30 Temmuz 2017 Pazar

Kıbrıs Meselesi ve Kıbrıs Türklerinin Sorunları

Doç. Dr. Nizamettin Parlak[1]
Kıbrıs, Akdeniz'in, Sicilya ve Sardunya'dan sonra üçüncü büyük adasıdır. Adanın yüzölçümü, 9251 km² olup, doğu-batı ucu arasındaki maksimum uzunluğu 225 km ve genişliği de 96,5 km’dir. KKTC’nin toplam yüzölçümü adanın üçte biri kadardır. Bu da yaklaşık 3355 km² ye tekabül etmektedir. Buna karşılık ada sahillerinin yaklaşık olarak yarısı KKTC sınırları içerisindedir.[2]

a.      Kıbrıs’ın Tarihçesi
Doğu Akdeniz’de stratejik öneme ve doğal zenginliklere sahip olan ve tarihi M.Ö. 7000’lere kadar uzanan Kıbrıs, tarih boyunca çeşitli işgal, istila ve saldırılara maruz kalmıştır. Değişik kavimlerin hâkim olduğu adada daha sonra Romalılar (M.Ö. 58, M.S. 395), Bizanslılar (M.S. 395-1191 ), Luzinyanlar (M.S. 1192-1489), Venedikliler (M.S. 1489-1571 ), Osmanlılar(M.S. 1571-1878) ve İngilizler(M.S. 1878-1960)hüküm sürmüştür.
Adada Bizans dönemi, yaklaşık 800 yıl, Roma, Luzinyan ve Osmanlı dönemleri ise yaklaşık 300’er yıl Venedik ve İngiliz hâkimiyetleri ise 80’er yıl kadar sürmüştür.
Muaviye zamanında bazı akınlara maruz kalan, II. Selim zamanında bütünüyle İslam hâkimiyetine giren (1571) ada, 1 Temmuz 1878’de Ruslara karşı, İngiliz desteği sağlamak amacıyla ve mülkiyeti Osmanlılarda kalmak şartıyla, Britanya İmparatorluğuna kiralanmıştır. İngilizler, 1914’te adaya el koymuştur. 1923’te Lozan Barış Antlaşmasının 20. maddesiyle, Osmanlı Devleti bu ilhakı resmen kabul etmiştir.
b.     Enosis
İngiliz döneminde adadaki Rumlar, “Kıbrıs’ı Yunanistan’a bağlamak” diye özetlenebilecek olan Enosis’i gerçekleştirmek için çeşitli faaliyetler sergilediler. 1931’de Enosis isyanı başladı. Olaylar, İngilizler tarafından sert önlemler alınarak bastırıldı.
1960’da İngiliz vali Sir Hugh Foot, adayı terk etti. Böylece adada 82 yıl süren İngiliz yönetimi sona erdi (15 Ağustos 1960).16 Ağustos 1960 tarihinde Yunanistan, Türkiye ve Birleşik Krallığın imzaladıkları antlaşmalarla Kıbrıs Cumhuriyeti kuruldu. Fakat Rumlar, ideallerinden vazgeçmediler. Makarios, Kıbrıs Cumhuriyetinin cumhurbaşkanı olduktan hemen sonra New York Herald Tribun’e yaptığı açıklamada: “Enosis ideali ölmemiştir.” açıklamasını yaparken yaklaşık iki yıl sonra da doğduğu köy olan Panaya’da yaptığı konuşmada: “Elenizm’in aşırı düşmanı Türk ırkının bir parçası olan bu küçük Türk toplumu adadan kovulmadıkça EOKA kahramanlarının görevinin tamamlanmış olduğu asla kabul edilemez.”[3] açıklamalarını yaptı. Aynı dönemlerde, Rum liderliği, Türkleri adadan çıkararak Enosis’i gerçekleştirmeyi öngören, siyasî ve askerî aşamaları içeren geniş kapsamlı Akritas Planı’nı hazırladı.[4]
