir otoritenin hakim kılınması, halifelik görevine paralel olarak Emirü’l-Mü’minîn sıfatını taşıması. Ayrıca Hz. Ömer yönetim tecrübesi de olan dirayetli bir zattı. Müslüman olmadan önce Mekke site devletinin diş ilişkilerini yürütmüştü.
Hz. Ömer’in, Ubeyde b. Cerrah’a gönderdiği mektupta onun takvası ve savaş siyaseti ana hatlarıyla göze çarpmaktadır Hz. Ömer mektubunda şöyle diyordu: “Ben sana, tek kalıcı şey olan Allah’ın takvasını tavsiye ediyorum ki, ondan başka hiç bir şeyin değeri yoktur. O Allah ki bizi dalaletten hidayete, karanlıklardan aydınlığa çıkardı. Seni Halid b. Velid’in ordusuna komutan tayin ettim. Onların hakkı ne ise ona göre davran! “Ganimet alacağım” düşüncesiyle, Müslümanları helaka götürme! Araziyi iyice keşfetmeden onları oraya sevketme! Muhafızsız birlikler gönderme! Müslümanları felaketlere götürmemen için seni uyarıyorum. Allah seni benimle, beni de seninle imtihan edecek. Gözünü ve kalbini dünyadan çevir, dünyaya dalma! Dikkat et ki bu dünya, senden evvelkileri olduğu gibi, seni de helak etmesin.”
Hz. Ömer hak nerede ise onu kabul eder ve hatadan dönmeyi bir erdem olarak görürdü. Bir cuma hutbesinde Hz. Ömer ortaya bir fikir atmak istedi: “Bundan böyle evlenmelerde dört yüz dirhemden fazla mehir istenmesin” hutbeyi dinleyen bir kadın derhal ayağa kalktı ve: “Senin böyle bir şey için hüküm vermeğe hakkın yok. Kur’an kantarla mehir tayin etmeğe izin vermiştir. Sen bunu değiştiremezsin. Nasıl sen burada muayyen bir had tayin edersin?” tarzında Hz. Ömer’e itirazda bulundu. Hz. Ömer kadını haklı buldu ve kendi fikrinden vazgeçti.
İlk iki halife Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer karşılaştıkları problemleri şu şekilde çözerlerdi: Bir muamele ile karşılaştıkları zaman, derhal Kur’an’da bu gibi mesele hakkında bir hükmün bulunup bulunmadığını araştırırlardı. Kur’an-ı Kerim’de bu hususta herhangi bir hüküm bulamazlarsa, o zaman da Rasûlullah’ın böyle bir muamele ile karşılaşıp karşılaşmadığına bakarlardı. Karşılaşmış ise Hz. Peygamber’in bu hususta verdiği hükmü ve meseleyi nasıl karara bağladığını tetkik ederlerdi. Eğer Sünnet’te de her hangi bir hüküm bulamazlarsa, o zaman ümmetin ileri gelenlerini ve bilgili zevatı toplar, kendileriyle istişarede bulunur, ona göre meseleyi halleder ve karar verirlerdi.
Hz. Osman şura kararı ile halife seçildi. Şûra üyelerinin halife seçimi konusunda vekil olarak seçtikleri Abdurrahman b. Avf, bir kamuoyu yoklamasından sonra Müslümanları Mescid’de topladı. Önce Hz. Ali’ye: “Şayet seni halife tayin edersem, sen her zaman, Kur’an-ı Kerim’e, Hz. Peygamber’in sünnetine ve Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer’in tatbikatına uymaya söz verir misin?” Hz. Ali şu cevabı verdi: “Kur’an-ı Kerim ve Hz. Peygamber’in sünnetine evet, fakat ilk iki halifenin tatbikatına uymaya mecbur değilim. Ben de ictihad yapabilirim, müctehidim, onlara her şeyde uymaya mecbur değilim.” Aynı soruya Hz. Osman şu cevabı verdi: “Evet Kur’an-ı Kerim, Hadis ve ilk iki halifenin tatbikatına uyacağıma söz veriyorum.” Bu sırada Abdurrahman b. Avf ellerini havaya kaldırarak: “Ya Rabbi sen şahid ol ki, İslâm menfaati için ben Osman’ı halife seçtim.” dedi.
