28 Eylül 2017 Perşembe

Hz. Âişe'nin Hayatı ve Şahsiyeti

Yrd. Doç. Dr. Ömer SABUNCU*

Hz. Âişe’nin Kabilesi ve Nesebi

Hz. Âişe, Teym kabilesine mensuptur. Teym kabilesi, Araplar’ın dört ana kolundan biri olan Mudar’ın en önemli kabilesi olarak kabul edilen Kureyş’in bir koludur. Bu kabile İslâm öncesi ve sonrası dönemde siyâsî ve sosyal olarak aktif durumdaydı. Keza Teym b. Mürre’nin, İslâm’dan önce Mekkeli Arapların yaptığı anlaşmalara (hilf) katılması ve Mekke’de haksızlığa uğrayanlara yardım amacıyla oluşturulan, Hz. Muhammed’in de (sas) katıldığı Hilfü’l-fudûl’un, cömertliğiyle meşhur Teymli Abdullah b. Cüd‘ân’ın ev sahipliğinde kurulması bunun en güzel örneklerini teşkil etmektedir. İslâmiyet’ten önce cömertliği ile meşhur Abdullah b. Cüdʻân ile bilinen kabile, İslâmiyet’le birlikte Talha b. Ubeydullah ve Hz. Ebû Bekir gibi önemli şahsiyetlerle şöhretini devam ettirmiştir.
Çalışmamızın asıl konusu olan ve bu kabileye mensubiyeti herkesçe malum olan Ümmü’l Mü’minin Hz. Âişe’nin nesebi Âişe bt. Ebû Bekir es-Sıddîk Abdullah Atîk b. Ebû Kuhâfe Osman[1] b. Âmir b. ‘Amr b. Kaʻb b. Saʻd b. Teym b. Mürre b. Kaʻb b. Lüeyy[2] b. Fihr b. Mâlik b. Kinâne el-Kureşî et-Teymî’dir.[3]

Ailesi, Künyesi, Lakapları, Doğumu ve Çocukluk Yılları

Ailesi

Hz. Âişe’nin babası Hz. Ebû Bekir, annesi Ümmü Rûmân’dır. Dedesi Ebû Kuhâfe, Mekke’nin fethin­den hemen sonra oğlu Ebû Be­kir’in aracılığıyla Müslüman olup sahâbîler arasına katıldı. Halaları; hepsi de sahâbî olan Ümmü Âmir, Kureybe ve Ümmü Ferve’dir. Hz. Âişe’nin anne ve babasının mensup olduğu Teym kabilesi­nin soyu Mürre b. Kâʻb’da; baba tarafından nesebi yedinci; anne tarafından nesebi ise on bir veya on ikinci batında Hz. Peygamber’in (sas) nesebiyle birleşmektedir.[4]
Babası Hz. Ebû Bekir, Hz. Peygamber’in (sas) yakın dostu, hicrette yol arkadaşı ve onun tarafından “Sıddîk” olarak taltif edilmiş olup Hulefâ-yi Râşidîn’in ilkidir. Hz. Peygamber’in (sas) onun üstünlü­ğünden söz ederken herkesin kendisini yalanladığı bir sırada Hz. Ebû Bekir’in inan­dığını ve İslâmiyet için her şeyini feda ettiğini söylemesi onun ilk Müslümanlardan[5] olduğunu göstermektedir.[6]
Annesi Ümmü Rûmân, Medine’de hicretin altıncı yılı (627),[7] Zilhicce ayında[8] vefat etmiştir. Cenaze namazını Hz. Peygamber (sas) kıldırmış, kabrine inip onun için dua ettikten sonra, “Allah’ım! Ümmü Rûmân’ın, senin ve peygamberinin uğrunda neler çektiğini en iyi sen bilirsin” demiştir.[9] Ayrıca sahâbîlere cenazesini göstererek, “Kim cennet hurilerinden bir kadını görmek isterse Ümmü Rûmân’a baksın.” dediği belirtilmektedir.[10]
Kardeşleri
Hz. Âişe’nin dördü erkek ikisi kız olmak üzere altı kardeşi vardır. Bunların tamamı Müslüman olmuştur. Bunlardan sadece Abdurrahman ana-baba bir kardeşidir. Baba bir, anne ayrı kardeşleri Abdullah, Esmâ, Muhammed ve Ümmü Külsûm’dur. Anne bir baba ayrı kardeşi ise Tufeyl’dir.