1955’te Rumların Türklere karşı başlattıkları terör eylemleri 1963’e kadar aralıklı olarak devam etti. 21 Aralık 1963’te Cumartesi gece saat 0210 da Lefkoşa Türk bölgesinin girişinde iki Türk’ün öldürülmesiyle EOKA, Akritas planının silahlı eylem safhasını uygulamaya başladı. Türk ve Rumların birlikte kurdukları ve beraberce yönettikleri Kıbrıs Cumhuriyeti Devleti, fiilen mevcut olmakla birlikte devletin cumhurbaşkanı olan Makarios, asıl hedefi olan Enosis’ten vazgeçmiş değildi. Makarios bu düşüncelerini açıkça ve her vesileyle dile getirmekten de çekinmiyor,[5] Enosis’ten vazgeçmediklerini ve bunun kendileri için kutsal bir hedef olduğunu vurguluyordu.[6]
İngilizler kendi dönemlerinde bu faaliyetleri yasaklamış ve çıkan isyanları bastırmışlarsa da gerek o sıralarda gerekse adadan ayrıldıktan sonra yaptıkları bazı uygulamalarla Rumların işlerini kolaylaştırmışlar, adanın Türklerden arındırılması için aşamalı bazı planlar uygulamışlardır. Öncelikle Kıbrıs’tan ayrılmak isteyen Türklere İngiltere’de[7] veya Avustralya’da ev ve iş garantisi verilmiş, bu şekilde adadan ayrılanlar olmuştur. Daha sonraki aşamada ise Rum yöneticilerin, bir arada yaşayan Türk ve Rumların komşuluk duygularını suiistimal ettiklerini görüyoruz. Rum komşuları Türklere gelerek “Rum milislerin kendi bölgelerindeki Türklere karşı bir saldırı planladıklarını, dolayısıyla bir an önce bölgeden ayrılıp adayı terk ederlerse bu tehlikeden kurtulabileceklerini” söylemişlerdir. Bazı Türkler de bu tür dezenformasyonlar sonucu adadan ayrılmışlardır. Ardından da bütün bunlara rağmen Kıbrıs’ı terk etmek istemeyen Türklere karşı korkunç bir katliama girişilmiştir. 1963’te “Kanlı Noel” diye nitelenen 22-26 Aralık’ta yüzlerce Türk katledilmiştir.[8]
Bütün bunlara rağmen Rumların, Lefkoşa’yı üç saatte, Küçük Kaymaklı’yı[9] altı saatte işgal etme hesapları[10] tutmamış ve bu mücadele tam on bir yıl sürmüştür. Lefkoşa’nın Türk kesiminde başlayan Rum saldırıları Küçük Kaymaklı, Kumsal, Ortaköy, Erenköy, Topçuköy, Tuzla, Taşpınar, Muratağa, Sandallar, Atlılar, Türkeli, Arpalık, Poli, Baf, Ozanköy, Hamitköy ve Larnaka’ya dalga dalga yayılarak devam etmiştir. Kısacası Türklerin yaşadıkları yerleşim birimlerinin tamamı bu katliamdan nasibini almıştır. Yapılan saldırılarda ve yaşanan çatışmalarda bu süre içerisinde üç bin civarında insan şehit olmuştur. Öldürülen insanların önemli bir kısmı hunharca muamelelere maruz kaldıktan sonra toplu mezarlara gömülmüş bu mezarların bir kısmı daha sonraki dönemlerde BM’nin gözetiminde açılmıştır.[11]
c.      Kıbrıs Barış Harekâtı
Rumların saldırılarına karşı adadaki Türkler, daha önceden teşkilatlanmasını tamamlamış olan TMT (Türk Mukavemet Teşkilatı) şemsiyesi altında ve Dr. Fazıl Küçük’ün önderliğinde mücadele vermeye devam etti. Ama yıllardır hazırlık yapmış olan Rumlar karşısında silah, mühimmat ve diğer eksiklikler, Türklerin direncini kırıyordu.
