9 Haziran 2017 Cuma

İtiraf Ediyorum….Utanıyorum!

 Öğr. Gör. Cuma Karan
Zor bir itiraf oldu bu başlık… Şimdiye Kadar bunu itiraf edemeyişimden utanıyorum.
Nerden başlasam bilmiyorum… O kadar kendimle çelişen, dinimle örtüşmeyen ayıplarım, kusurlarım var ki, içim dışıma çevrilse ortaya çıkacak olan ilahi kameradaki kayıtlarımdan utanıyorum.
Mümin; “güvenen, güven verendir, vefakârdır”[1] diyen bir peygamberin, güven vermeyen, vefasız bir ümmeti oluşumdan utanıyorum.
Sulh, selamet, barış anlamına gelen bir dinin mensubu olarak, yaşadığım coğrafyamı kan-revan gölüne çevirişimden utanıyorum.          
“İslam barıştır, Müslümanlar kardeştir”, diyorum fakat kardeşimi öldürdüğüm, ya katil ya da maktul olma ile yüz yüze kaldığım bir ortamın insanı olmaktan utanıyorum.
“İslam’ı yücelt” diyen bir dinin mensubu olarak, milletimi, cemaatimi, mezhebimi yüceltmenin gayretiyle hareket edişimden utanıyorum.
“Müslümanlar kardeştir, o halde aralarını düzeltin diyen ilahi emir”[2] ortada iken, menfaat, ırk, mezhep ve buna benzer arızı yapıların savunucusu oluşumuzdan utanıyorum.
Ortadoğu coğrafyasının mazlum, mağdur insanlarının kendi Müslüman kardeşinden kaçıp, Hristiyan coğrafyasının merhametine sığınma yolunda karanlık dipsiz denizlere açılarak boğulan cesetlerini saymaktan, seyretmekten utanıyorum.
Kışın, donmuş, soğuk karların altında, bezden yapılmış çadırda, kendi vücut ıssılarıyla ayakta kalma mücadelesi veren o mülteci kardeşlerimin donmuş yüzlerini, hareketsiz bedenlerini[3], klimalı, kaloriferli odalarımızda, kahve içerken hasbel kader ekrana gelen o görüntüleri değiştirmekten utanıyorum.
Kapıların, sınırını açmayan batıya küfretmekten, “niye bu hale geldik, ne oldu bize, bu işte payımız nedir”diye sorgulamayan anlayışımızdan, vurdumduymaz tavrımızdan utanıyorum.
Barış eylemcisi Rachel Corrie’nın, bir Filistinlinin evini yıkılmasını engellediği sırada İsrail buldozerleri altında ezilip can veren[4] ölüm yıldönümlerini duymaktan, hiçbir şey yapmamaktan utanıyorum.
İslam’ın ilk şehidesi, müminlerin medarı iftiharı olan Sumeyye annemizin, bir kadın olarak, asrın Firavun’una karşı tevhid mücadelesini unuttup, dört kadın ile evlenmeyi dört dörtlük Müslümanlık alameti olarak gören Müslüman erkeklerimizden utanıyorum.
Örtü için nice bedeller ödenmişken bu gün bu farzı bir “tarz” olarak gören Müslüman kadınımızdan, örtmeyen örtüsünden utanıyorum.
Eşarbıyla ayakkabının uyumunu düşündüğü kadar, yaşantısıyla inancı bir biriyle ne kadar uyumlu diye dert edinmeyen Müslüman bacımdan utanıyorum.
Dinimi kaynağından, ehlinden öğrenme, bunu çevremdeki insanlara ehli olarak anlatma, irşad amacı yerine; “hocam diplomamız elimizde olsun, ne olur ne olmaz, erkeğe güven olmaz,” diyen diploma amaçlı 5 senesini harcayan, evlenmeden evleneceği kişiye güvenmeyen öğrencimden utanıyorum.
“Bu dönemde tek maaşla geçim olmaz” deyip ahlak, iffetten önce evlenecek kızın maaş ve babasından kalacak mirası soran, bu evlilikten de huzur ve saadet bekleyen zavallı gencimden ve onu bu gafletten uyandıramayan hocalığımdan utanıyorum. 