Künyesi

Künye kelimesi sözlükte bir kişinin, adı, babasının adı, doğum yeri ve yılı, mesleği gibi vasıflarını gösteren kayıt anlamına gelir. Araplarda künye ise,‘ebû’, ‘ibn’, veya ‘ümm’, ‘bt.’ kelimeleri ile başlayan tabirler için kullanılır. Künye hemen hemen bütün Arap adlarında yer alır. Hatta birçok kişi yalnızca künyesiyle bilinir.[11]İbn Hibbân’ın naklettiği bir rivayete göre Hz. Âişe, Abdullah b. Zübeyr dünyaya gelince onu Resûlullah’a (sas) götürdü. Resûlullah (sas) tükürüğünü onun ağzına sürdü ve: “Bu bebeğin adı Abdullah senin de künyen Ümmü Abdullah olsun” dedi. Hz. Âişe vefat edinceye kadar “Ümmü Abdullah” diye anıldı.[12]

Lakapları

Lakap bir kimseye asıl adından ayrı olarak sonradan takılan ikinci bir isim; şeref payesi; halife ve sultanların hâkimiyet alametidir. “Kişinin severek aldığı, onu toplum içinde yücelten ad” anlamında lakap güzel görülmüş[13]ancak inananların birbirlerini çirkin lakaplarla çağırmaları Kur’an-ı Kerim’de yasaklanmıştır.[14]
Hz. Peygamber (sas) Hz. Âişe’yi çok sev­diği için kendisine Ayşe,[15] Uveyş[16] ve Âiş (Âyiş)[17] diye hitap eder­di. Ayrıca açık tenli olmasından dolayı Hz. Âişe’ye “Humeyrâ” denildiği kendisine Hz. Peygamber’in (sas) bu şekilde hitap ettiği de rivayet edilmiştir.[18] Hz. Âişe’ye şerefi ve faziletine delalet eden pek çok lakap verilmiştir. Bunlardan tespit edebildiklerimiz şunlardır.
                  i.            Ümmü’l-Mü’minîn
Ümmü’l-Mü’minîn/Ümmehâtü’l-Mü’minîn Hz. Peygamber’in (sas) hanımları için kullanılan bir lakaptır. “Müminlerin Annesi” anlamına gelen bu tabir Hz. Âişe’nin en meşhur lakabıdır. Bu lakabı bizzat Allah (cc) vermiştir. Kur’an-ı Kerim’de: “Peygamber, mü’minlere kendi canlarından daha yakındır. Eşleri, onların analarıdır.[19] buyrulmaktadır. Mü’minlerin Anneleri konumundaki eşlerinin boşandıkları takdirde başkaları ile evlenmeleri Kur’an hükmüyle yasaklanmıştır.[20]
                ii.            Habîbetü Resûlillâh
Allah Resûlü’nün sevgilisi[21] anlamına gelen bu lakap Hz. Peygamber’in (sas) Hz. Âişe’ye aşırı sevgisini göstermektedir. Resûlullah’a (sas): “İnsanlar içerisinde en çok kimi seviyorsun?” diye sorulduğunda Resûlullah (sas): “Âişe” cevabını verdi. “Peki, erkeklerden en çok kimi seviyorsun?” denilince “babasını” buyurması[22] Hz. Âişe’ye olan sevgisine güzel bir örnektir.
              iii.            Sıddîka/Sâdıka
Sıddîk doğru sözlü, doğruluktan ayrılmayan gerçeği tasdik eden anlamlarında kullanılan bir Kur’an terimidir. Hz. Ebû Bekir, “es-Sıddîk” lakabıyla tanındığı için Hz. Âişe’ye “Âişe es-Sıddîka (es-Sâdıka) binti’s-Sıddîk” denilmiştir.[23] Mesrûk, Hz. Âişe’den hadis rivayet ederken bu lakapla başlamıştır. İbn Hacer de ‘Âişe’nin Faziletleri Bâbı’na “O, Sıddîka bt. es-Sıddîk…” şeklinde başlamıştır.[24]
              iv.            Tayyibe
Tayyib, temiz ve yararlı olduğu için insan tabiatına hoş gelen aklın ve dinin benimsediği şeyler hakkında kullanılan Kur’an tabiridir. İfk Hadisesi’nden sonra inen Nûr Sûresi’nin 26. Âyeti Hz. Âişe hakkında nâzil olmuştur. Âyette Hz. Âişe’nin “Tayyibe/temiz” olduğu ifade edilmiştir.[25] Bundan dolayı Hz. Âişe hakkında “Tayyibe” lakabı kullanılagelmiştir. Hz. Âişe: Temiz (Tayyibe) olarak yaratıldım ve temiz (Tayyib) birisine eş oldum. Mağfiret ve bereketli bir rızıkla müjdelendim.”[26] demiştir.
                v.            Humeyrâ
Hz. Âişe’ye beyaz tenli olmasından dolayı Humeyrâ denilmiştir.[27] Hz. Peygamber (sas): “Dininizin yarısını Humeyrâ’dan alınız.”[28] buyurmuş, bu sözüyle Hz. Âişe’yi kast etmiştir.
              vi.            Muvaffaka
“Başarılı, zeki, muktedir ve sonuç alan” anlamındadır. Bu lakab da Hz. Âişe’ye Hz. Peygamber (sas) tarafından verilmiştir.[29]
            vii.            Müberrâ
Sözlükte berî, müstesna, azâde, münezzeh ve arınmış anlamlarına gelir. Hz. Âişe’ye müberrâ denilmiştir.[30] İfk Hadisesi’nde münafıkların dedikoduları şuyu’ bulduğunda Hz. Âişe ve İfk ehli hakkında âyet-i kerime[31] nâzil oldu. Hz. Âişe münafıkların iftiralarından berî ve arınmış olduğu için kendisine müberrâ denilmiştir.[32]

