4 Kasım 2017 Cumartesi

Cahiliyye’nin Asabiyetinden Modern Asrın Milliyetçiliğine

Öğr. Gör. Cuma KARAN
“Asr-ı Saadet” olarak adlandırılan Hz. Peygamber dönemi, sadece belli bir zaman ve belli bir döneme ait özel bir adlandırma olmuşsa da aslında temelleri atılmış, esasları belirlenmiş, sınır ve hududu tayin edilmiş bir yaşam ve bir peygamberî kültürdür. Hz. Peygamber tarafından ümmet için model olarak teorik ve pratiği bırakılmış bir mirastır.

Kuran-ı Kerim’de Allah,  cahiliye döneminin içeriği ile ilgili değişik ayetlerde dönemin kötü yanlarını zemmederek dile getirmiştir. Birkaç ayette de bizzat “cahiliyye”  kavramını kullanmak suretiyle müminleri uyarmıştır. Fetih Suresi 26.ayette; “Hani inkâr edenler kalplerine taassubu, cahiliye taassubunu (حَمِيَّةَ الْجَاهِلِيَّةِ) yerleştirmişlerdi. Allah ise, Peygamberine ve inananlara huzur ve güvenini indirmiş ve onların takva (Allah’a karşı gelmekten sakınma) sözünü tutmalarını sağlamıştı. Zaten onlar buna lâyık ve ehil idiler. Allah, her şeyi hakkıyla bilmektedir.” Buyrulmaktadır.  Ahzab Suresi 33. Ayette de; içtimai hayatımıza taalluk eden bir uyarı vesilesi  olarak bu kavram kullanılmıştır: “Evlerinizde oturun!”  وَلَا تَبَرَّجْنَ تَبَرُّجَ الْجَاهِلِيَّةِ الْأُولَى “Önceki cahiliye dönemi kadınlarının açılıp saçıldığı gibi siz de açılıp saçılmayın!...” Birinci ayette cahiliye ile ilgili işin kalbî, imanî boyutu dikkat çekerken, ikinci ayette ise işin sosyal, içtimaî boyutu öne çıkarılmıştır. Hz. Peygamber, Müslümanlar için bir manifesto olan ve yüzbinlerce sahabenin canlı dinlediği, meşhur “Veda Hutbesi”nde de “Cahiliyenin bütün adetlerini ayağının altına aldığını” örnekleriyle dile getirmiştir.
Ayrıca Maide 49 ve 50. Ayetlerde, yine; “Onlara Allah’ın hükmüyle hükmet... Yoksa istedikleri cahiliye düzeni midir? Kesin inançlılara göre Allah'ın düzeninden, Allah'ın verdiği hükümden daha iyisi düşünülebilir mi hiç?” şeklinde vurgular yer alır. Bu ayetlerde de doğrudan أَفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَ  “Onların cahiliye hükmünü talep ettiklerinden, Müslüman birinin ise, asla bu cahiliye hükmüne razı olmaması gerektiğinden” bahsetmektedir.
Bu ve buna benzer cahiliyeyi/asabiyeti betimleyen Kuran ve Hadislerdeki ifadelere baktığımızda, cahiliyenin; bir dönemden öte belli bir yaşamı, kültürü, inancı gösteren, ırkçılığın, ayrımcılığın, zulüm ve haksızlığın herkesi kuşattığı, güçlünün hâkim, zayıfın mahkûm olduğu, insanî değerlerin yerine asabiyetin/millî değerlerin hâkim olduğu bir yaşam tarzı olduğu anlaşılır.