Bu arada Türkiye de kritik zamanlarda adaya önemli müdahalelerde bulundu. Mesela 5 Haziran 1964’te Türk ordusu, adaya çıkmaya hazır hâle getirildi. Gelişmeler üzerine bu müdahale, girişim aşamasında kaldı. Fakat Ağustos 1964’te Rum saldırıları karşısında Erenköy’e sığınmış olan Türkler, yok olma tehlikesiyle karşılaşınca Türkiye’den havalanan savaş uçakları Erenköy’deki Rum birliklerini bombalayarak bir katliamı önlemiş oldu. Türk uçaklarının faaliyetleri 6 Ağustos’tan 10 Ağustos’a kadar devam etti.[12]
Şubat 1973’te Dr. Fazıl Küçük’ün yerine Rauf Denktaş geçti.15 Temmuz 1974’te ise Yunan subayları ve EOKA, adada Makarios’a karşı bir darbe gerçekleştirdi. Makarios, ada dışına kaçtı. Aynı gün Türkiye, 20 Temmuz’u çıkartma günü olarak belirledi ve hazırlıklar yapıldı. Belirlenen tarihte Barış Harekâtı başladı. Türk ordusu, adanın % 37’sini kontrol altına alarak harekâtı sonlandırdı.
Savaştan yaklaşık yedi ay sonra bu harekâttan dolayı ABD, Türkiye’ye ambargo uygulamaya başladı. Ambargodan sekiz gün sonra adadaki Türk tarafı, Kıbrıs Türk Federe Devleti’ni ilan etti (13 Şubat 1975). 15 Kasım 1983’te de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti kuruldu.
1 Mayıs 2004’te adanın, Rumlar tarafından yönetilen güney kesimi, adanın bütününü ve bizzat Makarios’un uygulamalarıyla kâğıt üzerinde sadece adı kalmış olan “Kıbrıs Cumhuriyeti”ni temsilen Avrupa Birliğine alındı.
d.     Kıbrıs’ın ve Kıbrıslıların Sorunları:
Kıbrıs’ta Türkiye’yi rahatsız edici, bir takım eylem ve söylemler var olagelmiştir. Muhtemelen devam edecektir de. Kıbrıslıların bizzat kendilerinin de ifade ettikleri gibi bu olayların müsebbibi olan marjinal grupları oluşturan bireyler, Kıbrıslı Türk toplumunun ancak % 2’sini teşkil etmektedir. Fakat örgütlü oldukları için sesleri çok çıkmaktadır. Türkiye’den de duyulan bu sesler, bütün adaya teşmil edilir ve tümüne karşı tepki geliştirilirse, gönüllerinde Türkiye’ye yer vermiş olan % 90’ın üstündeki kesime haksızlık edilmiş olur. Büyük çoğunluğu teşkil eden bu kesim, Türkiye ile olan millî ve manevî bağlarının farkındalar ve bu özellikleriyle de iftihar etmektedirler. Ancak yaşadıkları olayların tahrifatından dolayı değerleriyle bağdaşmayan davranış biçimleri içerisinde olduklarının da farkındadırlar. Bu durumun en önemli sebeplerinden biri de özellikle din eğitimi alanında yıllardır yeterli ve sağlıklı bilgi sahibi olamayışlarıdır.[13]
Kıbrıs’ta dört yüz yılı aşkın bir süredir varoluş mücadelesi veren Türk toplumu günümüzde ciddi bir takım sıkıntılar yaşamaktadır:
1.     Kıbrıslılar gelecek korkusu taşımaktadırlar, yarınlarından emin değiller, geçmişte yaşadıkları kanlı olayların, tekrar edeceğine dair ciddi kaygıları bulunmaktadır. Kendisiyle görüştüğümüz 60 yaşlarındaki bir Kıbrıslı aynen şunları ifade etmiştir: “Çocukluğumuz ve gençliğimiz savaşlarla ve akıl almaz sıkıntılarla geçti. Yaşanan gelişmeler öyle gösteriyor ki ahir ömrümüzde de bir takım sıkıntılar yaşayacağız. Şu topraklarda huzur içerisinde ölemeyecek miyiz?”[14]