Doğumu ve Çocukluk Yılları

Hz. Âişe bi’setin 4. yılında (614) Mekke’de dünyaya geldi.[33] Çocukluğu hakkında fazla bilgi yoktur. Araplarda sütanneye verilme geleneği sebebiyle Hz. Âişe de sütanneye verilmiş; onu Vâil Ebü’l-Ku‘ays’ın hanımı emzirmiştir. Hz. Peygamber’in (sas) en yakın arkadaşı ve sırdaşının kızı oluşunun; Resûlullah’ın evlerine hemen her gün gelişinin; davetin ve büyük hadiselerin meşakkatini yüklenen bir evde yetişmesinin onun şahsiyetinde, İslâm’ı ve hayatı anlamasında büyük tesiri olmuştur. Özellikle de akıllı ve zeki oluşu çocukluğundan beri hareket ve davranışlarından seziliyordu.[34]
Hz. Hatice vefat edince Resûlullah çok üzüldü. Bunun üzerine Allah (cc) Cebrâil’in elinde beşikte olduğu hâlde Âişe’yi gönderdi ve “Ya Resûlallah! Bu senin üzüntünü giderecektir ve Hatice’ye halef olacaktır” dedi ve sonra alıp geri götürdü. Sonraları Resûlullah Hz. Ebû Bekir’in evine gider, “Ey Ümmü Rûmân, sana Âişe’ye iyi bakmanı tavsiye ederim, onu koru” derdi. İşte bu sebeple Hz. Âişe’nin kendi evi içinde iyi bir değeri vardı ve Allah’ın Hz. Âişe’ye dair emir buyurduğu husus hakkında da herhangi bir bilgileri yoktu.[35]
Resûlullah her zaman olduğu gibi Hz. Ebû Bekir’in evine gittiği sırada -Hz. Peygamber’in (sas), Hz. Ebû Bekir Müslüman olup da hicret ettiği güne kadar evine gitmediği neredeyse hiçbir günü olmamıştır- Hz. Âişe’nin evin kapısının arkasında saklanmış vaziyette hüzünle ağladığını gördü. Hz. Peygamber (sas) ona neden ağladığını sorunca o da annesini şikâyet etti. O sırada Hz. Peygamber’in (sas) gözleri yaşarmış ve Ümmü Rûmân’a “Ey Ümmü Rûmân, ben sana Âişe’yi muhafaza etmeni söylememiş miydim?” diye sorunca o da “Ya Resûlallah! O, benim hakkımda Sıddîk’a haber ulaştırıp beni kızdırıyor” dedi. Resûlullah “Bundan sonra yapmaz” deyince Ümmü Rûmân da “Bundan sonra ben de kesinlikle onu üzmeyeceğim” dedi.[36]