Hz. Osman halife seçildiğinde ilk hutbesinde şunları söyledi: “Siz geçici bir yurttasınız. Son günlerinizi yaşıyorsunuz. Yapabildiğinizin en hayırlısını yaparak ahiret için hazırlanınız. Bilesiniz ki, dünyaya geldiniz, sabahladınız ve akşamladınız, ömrünüz gelip geçti. Dikkat ediniz dünya aldanma üzerine dürülmüştür. Dünya hayatı sizi aldatmasın. Geçenlerden ibret alınız, sonra da gayret gösteriniz. Sakın ha gaflete düşmeyiniz. Çünkü Allah yaptıklarınızdan gafil değildir. Dünyaya rağbet edip onu tercih ederek imar eden ve ondan uzun boylu faydalanan dünya halkı nerede? Dünya onları atmadı mı? Dünyayı Allah’ın attığı yere atınız ve ahireti isteyiniz.”
Çünkü Allah, ahiret (en hayırlı olan şey) için darb-ı mesel getirerek şöyle buyurdu: “Dünya hayatı gökten indirdiğimiz bir su gibidir, yerin bitkisi onunla karıştı ve sonunda bitkiler, rüzgarların savurduğu çöp kırıntıları haline geliverdi. Allah her şeye kadirdir”[2]
Bilindiği gibi Hz. Peygamber kendi döneminde Hz. Ali hariç Benî Haşim’den hiç kimseye devlet müesseselerinde görev vermemiş önemli mevkilere getirmemişlerdi. Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer de kabile ve akrabalarına herhangi bir görev tevcihinde bulunmamışlardı.
Hz. Ömer kendisinden sonra halife olabilecek kişilere, “Benden sonra halife olursanız, sakın kabilenizi veya aşiretinizin fertlerini Müslümanların başına musallat etmeyiniz” biçiminde vasiyetler ediyordu.
Hz. Osman’ın hilafetiyle olaylar farklı bir gelişme çizgisi gösterdi. Hz. Osman yakın akrabalarını önemli görevlere getirirken ilk iki halifenin şahsı tutumunu ve kendi davranışının gerekçesini şöyle açıklıyordu: “Ebû Bekir ve Ömer Beytülmal konusunda, hem kendilerini hem de akrabalarını sıkıntıya soktular. Fakat ben sıla-ı rahmı tercih ediyorum.” Sıla-ı rahm konusunda oldukça titiz davranan Hz. Osman halife olunca yakınlarını ilk iki halifenin siyasetinin aksine görüp gözetti. Örneğin Mervan b. Hakem’e Afrika’daki ganimet mallarının humusu olan beş yüz bin dinarı bağışladı. Hz. Osman’ın ondan önce de Afrika’dan gelen ilk humusu İbn Ebî Sarh’a verdiği Taberî nakletmektedir.
Hz. Osman sırf bunlardan dolayı sahabenin tepkisini çekmişti. Yakınlarını devletin yüksek kademelerine ataması da sahabe arasında itirazlara neden olmuştu. Sa’d b. Ebî Vakkas’ı Kufe valiliğinden azl ederek yerine anne bir kardeşi olan Velid b. Ukbe’yi, daha sonra da başka bir akrabası olan Sa’d b. As’ı getirmişti. Amr b. As yerine Mısır valiliğine Abdullah b. Sa’d b. Ebî Sarh’ı, Ebû Musa el-Eş‘arî yerine Basra’ya Abdullah b. Amir’i tayin etmişti. Kısaca hilafeti döneminde Ümeyye oğulları büyük memuriyetleri ellerine geçirme imkânını buldular.
Hz. Ömer, insanların mal sebebiyle fitneye düşebileceklerinden korktuğu için, ihtiyaçlarını giderecek miktarda mal sahibi olmalarını isterdi. Hz. Osman ise, halkına refah ve bolluk içinde yaşamasını sağlamak için onların mal ve mülk edinmesine mani olmadı. Sahabenin ileri gelenlerini serbest bıraktı ve onların taşra vilayetlere giderek oralarda yerleşmelerine engel olmadı.