Bu anlamda Asr-ı Saadet ile cahiliye;  birbirinin tersi, biri gündüz ise diğerinin zorunlu olarak gece olduğu, yekdiğerine zıt iki yaşamın, iki farklı âlemin, hak ile batılın bütün unsurlarını içinde barındıran bir mücadelenin genel isimleridir. Bu anlamda, biri Rabbani diğeri şeytanîdir. Biri nebevî, diğeri ırkîdir. Biri evrensel ve insanî, diğeri keyfi ve nefsanidir. Biri ben merkezli, diğeri biz merkezlidir. Biri kabalığı, bedeviliği, kavmiyetçiliği, diğeri hilmi, ümmeti ve insanlığı önceler.[1]  
              Asr-ı Saadet, yaşanmış ve bir daha asla yaşanmayacak olan değil, tam tersi hep yaşanması gereken zorunlu bir ibret hâli ve “ma’siyetten ibadete dönüşün simgesi”, model bir dünyadır. Zira Asr-ı Saadet tarihsel açıdan bundan on dört asır önce yaşanmış bir döneme ait özel bir isim olmuşsa da tarih boyunca Müslümanların kurmak istedikleri hayat nizamlarında ideal olanı temsil etmiş ve onların hayallerinde cazibesini sürekli canlı tutmuştur. Bu yönüyle model olma özelliğini hep devam ettiren bir dönemdir.
            Cahiliye ise sadece; Hz. Peygamber öncesi yaşamın ve kültürün ismi değil, bilakis Peygamber ve Kuran’ın hayatın merkezinde yer almadığı tüm zaman ve dönemlerin genel ismidir. 
            Asr-ı Saadet; kendisi için istediğini başkasına da isteyen ve bunu imanın gereği[2] olarak gören bir bakıştır.
Cahiliye ise; “kendim için isterim, ama senin için engellerim” cümleleriyle özetleyebileceğimiz pragmatist, sadist, menfaatçi bir ruhun bakışıdır.
            Asr-ı Saadet, bütün mümin coğrafyayı, rengine, diline, ırkına ve coğrafyasına bakmadan kardeşçe kucaklayıp, kardeşimin ayağına batan dikenin acısını kalbinde hisseden,[3] gözyaşlarıyla bunu teyit eden, hüzün ve mutluluğuyla ümmetin her efradının asli üyesi olduğu samimi ve evrensel ailedir.
            Cahiliye ise, sadece kavminin, ırkının ve kabilesinin derdini dert, sevincini sevinç bilen zalim de olsa onun yanında, mazlumun karşısında yer alan,  ümmeti ayrıştıran bir bölücü anlayıştır.
            Asr-ı Saadet, Kur’anî ahkâmın, Muhammedî yaşamın ve tevhidî bakışın bütün alanlara egemen olduğu bir dönemin ismidir.
Cahiliye ise, Kuran’ın aksine,  beşerî ahkâmın, putlaştırılmış insan hegemonyasının, gayr-ı İslamî her türlü yaşamın pervasızca yaşadığı ve sinsice dayatıldığı bir dönemdir.
            Asr-ı Saadet, Daru’l-Erkam’da ekilen tevhit tohumlarının Medine İslam devletiyle neşv-ü nema bulduğu, herkesin ve her kesimin ondan beslendiği bir gülistan bahçesidir.
Cahiliye ise, Mekke Daru’n-Nedve müşrik parlamentosunun keyfî, küfrî, cebrî ahkâmının hâkimiyeti ve Kâbe gibi kutsalı dahi kullanarak toplumu sömürdükleri düzenin ismidir.
Asr-ı Saadet, kadının;  erkeğin örtüsü, ailenin mürebbiyesi, erkekle aynı özden yaratılmış, diri diri gömülmekten kurtulmuş, şehvetten azade, iffet ve namus abidesi, hepsinden önemlisi anne olarak yaşadığı dönemdir.
Cahiliye ise, kadının özgürlüğü adı altında bedeninin ve şefkatinin şehevi ve kapital baronlar tarafından sömürüldüğü, iffet ve haysiyetinin bir meta’ olarak ekran ve eğlence pazarlarında erkeklerin zevk ve nazarına sunulduğu, annelikten uzak, evlerinden çıkarılmış,  değer ve onurundan bigâne olmuş bir esaret dönemidir. 
            Asr-ı Saadet, Hak ve Hâkimiyetin Allah’a ait olduğu bir düzenin değişmez ilahî ilkelerin hayata yansıdığı dönemdir.
Cahiliye ise, Merhum Seyyid Kutub’un ifadesiyle; hâkimiyet ve haklılığın insan ve insan düşüncesine dayandığı beşerî düzenlerin hüküm sürdüğü dönemlerin ismidir.
Cahiliye, şeytanın kendi kökenini öne sürerek, “Ben (yaratılış olarak) ondan daha üstünüm. Çünkü sen beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın”[4] demek suretiyle isyan eden ve dünyada lain ahirette de cehennemlik olan bir anlayışın, söylemin ve dünyanın ismidir.