Vefatı

Hz. Âişe altmış beş veya atmış altı yaşında iken 17 Ramazan 58[37] (14 Temmuz 678) Çarşamba gecesi,[38] vitir namazını kıldıktan sonra[39] Medine’de vefat etti.[40] Vefatı Muâviye’nin halifeliği devrinde oldu.[41] Ölümü Medine’de büyük bir üzüntüyle karşılanmış,[42] cenazesi aynı gece kaldırılmıştır. Kadınlar da dâhil olmak üzere Medine ve civarındaki bölgelerde yaşayan bütün halk geceleyin Cennetü’l-Baki’ye gelmiş, cenazesinin üzerine bir örtü çekilerek[43] cenaze namazı mezarlığın ortasında Medine vali vekili Ebû Hüreyre tarafından kıldırılmış,[44] vasiyeti üzerine Cennetü’l-Baki’ye defnedilmiştir. Onu kabre erkek ve kız kardeşlerinin çocukları Kâsım b. Muhammed, Abdullah b. Abdurrahman, Abdullah b. Muhammed b. Abdurrahman b. Ebû Bekir, Urve b. Zübeyr ve Abdullah b. Zübeyr koymuşlardır.[45]

Hz. Âişe’nin Şahsiyeti

Şemâili (Fizikî Özellikleri) ve Ahlâ

Hz. Âişe ince yapılı, büyükçe gözlü, dalgalı saçlı, beyaz tenli ve güzel yüzlü bir hanım olup büyüleyici bir güzelliğe sahipti.[46] Hz. Âişe güzel giyinmeyi severdi. Hz. Âişe’nin üzerinde ince siyah deriden bir elbise, kollu başka bir elbisesi vardı, başörtüsü ve peçe takardı. Elbisesi yalancı safran ile boyalıydı.[47] Hz. Âişe: “Bir defasında Resûlullah ile beraber dışarı çıkıp da Kaha[48] mevkiine varınca saçlarıma sürdüğüm sarı boya yüzüme akıverdi. Resûlullah bunun üzerine “Ey kumral saçlı, şimdi rengin daha güzel” dedi.[49]

1.      Zekâsı

Hz. Âişe’nin mükemmel bir zekâsı ve hâfızası vardı. Bir gün Hz. Âişe arkadaşları ile karınca oyunu oynarken Resûlullah eve gelmiş, karıncalar içinde kanatlı bir at bulunduğunu gördüğünde Hz. Âişe’ye: “Bunlar nedir ey Âişe?” diye sordu. “Attır” cevabını alınca, “Fakat atın kanatları olur mu?” deyince Hz. Âişe: “Neden olmasın! Süleyman’ın atları kanatlı değil miydi?” diye cevap verdi. Bunun üzerine Resûlullah tebessüm etti.[50]Hz. Âişe’nin cevabı onun zekâsını, hâfızasındaki kuvveti ve çağrışım kabiliyetini gösterir. Hz. Âişe’nin hâfızası her hadise münasebetiyle bir şiir okuyabilecek kadar kuvvetli idi.[51] Hâfızasında yüzlerce şiir bulunan Hz. Âişe yüz altmış beyitlik bir kasideyi ezbere okuyabiliyordu. Hz. Âişe güçlü hâfızası ve ezberindeki şiirler sayesinde Arap toplumunun gözde edebî ifade tarzını yakalayabilecek belâğatli ve etkili konuşmalar yapardı. Bu konuşmalar dinleyenlerde hayranlık uyandırırdı. Şüphesiz çok büyük bir şöhrete sahip oluşunda, etkili ve güzel söz söyleme sanatında güçlü hâfızasının etkisi büyüktü.[52]