2.     Kıbrıs’ta ciddi manada bir eğitim sorunu yaşanmaktadır. Kıbrıs’ın yerlileri[15] maddî imkânları dolayısıyla bu sorunu bir nebze aşmışlardır. Onlar, öğrencilerini özel kolejlerde okutmaktadırlar. Kolejleri yeterli bulmayan Kıbrıslılar ise çocuklarını Rum kesimindeki okullara ya da İngiltere’ye göndermektedirler. Fakat sayıları üç yüz binin üstünde olan 1974 sonrasında Türkiye’den giden insanların çocukları son derece yetersiz şartlarda eğitim görmeye çalışmaktadırlar.[16] Bu konuyla bağlantılı olarak din eğitiminde önemli sıkıntılar olduğunu da ifade etmeliyiz. Kıbrıs’ta din öğretimi yıllarca ihmal edilmiştir. Toplumun ihtiyacını karşılayacak din görevlisi ve Din Kültürü öğretmenlerini yetiştirecek kurumlar 2011 yılında bile adada mevcut değildir.[17] Bu alandaki ihtiyaç Türkiye’den görevlendirilen Din görevlileri ve Din Kültürü öğretmenleriyle karşılanmaya çalışılmaktadır.[18] İlkokul, ortaokul[19] ve liselerde Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi haftada bir saattir. Bu ders liselerde seçmeli, İlkokul 4-5’te ve ortaokullarda zorunludur. Ortaokullardaki Din Kültürü derslerine DKAB öğretmenleri girerken, zorunlu olmasına rağmen İlkokul 4 ve 5. sınıflardaki din derslerine branş öğretmenleri girememektedir. Bu konudaki tek engel KTÖS ve KTOEÖS (Öğretmen) sendikalarıdır. Sendikalar çeşitli sebeplerden dolayı okullarda grev yapabilmekte ve eğitim öğretim günlerce aksayabilmektedir.[20] Ayrıca okulların kütüphanelerinde Din Kültürü dersi için gerekli olan başta Kur’an-ı Kerim olmak üzere diğer kaynaklar neredeyse hiç bulunmamaktadır.
3.     Kuzey Kıbrıs’ın en önemli sorunlarından biri de sağlıktır. Maddî durumu iyi olan Kıbrıslılar ya özel kliniklerde muayene olmakta ya da Rum kesiminde tedavi görmektedirler. KKTC vatandaşı olanlardan bir kısmı[21], Kıbrıs Cumhuriyeti kimliği almak şartıyla birkaç avro karşılığında sahip olabildikleri sağlık karneleriyle Avrupa Birliğinin istedikleri her hangi bir ülkesinin sağlık hizmetlerinden ücretsiz olarak faydalanabilmektedirler.[22] Burada KKTC’de bulunan hastahanelerle ilgili bir tespiti zikretmeden geçemeyeceğiz. 2010 yılının Aralık ve 2011 yılının Ocak aylarında Lefkoşa’da kendileriyle müteaddit defalar görüştüğümüz Türkiye Cumhuriyeti Yardım Heyeti yetkilileri adadaki sağlık sorununun mekân, tıbbî malzeme ya da yetişmiş uzman sorunu olmadığını, problemin hastahanelerdeki yönetim zafiyetinden kaynaklandığını belirtmişlerdir.
4.     Osmanlı döneminde Kıbrıs’a götürülenlerin soyundan geldikleri için kendilerini “Kıbrıs’ın yerlileri” olarak niteleyen insanlarımız; “bir avuç” kaldıkları ve yakında yok olup gidecekleri kaygısı taşıyorlar. Bundan dolayı da hesapsız ve kitapsız bir şekilde adanın, Türkiye’den nüfus almasından rahatsız oluyorlar.
5.     Türkiye’den özellikle 1990’lardan sonra adaya gelenleri, kendi sosyo-kültürel yapılarına katkı sağlamadığı gibi daha önce yaşamadıkları bir takım sorunları yaşamalarının müsebbibi olarak görüyorlar.
6.     İçinde bulundukları barış ortamının geçici olduğunu düşündüklerinden “o vahim gün” gelmeden önce maddî açıdan geleceklerini garanti altına almak ve bu birikimlerini güvenilir ülkelerdeki hesaplarda bekleterek en azından çocuklarının geleceği adına bir şeyler yapabilme düşüncesiyle hareket ediyorlar.