            Asr-ı Saadette İman toplumu inşa edilirken zaman zaman cahiliye refleksleri bazen alışkanlık,  bazen de mahalle baskısı olarak kendini dışa vuruyordu. Nitekim onlar da insandı ve imtihana muhataplardı. Belki hikmet-i ilahiyenin bir tecellisi olarak kıyamete kadar ümmete örnek olması açısından  o dönemde yaşatılarak bize ibretlik vaka’lar diye bırakılmış olmaları mümkündür. Onun için Asr-a Saadet örnekliğinden öte ibretliğe, “ma’siyetten ubudiyete örnek” canlı bir dönemdir.  Bu çerçevede İslam tarihinden  birkaç örnek tablo konunun anlaşılması adına önemli olacaktır:
Birincisi:  Mescid-i Nebi’de Sahabeden bir grup, bir halka yapmış ve oturmuş sohbet ediyorlardı. İçlerinde Sa’d b. Ebi Vakkas (r.a)’ın Hz. Selman ile bir problemi vardı. Selman-i Farisi Mescid-i Nebevi'nin kapısından girdiğinde, Selman ile arasında sorun yaşayan Sa’d, Selman’ın işiteceği şekilde; وما حسبك وما نسبك  “ Soyun-sopun nedir, sülalen nereye dayanıyor, hangi kabiledensin?” şeklinde rencide edici birkaç soru sordu. Herkes; “ben filan kabiledenim, şu soydanım”  deyip kendi soyunu, kabilesini söyledi. Sıra Selman’a geldi. Sa’d b. Ebi Vakkas Selman’a dönerek; “Ya Selman, “وما حسبك وما نسبك” “Senin soyun-sopun nereye dayanıyor, sen nerelisin, hangi kabiledensin?” diye sordu. Selman,  أنا سلمان إبن الإسلام”, “Ben de İslâm oğlu Selman'ım!” dedi. Ve sonra gözleri dolarak şöyle hitap etti: “كنت ضالا فهداني الله بمحمد” " “Ben dalalette, sapıtmış bir insandım, Allah beni Muhammed ile hidayete erdirdi.” “ كنت فقيرا فأغناني الله بمحمد ” “Ben fakir, yoksul bir insandım, Allah beni Muhammed ile zenginleştirdi.” “كنت مملوكا فاعتقني الله بمحمد” “Ben basit bir köle idim, Cenab-ı Hakk beni Muhammed Mustafa ile özgürlüğüme kavuşturdu.” “أنا سلمنان إبن الإسلام”, “Benim soyumu-sopumu öğrenmek mi istiyorsunuz? Ben de İslâm oğlu Selman'ım!”  dedi. Hz. Ömer uzaktan bu sözleri duydu, ayağa kalktı, topluluğunun yanına geldi. Onlara dedi ki, “Benim de soyumu-sopumu öğrenmek istiyor musunuz?” “Ben de İslâm oğlu Ömer, İslâm oğlu Selman'ın kardeşiyim!” dedi.[5]
 İkincisi: Hz. Bilâl-i Habeşî (r.a) ile münakaşa eden Hz. Ebû Zer (r.a) tartışma sırasında Hz. Bilâl’e, “ ابن السودا: “ibn sevda, siyah kadının oğlu” demişti. Olay Hz. Peygamber’e ulaşınca; Hz. Peygamber, bu cahiliye tavrına çok kızmış ve Hz. Ebû Zer’i: “Ya Eba Zer! Onu annesinin renginden dolayı ayıpladın hâ! Demek sende hâlâ cahiliye kalıntısı var!” diyerek azarlamış, hatasını anlayan Ebu Zer de kafasını yere koyarak, "Bilal ayağı ile basmadıkça yanağımı yerden kaldırmayacağım" deyip hatasından dönme ve kardeşinden özür dileme erdemliliğini göstermiştir.[6]
Üçüncüsü: Mekke’nin fethinde Hz. Peygamber Kâbe’nin anahtarlarını Amcası olan Abbas’a vermek ister. Ancak Nisa Suresi 58. Ayet iner ve “Emaneti ehline ver” diyerek yıllardır Kâbe’nin bu hizmetini başarıyla yapan ve hâlâ Müslüman olmamış olan Osman b. Talha’ya vermesini emreder.[7]
İşlerde; akrabalık –günümüz terimleriyle– cemaatçilik, mezhepçilik, hemşehricilik ve particilik değil, ehliyet ve liyakat esaslı davranmayı Kuran bir prensip olarak bizlere emrettiği görülmektedir.