2.      Edebî Yönü

Hz. Âişe edebî yönü, fesâhat ve belâgatıyla ünlü bir hatipti. Bu yüzden konuşması insanlara çok tesir ederdi. Babasının vefatı üzerine kabri başında yaptığı dua,[53] Cemel Savaşı’ndaki hutbesi ve bazı mektupları onun edebî kabiliyetini gösteren şaheser örneklerdir. Ayrıca Arap tarihi, ensâb ilmi, câhiliye çağının içtimaî vaziyeti, örf ve âdetleri hakkında geniş bilgi sahibi idi. Şiir ve edebiyat ile tarih ve ensâbı, bu konularda ihtisas derecesinde bilgi sahibi olan babası Hz. Ebû Bekir’den öğrenmişti.[54] Hz. Âişe son derece fasih ve beliğ konuşurdu. Öğrencilerinden Mûsa b. Talhâ: “Hz. Âişe’den daha fasih konuşan bir kimse görmedim.” demiştir. Ahnef b. Kays ise, “Hz. Âişe’nin ağzından duyduğum söz kadar muhteşem ve güzel söz duymadım.” demiştir.[55]

3.      İlmî Yönü

Hz. Âişe, Hz. Peygamber (sas) vefat ettiği zaman çok genç olmasına rağmen Kur’an-ı Kerîm’i ve Hz. Peygamber’in (sas) sünnetini en iyi bilen, anlayan ve muhafaza eden sahâbîlerin başında yer almaktaydı. O, hem baba evinde, hem Hz. Peygamber’in (sas) yanında zekâsı, anlayış kabiliyeti, öğrenme arzusu, kuvvetli hâfızası, aşk ve imanı sayesinde en iyi şekilde yetişti ve başkalarına nasip olmayan bilgiler edindi. Hz. Peygamber’den (sas) aldığı feyiz sayesinde İslâm esaslarının en mümtaz öğreticisi oldu. Hz. Âişe’nin elde ettiği bilgiler sadece dini ilimlerle sınırlı değildi. Onun bilgisi Tarih, Tıp, Edebiyat, Hitâbet, Arabistan tarihi ve Ensâb gibi alanlarda da ileri seviyedeydi.[56] O ilminin büyük kısmını babasından almıştır. Hz. Âişe’nin bazı tıbbî bilgileri öğrenmesi ise Resûlullah’a gelerek ona bu hususta tedavinin nasıl yapılacağını anlatan Arap heyetleri vasıtasıyla olmuştur. Urve ona: “Tıp ilmini nereden ve nasıl öğrendin?” diye sorduğunda şöyle cevap vermiştir: “Ömrünün sonlarında Resûlullah hastalanınca her taraftan kendisine heyetler gelir ve tedaviyle alakalı tariflerde bulunurlardı ve ben de o şekilde tedavi ederdim, işte buradan biliyorum.”[57] Hz. Âişe tabiplerin verdiği ilaçları öğrenir, bunları Resûlullah’a hazırlar, katıldığı savaşlarda yaralıları tedavi eder ve yaralarını sarardı.[58]
Sünnet-i nebeviyyeyi nakil ve şerh etmekle kalmadı, aynı zamanda onun doğru anlaşılması hususunda ilmî tenkit zihniyetini ortaya koydu.[59] Küçük yaşından itibaren Kur’an’ı ezberlemeye başlamış âyetlerin kıraat tarzını iyice öğrenmişti. Bilhassa Medine’de nâzil olan âyetlerin nüzûl sebeplerini, delâletlerini, tahlil ve değerlendirmelerini ve her âyetle nasıl istidlâl edilip ondan nasıl ahkâm çıkarılacağını çok iyi bilirdi. Kur’an’ı en iyi anlayanlardan biriydi. Kur’an-ı Kerîm’i tefsir etmiş, Sünneti de çok iyi anlamış olan Hz. Âişe, hadislerden istinbât ve kıyas suretiyle yeni hükümler çıkarırdı. Onun ictihad ve fetvaları, kendisinin bir fakîh ve müctehid olarak kabul edilmesini sağladı.[60]