7.     Bir Müslüman olarak temel dinî bilgilerinin yeterli olmadığını düşünenler de bulunmaktadır.
8.     Adadaki Türklerin bir kısmı, sorunun çözüleceğine dair ümitlerini kaybetmişlerdir.[23]
9.     2002-2003’de Rumlarla olan sınırlardaki kapıların açılması, oradaki toplumu olumsuz etkilemiştir. KKTC’de önemli tarihî ve turistik yerler bulunmaktadır. Ancak Rum rehberlerin kontrolünde Kuzeye gelen turistler öncelikle bilgi kirliliğine maruz kalmaktadırlar. Çünkü rehberler, gezdirdikleri yerlerin Rumlara ait olduğunu ancak Türk işgali altında bulunduğunu sürekli tekrarlamaktadırlar.
10.  Ambargolardan önce ürettikleri her türlü ürünü ve narenciyeyi ihraç ederek önemli bir gelir elde eden Kıbrıslılar, günümüzde ürünlerini pazarlayamadıkları için büyük mağduriyet yaşamaktadırlar. Çoğu zaman masrafını kurtarmadığı için ürünlerini toplamamaktadırlar.

Şimdi Kıbrıs’ta ne olacak?
Bu sorunun cevabı 1997’de yazılmış bir kitapta şu şekilde verilmekte, kitabın yazarı şu tahminlerde bulunmaktadır:
“Bana göre Kıbrıs sorununa Rumların çözüm senaryosu şöyledir:  Yakın bir zamanda Avrupa Birliği bütün ada olarak Kıbrıs’ı oylayarak üyeliğe alacak.[24] Fakat Türkiye aynı zamanda alınmayacak…[25] Türkiye’yi dışarıda tutarken Kıbrıs’ın Avrupa Birliğine girişini sağlamakla Batılı güçlerin ve BM’in stratejisi, savaşa yol açabilecek bir çatışmaya girilmeden Türk kuvvetlerinin adadan geri çekilmesini sağlamaktır. Eğer Kıbrıs, Türkiye’den önce Avrupa Birliğine üye olursa, AB, BM’nin ve muhtemelen Amerika’nın tam desteği ile KKTC’yi yasa dışı ilan edecek ve adadaki koruyucu Türk kuvvetlerinin varlığını yabancı bir istila ordusu olarak tanımlayarak derhal AB topraklarından çekilmesini isteyecektir…[26] Türkiye AB’ye girmeden Kıbrıs’ın tümünün girişi durumunda Kıbrıs Türklerinin elde edebilecekleri yaşam, sadece Kıbrıslı Rumların onlara vereceğidir. Eğer geçmişe Rum soykırım planları egemen olmuşsa gelecek niye farklı olsun…”[27]
Kıbrıs’ta Soykırım kitabının yazarı Harry Scot Gibbons, adanın geleceğini ve olayları çok iyi okumuş, nerdeyse yüz de yüz isabet sağlayan öngörülerde bulunmuş ve tahminleri birebir aynen gerçekleşmiştir. Bu durum zihnimizde bazı düşüncelerin doğmasına sebep olmuştur: “Yazar, olayları iyi algılamış ve analiz etmiş,  isabetli tahminlerde bulunmuştur.” demek mümkün ve biz mevcut durumu böyle görmek istiyoruz. Fakat şöyle bir senaryo da akla gelmiyor değil: Aslında yazar bu fikirleri ortaya atarken Kıbrıs sorunun çözümü için Rum tarafına adeta ideale yakın bir çözüm önerisi getirmiştir. Böyle bir senaryonun, yıllar önce dillendirilmesiyle, özellikle Türk tarafının, kendini zihnen bu tür gelişmelere hazırlamasını sağlamak da hedeflenmiş olabilir. Böylece belki de elde edilecek zihinsel hazırlık sayesinde, olması muhtemel tepkilerin de önüne geçilmiş olacaktır.
Çözüm olarak
-       Türkiye ile Kıbrıs arasındaki bağların kuvvetlenmesini sağlayacak ve çıkara dayanmayan uzun vadeli programlar yapılmalıdır.