Dördüncü: Kuzman, Arapların kendi aralarındaki savaşanlarından dolayı kahraman olarak biliniyordu. Uhud savaşında savaşa katılmayanlardandı. Beni Zafer kabilesinin kadınları “Ey Kuzman! Erkekler çıktı, bir sen kaldın, utanmıyor musun? Yoksa kadın mısın?” dedi. Bunun üzerine Kuzman evine koştu savaş malzemelerini kuşandı ve Uhud’a koştu, orduya yetişti. Hz. Peygamber tam o sırada orduyu savaş safına göre diziyordu, o hemen en ön safa geçti. Savaş başlamış ve savaş meydanında; “Ey Evs oğulları! Ölüm kaçmaktan daha iyidir, şeref uğruna savaşın ve benim yaptığım gibi yapın!” diyen Kuzman,  müşriklerden tam dokuz kişiyi öldürmüştü. Onun kadar cesur bir savaşçı olmamıştı. Daha sonra yaralandı ve yere düştü. Katade b. En-Nu’man ona uğradığında yaralı halini görünce; “Ey Ebu’l-Gaydak, şehitlik sana mübarek olsun!” Dedi. Bunun üzerine Kuzman, “Vallahi ya Eba Amr! Ben bir din uğruna savaşmadım, şehri korumak için savaştım, Kureyş’in gelip hurmalıklarınızı çiğnemelerini istemediğim için savaştım, şerefimiz için savaştım!” dedi. Onun kahramanlıkları ve yaralandığı haberi Hz. Peygambere ulaşınca, “Vallahi o cehennemliktir!” buyurdu. Hz. Peygamber’in bu haberi üzerinde çok zaman geçmeden verdiği mu’cizevî haber gerçekleşti. Zira acılarına dayanamayıp ok heybesinden bir ok çıkaran Kuzman,  onunla kendini vurdu, ölümü gecikince de kılıcını göğsüne saplayıp sırtından çıkıncaya kadar dayandı. Kendini kılıcıyla öldürdü.[8]  Bu olay vesilesiyle Hz. Peygamber bize; İslam’ın tanımadığı, reddettiği cahiliye değerleri uğruna ölmenin akıbetini göstermiştir, hem de Uhud Savaşı gibi önemli ve büyük bir savaşta dokuz müşriki öldüren bir kahraman dahi olsa akıbetinin cehennem olduğunu belirtmesi açısından önemli bir uyarıdır.  
Beşincisi: Benî Mustalik Gazvesi’nde basit bir tartışma, az daha büyük bir fitneye yol açacaktı. Hz. Ömer’in ücretli seyisi Cahcah ile Ensar’dan Sinan b. Vebre arasında su kuyusu sırasında kavga çıktı. Sinan b. Vebre; “Yetişin ey Ensar!” deyince, buna karşın Cahcah da; “Yetişin ey Muhacirler!” diyerek Ensar’dan ve Muhacirler’den olan kişiler münakaşa sırasında kendi kavimlerini yardıma çağırınca, Hz. Peygamber, “Şu cahiliye çığlığını bırakınız! O ne kötü şeydir!”[9] Zira ümmet içinde kavmini öne çıkarmak, onları başkalarıyla olan bir kavgada haklı haksız demeden kavgaya/yardıma çağırmak, cahiliyenin en belirgin alameti idi. 