Hilafet makamında iken İslâm devletinin sınırlarını Çin’den, İspanya’ya kadar üç kıtaya yayan Hz. Osman hilafeti boyunca devletten bir tek kuruş almadı. Onun döneminde Müslümanlar deniz yolu ile fetih hareketlerine giriştiler ve çöl insanları denizci filo şefi olarak ortaya çıktılar.
Muhasara altında bulunduğu sırada Zeyd b. Sabit dilerseniz Muhacir ve Ensâr’dan oluşan bir grubu getireceğini söyleyince Hz. Osman “savaşa hayır” diye cevap vermişti. O bir sultan gibi davransaydı Peygamber şehri yakılıp yıkılacakmış, ashabın canı, malı, ırzı, heder edilecekmiş; bunları düşünmez, gözü iktidardan başka bir şeyi görmezdi. Ama o böyle yapmadı. Canı pahasına nebevî hilafetin ak alnına saltanat lekesini sürmedi. Hz. Osman hiç bir zaman öldürülmeyi hak etmemişti. Zaten isyancıların gayesi hak ve adaleti yerleştirmek değildi.
Hz. Peygamber’e akrabalığı nedeniyle hilafetin Hz. Ali’nin meşru hakkı olduğuna dair düşünceler sürekli güç kazanmıştır. Hz. Ali tüm bu kışkırtmalara rağmen ümmetin seçimine ve kabulüne saygı gösterdi. Sürekli ümmetin birliği ve beraberliğini göz önünde tutmaya çalıştı.
Nevevî, Hz. Ali’nin şöyle dediğini rivâyet eder: “Rasûlullah (s.a.s.) halka namaz kıldırmak için Ebû Bekir’i tayin etti. Ben de o sırada orada idim, hasta değil sıhhatteydim. İmamlığa beni geçirmek isteseydi, elbette bunu yapardı. Şu halde Allah ve Rasûlünün, dinimiz için razı olduğu kimseye biz de dünyamız için razı oluruz.” Hz. Ali ile Hz. Ömer çok barışık bir biçimde yaşıyorlardı. Hz. Ömer onu defalarca yerine Medine’de vekil bırakarak İslâmî fetihlere katılmıştır.
İslâm tarihinde Hz. Osman’ın şehid edilmesiyle fitne kapısının açıldığı kabul edilmektedir. Bazıları Câhiliyeden kalan kan davalarını sürdürebilmek için Hz. Osman’ın katledilmesini bulunmaz bir bahane saydılar. Hz. Ali böyle netameli bir dönemde halife seçildi. Kendinden önceki üç halife gibi meşru bir usulle (şura) iş başına gelen Hz. Ali’ye sayısı çok da fazla olmayan bir grup biat etmedi. Böylesi istisnalar diğer bazı halifeler için de geçerli idi. Hatta Hz. Ebû Bekir gibi bir halife bile bunun dışında değildi. Ne var ki bu kez durum farklıydı. Biat etmeyenler bizzat ümmetin Raşid Halifesine karşı fiili bir mücadeleye girişiyorlardı.
Hz. Osman’ın şehadetinden sonra kendisini halife yapmak isteyenlere Hz. Ali şöyle der: “Bu iş böyle olmaz, sizin yetkinizde de değildir. Halifenin seçimi, şura ehline ve Bedir ehline aittir. Onlar kimi halife yapmak isterse o olur. Biat, mescidde, halkın huzurunda, Müslümanların rızası ile olur. Asla gizli olmaz.”
Hz. Ali mümtaz bir kişiliğe sahipti. Rasûlullah onu defalarca övmüştü ve Hayber gazvesinde Hz. Ali’yi kast ederek şöyle demişti: “Yarın bu sancağı, Allah ve Rasûlünü seven, Allah ve Rasûlünün de kendisini sevdiği birine vereceğim. Allah fethi ona nasib edecektir.” Kur’an-ı Kerim’i, tefsiri, hadis rivâyeti, mirasla ilgili problemler ve müşkil davaların çoğunda Hz. Ali’ye müracaat edilirdi.