-       Resmî politikaların dışında vatandaşlar olarak Kıbrıs’a geziler düzenlemeli, tarihî yerler gezilmeli, özellikle oradaki soydaşlarımızla kişisel dostluklar kurulmalıdır.
-       Kıbrıslılar eskiden olduğu gibi Türkiye’ye rahatlıkla gelebilmelidir. Kıbrıs’ta yaşanan ya da yaşanması muhtemel gelişmeler ne olursa olsun onların faturası Türkiye’ye ziyaret için, alış veriş ya da tedavi için gelen Kıbrıslılara kesilmemelidir.
-       Rum menfaatleri doğrultusunda hareket eden ve azınlıkta olan Kıbrıslılarla, onlar gibi düşünmeyen ve onlara karşı olan çoğunluktaki Kıbrıslılar aynı kefeye konulmamalıdır.
-       Turizm ve ticaret alanlarında kendilerine sağlanabilecek bütün imkânlar sağlanmalı ve üretim kapasite ve kabiliyetlerinin gelişmesi, ürünlerini pazarlayabilme imkânları sağlanmalıdır.
Bunların yanı sıra akademik alanda:
-       Konuyla ilgili çalışmalar artırılmalıdır.
-       Rum katliamlarının canlı tanıkları hâlâ hayattayken sesli, görüntülü belgeseller hazırlanmalıdır. Özellikle olayların birinci derece şahitleri olan komutan, asker, mücahit (Kıbrıslılar, vatan savunmasına katılanları “mücahit” oşarak nitelemektedirler.), gazeteci ve siviller, olayların yaşandığı mekânlara götürülerek çekimler yapılmalıdır.
-       Genelkurmayın arşivlerinden de faydalanarak olayların mekânlarını da kapsayan bir program çerçevesinde turist rehberi yetiştirme kursları düzenlenmelidir.
-       Adada yaşayan Türk halkının, adanın manevî mimarlarıyla ve şehitleriyle bağ kurması sağlanmalıdır. İlginç bir uygulamayla adadaki sokaklara şehit isimleri verilmiştir. Ama sokak sakinlerinin, sokaklarının adını taşıyan şehitler hakkında hiçbir malumatı bulunmamaktadır.
-       Metrekareye beşten fazla şehidin düştüğü adanın şehit mekânlarının haritası çıkarılmalıdır.
Manevî buhranın çözümü için:
-       İlgi çekici, düzenli toplumsal aktiviteler düzenlenmeli, toplantılar yapılmalıdır.
-       Türkiye’den giden görevlilerin ve öğretmenlerin kendi çabalarıyla ve bin bir zorlukla yürütmeye çalıştıkları televizyon programları daha sistematik ve daha profesyonelce devam ettirilmelidir.
-       Haftada bir saat olan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi (DKAB) dersleri, haftada iki saate çıkarılmalıdır. Özellikle ilkokullardaki DKAB derslerine DKAB öğretmenlerinin girmesi mutlaka sağlanmalıdır.
-       İlkokul öğretmeni yetiştiren Lefkoşa’daki Atatürk Eğitim Akademisinde DKAB’la ilgili bir bölüm açılmalıdır.
-       Adada sayıları az olan ama sesleri çok çıkan “Türkiye bizi Türkleştirmek ve Müslümanlaştırmak istiyor”[28] diyenlerin amaçlarının ne olduğu iyi anlaşılmalı ve onlara karşı stratejiler geliştirilmelidir.
-       Kıbrıs’taki Din İşleri Başkanlığı “Vakıflar ve Din İşleri Dairesi Yönetim Kurulu” nun vesayetinden kurtarılmalıdır.
-       Yaz kursları daha iyi organize edilmeli, farklı yaş gruplarına hitap edecek bir yelpazede genişletilmelidir. Bu kurslarda Kur’an öğretimine de yer verilmelidir.




[1] Bu yazı 2011 yılında tarafımızdan kaleme alınmış ancak her hangi bir yerde yayınlanmamıştır. Burada Kıbrıs’la ilgili olarak yer verilen bilgilerin bir kısmı 2010 yılında bir yıl süreyle görev yaptığımız Kıbrıs’taki müşahedelerimize dayanmaktadır.