Altıncısı: Sık sık okuduğumuz ancak anlamına çok da dikkat etmediğimiz, “çoklukla övünme” anlamına gelen “Tekâsür” suresi, cahiliyenin ruh haletini çok net bir şekilde ortaya koymakla beraber günümüze de işaret eder mahiyettedir. Surenin nüzul sebebi olarak; Benu Harîse ile  Benü’l-Hars kabileleri mallarının ve kabile fertlerinin çokluğu ile birbirlerine karşı övünme yarışında bulunuyorlardı. Diriler sayılıp eşit çıkınca ölülerin sayımına ümitler bağlandı ve bu sebeple kabristana giderek ölmüş, gitmiş olan kabile fertlerinin mezar taşlarını saymaya başlamışlardır. Kur’an, ortaya çıkan bu “cahilane” durumu; “Yazıklar olsun, veyl olsun!” diyerek kınamıştır.  Zihniyet aynı olunca aradaki zamanın da pek önemi olmuyor. Zira tam 1400 sene sonra, tarih 1936. “Türk Tarihi Araştırma Kurumu” denetiminde Antropolog Şevket Aziz Kansu tarafından Mimar Sinan’ın kabri açılır: “Böylesi bir dahi mimar Türk müdür değil midir? diye pergel ile kafatası ölçülür.” Cahiliye döneminde ölen Arapların sadece mezar taşları sayılmıştı. Ancak Mimar Sinan bunlar kadar da şanslı değildi. Zira kabri kazılmış, kafatası ölçülmüş ve ölçülen kafatası da maalesef ortadan kaybolmuştur.
Yedincisi:  Hz. Peygamber’e, hırsızlık yapan soylu bir kadının affedilmesi yönünde ashaptan yoğun bir talep gelir, seçkin sahabeler aracı olurlar. Ancak Hz. Peygamber, gelen bu isteğe şiddetle karşı koymuş ve geçmiş ümmetlerin helâk olmasının başlıca sebeplerinden birinin cezaların sadece fakir ve zayıf kimselere tatbik edilip zengin, soylu ve güçlülerin affedilmesi olduğunu ifade ederek, ardından da, “Allah’a yemin ederim ki eğer hırsızlık yapan Muhammed’in kızı Fâtıma olsaydı onun da elini keserdim!” diyerek had cezasını uygulamış ve iltimasa izin vermemiştir.[10]
Asr-ı Saadette; hukuk ve adalette iltimas olamazdı ama cahiliyede ise her türlü iltimas caiz hatta akrabalık bağı açısından zorunlu idi.
Sözü fazla uzatmadan, Kur’an’ın mübelliği, “Üsvetün Hasenetün” her adapta rehber, her davranışımızda da biricik önderimiz olan Hz. Peygamberin bu konudaki uyarılarıyla, “Cahiliyye asabiyetini” zihin ve duygu dünyamızdan tekrar hatırlayalım:
1.Hz. Peygamber; Ümmetimde cahiliyenin dört özelliği devam edecek;
1.     Kendi soyu ile sopu ile ırkı ile övünmek,
2.     Başkasının soyunu, sopunu,  ırkını ta’n etmek, yermek, kötülemek,
3.     Yıldızlardan yağmur beklemek,
4.     Cenazelerde ağıt yakmaktır.[11]
2. (Ölünün ardından) Yüzleri tokatlayan, yakaları yırtan ve cahiliye çığırtkanlığıyla (ağıt yakan) bizden değildir.”[12]
3. Hz. Peygamber, Vâsıle İbnü’l-Eskâ’’nın, “Ey Allah’ın Resulü ırkçılık nedir?” diye sorması üzerine, “(Irkçılık), zulüm ve haksızlıkta kavmine yardımcı olmandır.” buyurmuşlardır.[13]
4. Irkçılık adına bayrak açıp ırkçılık davası gütmeyi, cahilce ve körü körüne bir davranış olarak nitelemiş ve ırkçılık adına hareket edip bu yolda ölenin cahiliye ölümüyle ölmüş olacağını haber vermiştir.[14]  
5. Irkçılık üzerine ölen bizden değildir.[15]
6. Ey insanlar, dikkat edin! Şüphesiz ki Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. (Hepiniz Hz. Âdem’in çocuklarısınız.)  Bu yüzden, Arab’ın Arap olmayana; Arap olmayanın Arap olana; kızıl tenlinin siyaha; siyahın kızıl tenliye –takva dışında– bir üstünlüğü yoktur.”[16]
7. "Bir kısım insanlar vardır ki, cehennem kömüründen başka bir şey olmayan adamlarla iftihar ederler, övünürler. İşte bunlar ya bu övünmeden vazgeçerler, ya da Allah nezdinde, pisliği burunlarıyla yuvarlayan pislik böceklerinden daha değersiz olurlar."[17] 
8. "Kim hevâsına uyarak bâtıl yolda savaşır, kavmiyetçiliğe (asabiyete) çağrıda bulunur veya kavmiyetçiliğin sevkiyle öfke ve tehevvüre kapılırsa, cahiliye ölümü üzere (kâfir olarak) ölür."[18] 
 “Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O'ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.”[19]
Necib Fazılvari deyelim;
Müjdecim, Kurtarıcım, Efendim, Peygamberim;
Sana uymayan ölçü, hayat olsa teperim!