4.      Cömertliği ve Yardımseverliği

Hz. Âişe çok cömert ve yardımseverdi. Bir defasında Hz. Âişe’ye içerisinde yüz bin dirhem bulunan iki çuval dolusu para gönderildi. Âişe bir tabak istedi, o gün de oruçluydu, oturdu ve insanlara pay etmeye başladı. Akşam olduğunda geride bir dirhem dahi kalmadı. İftar vakti geldiğinde: “Kızım iftar yemeğimi getir!” dedi. Hizmetçisi ona ekmek ve yağ getirdi. Ümmü Zerre Âişe’ye: “Bugün dağıttıklarından bize bir dirheme et alsaydın da onunla iftar etseydik!” dedi. Bunun üzerine Âişe: “Beni kınama, hatırlatsaydın bunu yapardım” dedi.[61]Başka bir rivayette Urve, Hz. Âişe hakkında şunu söylemiştir: “Onun yetmiş bin dirhem sadaka dağıttığını gördüm. Bununla beraber eski elbiseler giyinirdi.”[62] Yine Urve’den rivayet edildiğine göre Hz. Âişe, kendi giysisini yamadığı hâlde, yetmiş bin dirhemi sadaka olarak dağıtmıştı. Bu rivayet, Hz. Âişe’nin cömertliği, ibadeti ve zühdünü göstermektedir.[63]