Hz. Ali kendisine karşı savaşan Müslümanlara iyi muamele etti. Cemel savaşı sırasında taraftarlarına şöyle dedi: “Dikkat ediniz! Savaşa önce siz girmeyiniz. Onlar saldırmadıkça hücum etmeyiniz. Eğer onları yenerseniz kaçanların peşine takılmayınız. Kaçanları ve muharebeden çekilenleri öldürmeyiniz. Yaralılara saldırmayınız. Kimsenin elbisesini soymayınız. Ölülerin burun ve kulaklarını kesmeyiniz. Kimsenin hanesine tecavüz etmeyiniz, malını yağmalamayınız. Size küfretseler dahi kadınlara dokunmayınız.” Savaştan sonra ise: “Her iki tarafın ölülerine cenaze namazı kılınız ve şehitlerine hürmet gösteriniz.” dedi. Hz. Ali ömrünün son deminde ise bütün ısrarlara rağmen, “Ben de Müslümanları Rasûlullah’ın bıraktığı gibi bırakıyorum” diyerek yerine kimseyi aday göstermedi.
Hulefa-yı Raşidîn döneminin sona ermesiyle saltanat dönemi başlamıştır. Ama bu dönem hep hayırla yad edilmiştir. Muaviye b. Ebî Süfyan ilk üç halife ile ilgili olarak şunları söylemiştir: “Allah Ebû Bekir’e rahmet etsin. Ne o dünyayı istedi, ne de dünya onu. Ömer’e gelince, dünya onu istedi fakat o dünyayı istemedi. Osman ise; dünya ona isabet etti, o da dünyaya nail oldu. Ama biz dünya içinde kirlendik, onun tozuna toprağına bulandık.” Daha sonra pişman bir eda ile şöyle demiştir: “Vallahi, bu Allah’ın bize verdiği bir saltanattır.”
Hulefa-yı Raşidîn dönemi Müslümanlar tarafından “aydınlık bir meşale” olarak kabul edilmektedir. Müslümanların birçok referansı bu döneme aittir. Bahsedilen Raşid Halifeler dünyevî çıkara değil Allah’a meylettiler. Canları pahasına hilafeti saltanata dönüştürmemeye gayret ettiler. Hiç bir zaman zorbalıkla, veraset yoluyla ümmeti yönetmeye kalkışmadılar. Sonuçta ise şehadet şerbetini içerek Rabblerine kavuştular.
KAYNAKLAR
HAMİDULLAH, Muhammed, İslâm Müesseselerine Giriş, (çev. İhsan Süreyya Sırma), İstanbul 1981.
HASAN, Hasan İbrahim, Siyasî-Dinî-Sosyal-Kültürel İslâm Tarihi, (çev. İsmail Yiğit v.dğr.) I-VII İstanbul 1987.
İBN HİŞAM, Ebu Muhammed Abdulmelik (218/833), es-Siretü'n-Nebeviyye, (thk. Mustafa es-Saka v.dğr.), I-IV, Kahire 1355/1936.
İBN KESİR, Ebu'l-Fida İsmail (774/1372), el-Bidâye-ve'n-Nihâye, I-XIV, Beyrut 1988.
İBN KUTEYBE, Ebu Muhammed Abdullah b. Müslim, Uyunu'l -Ahbar, I-II, Beyrut 1985.
İBN SA'D, Muhammed (230/844), et-Tabakatü'l-Kübra, I-IX, Beyrut t.y.
İBNÜ'L-ESİR, Ebu'l-Hasan İzzuddin Ali b. Muhammed el-Cezerî (630/1232), el-Kâmil fi't-Tarih, (thk. C.J. Tornberg), I-XII, Beyrut 1982.
MEVDUDÎ, Ebu’l-A‘la, Hilâfet ve Saltanat, (trc. Ali Genceli), İstanbul 1966.
SIRMA, İhsan Süreyya, İslâmî Tebliğin Örnek Halifeler Dönemi, İstanbul 1989.
TABERÎ, Ebu Cafer Muhammed b. Cerir (310/922), Tarihu'l-Umem ve'l-Mulûk, I-XIII, Beyrut 1987.




[1] Kur’an-ı Kerim, Şuara, 227
[2] Kur’an-ı Kerim, Kehf, 45

2 yorum:

  1. Kaleminize sağlık hocam. Hilafet ancak bu kadar güzel özetlenebilir. H. Gideroğlu /Almanya

    YanıtlaSil
  2. tamam iyi guzel hoca ciddi ve önemli bir konuya değinmiş. ancak sadece 2 dip not / kaynak göstermiş. akademik ve ciddi bir çalışma da daha fazla kaynak göstermek gerekirdi. örneğin Hz Abdurrahman b Avf'ın Hz. Ali ve Hz Osmanı mülakat yapası ve onların verdiği cevaplara kaynak göstermesi şart ike göstermemiş. bu bilgiyi nereden aldın. çünkü bu konuda farklı versiyorlar var. siz bu farklı versiyonu NEREDEN ALDINIZ sorusunun cevabı makale de mevcut değil.

    YanıtlaSil

Yazarlar

Beyan Yayınları

DEL PIERRO

DEL PIERRO
PIERRE MARTIN