İstiklal Şairimiz, M. Akif’in şu tespitine kulak verelim:
“Felâketin başı, hiç şüphe yok, cehâletimiz;
Bu derde çâre bulunmaz –ne olsa– mektepsiz.
Ne Kürd elifbayı sökmüş, ne Türk okur, ne Arap;
Ne Çerkes’in, ne Laz’ın var bakın, elinde kitap!
Hülâsa milletin efrâdı bilgiden mahrum.
Unutmayın şunu lâkin: “Zaman: zaman-ı ulûm”
…………………………………………..
“Hani milliyetin İslâm idi… Kavmiyet ne!
Sarılıp sımsıkı dursaydın a milliyetine.
“Arnavutluk” ne demek? Var mı şeriatte yeri?
Küfr olur, başka değil, kavmini sürmek ileri!
Arab’ın Türke; Laz’ın Çerkes’e yahut Kürd’e
Acem’in Çinliye rüçhânı mı varmış? Nerde!
Müslümanlıkta “anâsır” mı olurmuş? Ne gezer!
Fikr-i kavmiyeti tel’in ediyor Peygamber
En büyük düşmanıdır Rûh-i Nebî tefrikanın;
Adı batsın onu İslâm’a sokan kaltabanın!”
Cahiliyenin bakışıyla, düşüncesiyle ve duygularıyla;  İslam’ın tevhit, ümmet ve kardeşlik ruhu olan Asr-ı Saadet anlaşılamaz. Anlaşılmayan bu asrı da, tekrar yaşamayı beklemek hayal olur.
Modern asabiyet olan ırkçılığın İslam tarihindeki tahribatı ortadadır.  Zira İslam tarihinde ilk önce Emevi gibi büyük bir devleti yıktığı, daha sonra da tarihimizin en yakın halkası olan, farklı din ve ırktan 51 milleti içinde barındıran altı asırlık Osmanlı Cihan Devletinin “İttihat ve Terakki” zihniyetinin milliyetçi/ırkçı politikasıyla nasıl yıkıldığı en ibretlik iki tarihî vakadır. Biri Asr-ı Saadet’ten hemen sonrası, diğeri de tarihimizin bize en yakın dönemi olan Osmanlı dönemidir.
İlginçtir, ‘İttihat ve Teraki Zihniyyeti’nin hemen sonrasında büyük bir mücadele ile yeni kurulan Türkiye’mizde, yıllarca beraberce yaşanmış Ermeni ve Rum gibi en eski Osmanlı tabası olan bu iki milletin içlerinden bazıları hidayet bulup Müslüman olmalarına rağmen, kendi milliyetini adeta gizlemek mecburiyeti ile karşı karşıya kaldılar. Hatta daha ötesi hakaret ifadesi olarak algılanır oldu. Hâlbuki karşısındaki Müslüman kardeşine; “Ben Rum bir Müslümanım” demekten çekinen bir Müslümanın kitabı olan Kur’an-ı Azimşan’ın 60 ayetlik olan 30. Suresinin ismi RUM suresidir. Yani bir Müslüman “Rum” suresini inkâr etse kâfir olurken, “Rum Müslümanım veya Rum’um” diyememenin çelişkisi, ne de fena bir çelişki! Aslında  bu çelişki;  “asabiyet-i cahiliyenin” üzerimizdeki etkisinin geldiği boyutunu gösteren bir durumdur.   