* Harran Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, İslâm Tarihi ve Sanatları Bölümü Öğretim Üyesi. omersabuncu@harran.edu.tr
[1] ez-Zehebî, Şemsüddîn Ebû Abdillah Muhammed b. Ahmed b. Osman (ö. 748/1348), Siyeru A‘lâmi’n-Nübelâ’, thk. Şuayb el-Arnavût, Müessesetü’r-risâle neşri, 2. Baskı (23 cilt), c. 2, s. 415.
[2] İbn Sa‘d, Muhammed b. Saʻd b. Menî el-Hâşimî el-Basrî (ö. 230/845), et-Tabakâtü’l-Kübrâ, 2. Baskı, 9 cilt, Beyrut: Dârü’l-kütübi’l-ilmiyye, 1418/1997, c. 8, s. 46.
[3] Zehebî, c. 2, s. 415.
[4] Nedvî, Süleymân, (1884-1953) Sîretü’s-seyyide Âişe ümmi’l-mü’minîn, 2. Baskı, Dımaşk: Dâru’l-kalem, 1431/2010, s. 38.
[5] Müslüman olan ilk kişinin Hz. Ebû Bekir olduğu rivayet edilmiştir. (İbn Saʻd, c. 3, s. 128).
[6] Ömer Sabuncu, Müminlerin Anneleri, Ed. Adnan Demircan-Ömer Sabuncu, Siyer Yayınları, İstanbul 2017, s. 148.
[7] İbn Saʻd, c. 8, s. 216; İbn Abdülber, Ebû ‘Umer Yûsuf b. Abdullah b. Muhammed (ö. 463/1071), el-İsti‘âb fî Ma‘rifeti’l-Ashâb, thk. Ali Muhammed el-Becâvî, 1. Baskı, 4 cilt, Beyrut, 1412/1992, c. 4, s. 1936.
[8] İbn Saʻd, c. 8, s. 216.
[9] İbn Abdülber, c. 4, s. 1936
[10] İbn Saʻd, c. 8, s. 216; Belâzürî, Ebü’l-‘Abbas Ahmed b. Yahya b. Câbir el-Ma‘ruf (ö. 279/892), Ensâbü’l-Eşrâf, thk. Süheyl Zekkâr-Riyâd Zirikli, 13 cilt, Beyrut: Darü’l-Fikr, 1417/1996, c. 2, s. 51.
[11] A. J. Wensinck, “Künye”, İA, c. 6, s. 1081.
[12] eş-Şâmî, Şemsuddîn Ebû Abdullah Muhammed b. Yûsuf b. Ali b. Yûsuf es-Sâlihî ed-Dimaşkî, (ö. 972/1536), Peygamber Külliyatı, çev. Halil İbrahim Kaçar, İstanbul, Ocak Yayıncılık, 2004, c. 11, s. 184.
[13] Nebi Bozkurt, “Lakap”, DİA, c. 27, s. 65.
[14] el-Hucurât, 49/11.
[15] Âişe ismi, ‘a-y-ş kökünden alınmış olup lügat açısından Ayşe de denir. (Zerkeşî, Bedrüddin, (ö. 794/1392) Hz. Âişe’nin Sahabeye Yönelttiği Eleştiriler, (Arapça adı: el-İcâbe li Îrâdi Ma’stedrakethu Âişe ala’s-Sahâbe), Ankara: Otto Yayınları, 2010, s. 131).
[16] Sevgiyi ifade etme amacıyla söylenmiş olup küçültme kalıbıyla (tasğîr) Ayşecik demektir.
[17] Bu şekilde kullanıma terhîm denilmektedir. Terhîm, nida halinde, kolaylık olsun diye isimdeki son harfin atılmasıdır.
[18] Mustafa Fayda, “Âişe”, DİA, c. 2, s. 202.
[19] el-Ahzâb, 33/6.
[20] el-Ahzâb, 33/6.
[21] İbn Saʻd, c. 8, s. 53.
[22] İbn Saʻd, c. 8, s. 53; Şâmî, c. 11, s. 190.
[23] İbn Saʻd, c. 8, s. 51; Mustafa Fayda, “Âişe”, DİA, c. 2, s. 201.
[24] İbn Hacer Ahmed b. Ali el-Askalânî (ö. 852/1448), Fethü’l-bârî fî şerhi Sahîhi’l-Buhârî, 1. Baskı, 13 cilt, Kâhire, Dârü’l-menâr, 1999/1419, c.7, s. 117.
[25] İbn Kesîr, Ebü’l-Fidâ İsmâil (ö. 774/1372), Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, çev. Bekir Karlığa, Bedreddin Çetiner, İstanbul, 1991, c. 11, s. 5847, 5848.
[26] Heysemî, Ebü’l-Hasen Nûruddîn Ali b. Ebî Bekir b. Süleymân (ö. 807/1405), Mecmâ‘u’z-zevâid ve menba‘u’l-fevâid, Beyrut, Dârü’l-fikr, 1412/1992, (10 cilt), c. 9, s. 386.
[27] Mustafa Fayda, “Âişe”, DİA, c. 2, s. 202.