[3]Harry Scot Gibbons, Kıbrıs’ta Soykırım (The Genoside Files), terc. Alparslan Yılmaz, Ankara: Özyurt Matbaası 2003, s.37, 38.
[4]Planın ayrıntıları için bkz. Mehmet S. Emircan, Kıbrıs Türk Toprağıdır, I-II, (Ankara: TÜRKAR yay. 2000), c.I, s.233-249; http://www.turkcebilgi.com/akritas_plan%C4%B1/ansiklopedi. 09.05.2011
[5]Örnek olarak Makarios’un 18 Ekim 1950’de Kıbrıs Rum Başpiskoposu seçildiği zamanki konuşmasına, 1 Nisan 1960’da EOKA’nın kuruluşunun 5. Yıldönümü törenlerinde yaptığı konuşmasına, 27 Eylül 1960’da Cumhurbaşkanı olduktan hemen sonra New York Herald Tribün’e yaptığı açıklamaya, 4 Eylül 1962’de doğduğu köy olan Panaya’da yaptığı konuşmaya, 9 Nisan 1963’te Londra’da yayınlanan Times gazetesine verdiği beyanata bakılabilir.
[6]Gibbons, Soykırım, s.36-38.
[7] 1990’larda İngiltere’de yaşayan Kıbrıslı Türklerin sayısının 120 bin olduğu tahmin edilmektedir. Gibbons, Soykırım, s.138.
[8] Bkz., Mehmet Salih Emircan, Ulusal Varoluş Mücadelemiz, Şiirler 1-3, yy: Özveri Matbaası,tsz.
[9] Küçük Kaymaklı, Lefkoşa’da Kıbrıs Barış Harekâtından önce yoğun olarak Türklerin yaşadıkları bir semttir.
[10]Gibbons, Soykırım, s.78.
[11] Bkz. Dr. Fazıl Küçük Kırk Yıl Halkın Sesi Olarak Dr. Fazıl Küçük Makaleler (1942-1981),yay. Osman Yıldız-Güven Arıklı), I-IV, Lefkoşa: Ajans Yayınları, tsz.
[12]Gibbons, Soykırım, s.250-270.
[13] Kıbrıs’ta din konusunda bkz. Talip Atalay, Kuzey Kıbrıs’ta Yaygın Din Eğitimi ve Cami Hizmetleri:
Kurumsal Yapılanma ve Din Görevlilerinin Rolü, (İstanbul: Seçil Ofset, 2007); Ahmet Akbulut, Kıbrıs’ta Din ve Hayat,Lefkoşa 2004.
[14] 18 Şubat 2011’de Lefkoşa/Kumsal, Köşklüçiftlik’te Kıbrıslılarla yapılan görüşmelerde alınan notlardan.
[15] Kıbrıs’ta yaşayan insanlar arasında “Kıbrıslı” ve “Türkiyeli” ayırımı keskin bir şekilde görülmektedir. Adanın Osmanlılar tarafından fethinden sonra Anadolu’dan Kıbrıs’a taşınarak iskân ettirilenlerin soyundan gelenler “Yerli, orijinal Kıbrıslı” diye isimlendirilirken 1974 Barış Harekâtından sonra Türkiye’den gidip adaya yerleşenler, Kıbrıslılar tarafından “Türkiyeli” diye nitelendirilmekte ve yaşanan bir takım sorunların kaynağı olarak görülmektedirler. Bu ayırımın son derece olumsuz etkileri vardır. Kıbrıs’taki Türk toplumunun mücadelesine kırk yıl liderlik yapmış olan Dr. Fazıl Küçük de bu ayrıma şiddetle karşı çıkmakta ve Türk halkını birlik olmaya çağırmaktadır. Bkz. Küçük, Makaleler, c.I, s.223, 324, 326, 365, 383, 445, 493, 494, 499…
[16] KKTC’deki devlet okullarında yaşanan sıkıntıların aşılabilmesi için Türkiye’den adaya başta Rehberlik ve Din Kültür olmak üzere değişik branşlarda gönderilen yüzün üzerinde öğretmen Kıbrıs’ta görev yapmaktadır.