İslami bakışla örtüşmeyen sorunlarımızdan biri de, asırlarca dost ve komşu olduğumuz aynı coğrafyanın toplumlarıyla düşmanlaştırılmak istenilmesidir. Buna güncel bir örnek Ermenilere olan bakışımızdır.  Zira Türklerle ezeli düşmanmış gibi gösterilen Ermeni milleti, Osmanlı döneminde Sultan Abdulhamid Hanın da ifadesiyle  “Teb’a/Millet-i Sadıka” namıyla meşhur olmuş, Osmanlıya en muti ve en itaatkâr bir milleti idi.  Bugün ise Allah’ın; “Renkleriniz/Irklarınız ve dilleriniz ayetlerimdendir”[20] buyurmasına rağmen, Arap, Türk, Çerkez gibi bu ayetlerden birisi olan  “Ermeni” kelimesinin adeta ayıplanacak, hakaret edici bir ifadenin, söylemin durumuna düşürülmesi,  bir Müslümanın inancıyla örtüşecek bir bakış ve Kur’an’ın izin verdiği bir söylem olamaz. Zira Allah’ın herhangi bir ayetini inkâr veya küçüksemek bir Müslümanı küfre götürmeye yeterli bir sebeptir.
Rahmetli ninem; bir Ermeni’nin Müslüman olması için bir “Kelime-i Şahadetle” Müslüman olamayacağını,  bir sefer söylediğinde Hristiyanlığa ancak gelebileceğini, ikinci seferden sonra ancak Müslüman olabileceğini, yani transit, bir seferden Kelime-i Şahadetle Müslüman olamayacağını dini bir nasihat olarak bize hep anlatırdı. 
Tarihi açıdan ise, İbn Sa’d’a göre Türkler Hz. Nuh (as)’ın Ham, Sam ve Yafes olan üç oğlundan Yafes’ın soyundan geliyorlar.[21] Kaderin cilvesine bakınız ki; Yakut el-Hamevi Ermenilerin soy kütüğünü sıralarken ilginç bir detay dikkat çeker. O da, Türkler ile Ermenilerin Hz. Nuh’tan sonra gelen oğlunda birleşmesidir. Zira Ermenilerin soyunu el-Hemavi şöyle sıralar; Ermeniyyetu b. Lunta b. Umir b. YAFES b. Nuh’dır.[22] Yani Hz. Nuh (as)’ın oğlu Yafes’te bu iki millet birleşmektedir.   
Bu cahili asabiyet bakışı o kadar içimize tesir etti ki atasözlerimize, deyimlerimize kadar kendine yer buldu. Bundan soyu pak Peygamberimizin kavmi de nasibini aldı. “Pis Araplar bizi arkadan vurdu,” yanlış tarih safsatasından tutun, taa “anladımsa Arap olayım”, karışık ve içinden çıkılmaz bir karışık bir durum söz konusu olduğu zaman da; “Arapsaçına döndü” tarzı hakaret ve aşağılama içeren cümleler, okumuş-okumamış herkesin ağzında sakız gibi dolaşır oldu.
Vefat eden eski maliye bakanlarımızdan merhum Kemal Unakıtan İstanbul Arap İş Formun’da Arap iş adamlarına hitap ederken ağzında kaçırdığı;  “İşlerimiz Arapsaçına döndü” cümlesini düzeltmek için hayli çaba sarf etmişti.[23] 
Emperyal güçler sadece maddemize değil aynı zamanda mana ve kültür dünyamıza da musallat oldular. Ancak bundan daha da  kötü olanı, hala bunun farkına varamayışımızdır.
Düne kadar kardeşçe bir arada yaşayan bu milletlere ne olduysa ekilen asabiyetin bu topraklarda ırkçılık olarak yeşermesiyle oluverdi. Devlet-i Aliye-i Osmaniye gül bahçesinin birer farklı renkleri olan bu milletler adeta birbirlerini yok edecek birer unsurun parçası haline getirildi. Bugün bundan kim nemalanıyor ve kim zarar görüyor? Sorusunun cevabını, Osmanlı mirasına konmuş Müslüman bir millet olarak öncelikle bizim düşünmemiz lazımdır.
“Kendi milletini üstün görüp onunla övünmenin, başka bir milleti küçük görüp aşağılamanın” yukardaki hadiste de geçtiği gibi “Cahiliyye’nin en belirgin iki özelliği olduğunu tekrar hatırlamakta fayda vardır. 