[28] İbn Manzûr, Muhammed b. Mükerrem el-İfrîkî el-Mısrî (ö. 711/1311), Lisânü’l-Arab, 3. Baskı, 18 cilt, Beyrut: Dâru İhyâü’t-türâsü’l-Arabî, 1419/1999, c. 3, s. 317.
[29] Şâmî, c. 11, s. 184.
[30] İbn Saʻd, c. 8, s. 53.
[31] en-Nûr, 24/26.
[32] Sabuncu, s. 166.
[33] İbn Saʻd, c. 8, s. 64; Şâmî, c. 11, s. 184.
[34] Nedvî, s. 41-42.
[35] İbn Saʻd, c. 8, s. 62.
[36] İbn Saʻd, c. 8, s. 63.
[37] İbn Sa‘d, c. 8, s. 61; Belâzürî, c. 2, s. 51; Şâmî, âlimlerin çoğuna göre bu görüşün sahih olarak kabul edildiğini kaydetmektedir. (Şâmî, c. 11, s. 205).
[38] İbn Kudâme el-Makdisî, Muvaffikuddîn Ebû Muhammed Abdillah b. Ahmed b. Muhammed (ö. 620/1223), et-Tebyîn fî Ensâbi’l-Kureşiyyîn, thk. Muhammed Nayif er-Düleymî, 2. Baskı, Beyrut: Mektebetü’n-nehdetü’l-Arabiyye neşri, 1408/1988, s. 75.
[39] İbn Zebâle, Ebü’l-Hasen Muhammed b. el-Hasen b. Zebâle el-Medenî el-Mahzûmî (ö. 199/814), el-Müntehab min kitâbi ezvaci’n-Nebî, Ebû Abdullah Zübeyr b. Bekkar b. Abdullah Zübeyr b. Bekkar, (ö. 256/870); thk. Ekrem Ziya Ömerî, Medine, el-Câmiatü’l-İslâmiyye, 1981/1401. (Talebesi Zübeyr b. Bekkâr bu kitabı hocasından aldığı bilgilerle yazmıştır. Bkz. Çetin, Osman, “İbn Zebâle”, DİA, c. 20, s. 458), s. 39.
[40] İbn Sa‘d, c. 8, s. 61.
[41] İbn Kuteybe, s. 80.
[42] Sahâbe, Hz. Âişe’nin vefatına üzüntülerini “Şayet ortam müsait olup durum el verseydi Hz. Âişe için feryat edip ağlardım.” gibi ifadelerle dile getirmişlerdir. (İbn Sa‘d, c. 8, s. 62).
[43] İbn Sa‘d, c. 8, s. 64
[44] İbn Zebâle, s. 42; İbn Sa‘d, c. 8, s. 61.
[45] İbn Zebâle, s. 43; İbn Kudâme s. 340; Mustafa Fayda, “Âişe”, DİA, c. 2, s. 202.
[46] Âişe Abdurrahman, s. 251; Kazıcı, s. 153.
[47] İbn Saʻd, c. 8, s. 55.
[48] Medine’ye üç konaklık mesafede bir yerdir.
[49] İbn Saʻd, c. 8, s. 57.
[50] Belâzürî, c. 2, s. 42.
[51] Seligsohn, M., “Âişe”, İA, 13 cilt, Eskişehir: Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, 1997, c. 1, s. 230.
[52] Abbott, Seligsohn, M., “Âişe”, İA, 13 cilt, Eskişehir: Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, 1997, s. 193.
[53] Dua için bkz. Zerkeşî, s. 151-152.
[54] Mustafa Fayda, “Âişe”, DİA, c. 2, s. 203.
[55] Nedvî, s. 306.
[56] Hamidullah, Muhammed, İslâm Peygamberi, çev. Mehmet Yazgan, İstanbul: Beyan Yayınları, 2004, s. 638.
[57] Belâzürî, c. 2, s. 46-47; Zehebî, Siyeru A‘lâmi’n-Nübelâ’, c. 3, s. 161.
[58] Nedvî, s. 302-303.
[59] Zerkeşî, s. 19.
[60] İbn Hazm’ın Cevâmi’us-Sîre adlı eserinde sahâbe arasında 20 kadar kadın hukukçunun adı geçmektedir. (Hamidullah, s. 638).
[61] İbn Saʻd, c. 8, s. 53; Şâmî, c. 11, s. 203.
[62] İbn Saʻd, c. 8, s. 53.
[63] Zerkeşî, s. 162.

1 yorum:

  1. Maşaallah. Allahü Teâlâ razı olsun. Genç nesillere dinimizi, Sahabeler ve özellikle Peygamber Efendimiz Sallallahü Aleyhi Vesellemi anlatmak lazım. Sevdirmek, tanıtmak lazım. Onlara layık olabilmeyi telkin etmek, yaşamayı öğretmek lazım efendim. Bol bol namaz konusunu da işlemek lazım.
    Allahü Teâlâ'ya emanet olunuz Mehmet Sabuncu hocam.

    YanıtlaSil

Yazarlar

Beyan Yayınları

DEL PIERRO

DEL PIERRO
PIERRE MARTIN