[17] Bu makale yazıldığı sırada durum bu merkezdeydi. Ancak Yakın Doğu Üniversitesi bünyesinde Lefkoşa’da bir İlahiyat Fakültesi açıldı ve bu fakülte 2011-2012 Eğitim-Öğretim yılında öğrenci almaya başladı. Ayrıca yine Lefkoşa’da açılan Hala Sultan İlahiyat Koleji, eğitim-öğretime devam etmektedir.
[18]KKTC vatandaşlarından Türkiye’deki İmam-Hatip Liselerine ve İlahiyat Fakültelerine gönderilen öğrenciler tahsillerini tamamlayarak adaya dönüp görev almaya başlamışlardır. 2007 yılından itibaren Türkiye’den görevlendirilen DKAB öğretmenlerinin yanı sıra KKTC vatandaşı olup Türkiye’deki İlahiyat Fakültelerinde eğitimlerini tamamlayan öğretmenlerden üç tanesi ilk defa 2011 yılında adada görev yapmaya başlamışlardır.
[19] Kıbrıs’ta ilkokullar ve ortaokullar Türkiye’de olduğu gibi birbirinden ayrıdır.
[20] 2011 yılının Ocak ve Şubat aylarında Lefkoşa Demokrasi Ortaokulu’nda ve Arap Ahmet İlkokulu’nda yapılan grevlerde, araya Şubat tatilinin de girmesiyle öğrenciler yaklaşık kırk gün eğitim ve öğretimden uzak kalmışlardır. Bu iki okulun öğrencilerinin tamamına yakınının 1974 sonrasında Anadolu’dan göç ederek adaya gelen insanların çocuklarından müteşekkil olması da son derece dikkat çekicidir.
[21] Kıbrıs Rum Yönetimi, 1974’ten önce adada yaşayan Türkleri, mülga “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin” vatandaşı olarak kabul ettiğinden dolayı onlardan, talep edenlere Kıbrıs Cumhuriyeti vatandaşı olma hakkı tanımaktadır. Dolayısıyla onlar yeşil hat boyunca adanın değişik yerlerinde bulunan kapılardan kimlik ibraz ederek Rum kesimine geçebilmekte ve orada alış veriş yapabildikleri gibi Rum kesiminin sağlık ve eğitim imkânlarından da faydalanabilmektedirler. Ancak hem KKTC hem de Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olanların sınır kapılarından Rum kesimine geçişlerine izin verilmemektedir.
[22] Bu sağlık karnesini almak için yatırılması gereken miktar 2010 yılında 2 € idi.
[23] 2017 yılında Rumlarını müzakere masasını terk etmeleri de onların bu kaygılarını perçinlemiş olmalı.
[24] Kıbrıs Rum kesimi 2004’te Avrupa Birliğine üye oldu.
[25] 2011 yılına gelindiğinde Türkiye hâlâ Avrupa birliği üyeliğine kabul edilmedi.
[26] Kıbrıs’taki bazı basın yayın organlarında ve gerçekleştirilen mitinglerde bu görüşler sık sık dile getirilir oldu.
[27]Gibbons, Soykırım, s.402, 403, 405.
[28] Bu ifade Kıbrıs’ta yayınlanan bir gazetenin bir köşe yazarına aittir. “Eskiden Laftaydı, Ayetlere Girdik Şimdi” başlığını taşıyan yazıda yazar Türkiye’nin adaya Kıbrıslılardan kat kat fazla nüfus göndererek adayı Türkleştirdiğini ve Müslümanlaştırdığını ifade etmektedir. Devamında da “Müslümanlaştırmış dediysem ‘Zaten Müslüman değil miydik?’ diye sormayın. O laftaydı bizim için ve kuraldan ibaretti…”ifadelerini kullanmaktadır. Şener Levent, “Eskiden Laftaydı, Ayetlere Girdik Şimdi”, Afrika Gazetesi, 2 Ekim 2010 Cumartesi Yıl: 9 Sayı: 3208.

0 yorum:

Yorum Gönder

Yazarlar

Beyan Yayınları

DEL PIERRO

DEL PIERRO
PIERRE MARTIN