Keşke biz Müslümanlar; Kuran’dan ve Peygamber’den ders ve ibret alabilseydik! Haydi dini eğitimden uzak, bundan gafil kaldık, bari tarihten ders alsaydık…
Bugün de milliyetçi ve mezhepçi, asabî yaklaşımın başta Ortadoğu İslam coğrafyasını nasıl bir facianın eşiğine getirdiği ortadadır. İslam var, Müslümanlar var ancak “Saadet Asrı” yok. Demek sorun; zamanda, mekânda ve dönemde değil, bizim bu zaman ve dönemlere MÜSLÜMANCA bakamayışımızdandır.
Allah’ım! Bizi, neslimizi ve bütün âlem-i İslam’ı; cahiliyenin bütün çeşitlerinden, sefih ve gayr-i insanî yaşantısından, bize tasallut olan hâkimiyetinden, suret-i haktan görünen münafık duruşundan, çekici-cezb edici lehviyatından, doyumsuz kapitalist yaşantısından, sömürü düzeninden, menfaat üzere dönen siyasetinden, din ve imandan arındırılmış eğitiminden, şirke bulaşmış inancından, uğrunda oluşturulmuş kutsallarından, inanç haline getirilen milliyetçilik hastalığından, ahirette sorgulanacağımız değerlerinden, dizilere mahkûm edilmiş aile hayatından, kadını bir meta olarak gören şehvet baronlarından, Kur’an’a uymayan, Muhammedî yaşantıyla örtüşmeyen her türlü efal, ahval ve etvardan sana sığınıyoruz, Müslüman olarak bizleri hıfz-u eman eyle. Bizi Kuran’a mahkûm, Kur’an’ı bize hâkim eyle ALLAH’IM!




[1] Asabiyet ve Cahiliyye ile ilgili geniş bilgi için bkz: Adem Apak, Erken Dönem İslam Tarihinde Asabiyet, Ensar Yayınları, İstanbul 2016; Adnan Demircan, Cahiliyye Arapları, Beyan Yayınları, İstanbul 2015; Mehmet Azimli, Cahiliyye’yi Farklı Okumak, Ankara Okulu, Ankara 2015.
[2] Buhari, İman, 71.
[3] Buharî, Edeb, 27; Müslim, Birr, 66.
[4] A’raf, 12/18.
[5]   أنا عمر ابن الإسلام أخو سلمنان إبن الإسلام   Beyhaki, Şuabu’l-İman, IV/286-287
[6] Buhari, İman ,22.
[7] Bu olayın detayı için bkz: Müslim, Hacc, 390.
[8] Ebu Abdullah Muhammed b. Ömer el-Vakidi, Kitabu’l-Meğazi,  çev: Musa Kazım Yılmaz, İlk Harf Yay. İstanbul 2014,  I/275,276,310,313,314
[9]  Vakidi, Kitabu’l Meğazi, II/77; Buhari, Menâkıb, 8.
[10] Buhârî, Enbiyâ, 54, Hudûd, 12; Müslim, Hudûd, 8-9 ; Ebû Dâvûd, Hudûd, 4
[11] Müslim, Cenaiz, 29
[12] Buhari, Cenâiz, 35
[13] Ebû Dâvûd, Edeb, 112.
[14] Müslim, İmâre, 53.
[15] Ebû Dâvûd, Edeb, 112.
[16] Ahmed b. Hanbel, Müsned, V/411)
[17] Ahmed b. Hanbel, 2/524; Ebu Dâvud, Edeb 111.
[18] İbn Mâce, Fiten, 7.
[19] Hucurat 49/13.
[20] Rum Suresi 30/50
[21] İbn Sa’d, Tabakatü’l Kubra, çev. (Heyet), edi: Adnan Demircan, Siyer Yay. İstanbul 2015, I/27
[22] Yakut el-Hamevi, Mu’cemü’l-Büldan, I/191
[23] http://t24.com.tr/video/unakitandan-arap-isadamlarina-isler-iyice-arap-sacina-dondu,3369

0 yorum:

Yorum Gönder

Yazarlar

Beyan Yayınları

DEL PIERRO

DEL PIERRO
PIERRE MARTIN