Dışarı çıkarken güzel görünme adına, giyim kuşamına verdiği vakit kadar Kutsal kitabına vakit ayırmayan Müslümanlığımdan utanıyorum.
Herkese nasihat ederken kendi ailemi unutan sözde fedakârlığımdan utanıyorum.
Evladımı kucakladığımda Aylan Kürdi’nin denize vurmuş yüz üstü yatan görüntüsünden,[5] hiçbir şey olmamış gibi devam ettiğim o yüzsüzlüğümden utanıyorum.
Bilal’in okuduğu ezanı duyduğum halde, Bilal’in davet ettiği mescide gitmeyen Müslümanlığımdan utanıyorum.
Beni sabah namazına, camiye götürmeyen zayıf imanımdan, ahkâm kesip, devlet kurup devlet yıkan mücahitliğimden utanıyorum.
Ortadoğu, Filistin söz konusu olduğunda; “bırak onları be kardeşim, onlar bizleri arkada vurmuş, toprakları satmış diyen Yahudi tuzaklı tarihsel birikimimizden utanıyorum.
            Ahir zaman hastalığının İman kaybıyla can çekişen bunca genç varken her Ramazanda, Hilal muhabbeti, Teravih tartışmalar duymaktan, boş kalan camilerin dolmayan saflarını görmekten utanıyorum. 
            Siyaset tartışmasının bütün ülke sathına yayılışından, siyasilere bu konuda söz sırası gelmeyişinden,  her konuda ahkâm kesmekten, sözde her şeyi bilip ama hiçbir şey yapmamaktan utanıyorum.
Ramazan yardımı ismi altında verdiğimiz yardım paketinden daha çok çektiğimiz resimlerden, açlık acısından daha çok o kardeşimize yaşattığımız mahcubiyetten utanıyorum.
Zenginlerle dolup taşan, fakirlere yer kalmayan, Peygamberin kötülediği[6] halde vazgeçmediğimiz bu “Ramazan Sofralarımızdan” utanıyorum.
Komşusu aç iken tok yatan bizden değil[7] diyen bir Peygamberin ümmeti olarak; açlıktan inleyen komşusunun iniltisini horlama sesimizle bastıran kardeşliğimizden utanıyorum.
“Müslüman kardeşinin derdiyle dertlenmeyen bizden değildir”[8]diyen bir peygamberin ümmeti olarak Müslüman kardeşimin derdini, dert edinmediğim, tuttuğum takım kadar ilgilenmediğim, yazın geçireceğim tatil kadar düşünmediğim için utanıyorum.
“Kendi için istediğini Müslüman kardeşi için de istemedikçe iman etmiş olamaz”[9] dediği halde Hz. Peygamber, “Rabbena! Hep bana” dediğim için, kendimi; dünyevi ve uhrevi isteklerde kardeşimin yerine koyamadığım için, empatiden yılandan kaçar gibi kaçtığım için utanıyorum.
            Kâbe’de Allah’ın evinde bütün benliğimizle günahımıza gizliden gizliye ağlayıp sızlama varken canlı, görüntülü selfilerden vakit bulamadığımız tavafımızdan, umremizden hatta haccımızdan utanıyorum.
            Kalacak yerleri dahi olmayıp ancak bin bir zorlukla Kâbe’ye ulaşmanın gözyaşını döken Müslümanları görürken, 5 yıldızlı otelinden, klimalı otobüsten, sık sık çıkan etli yemekten şikâyet eden asık suratlılardan utanıyorum.
            Faceebook’a bakmaktan, günlük okumalarını, virtlerini, tefekkürünü yapmaya vakit bulamayan, Müslümanların derdini dert edinmeyen Müslümanlığımdan utanıyorum.
Dizi, maç günü deyip Müslüman kardeşini ağırlamaktan imtina eden, ziyaretine vakit bulamayan çok önemli işlerle meşgul olan insanlığımdan utanıyorum.
Müslüman kardeşimizin cenazesine, acısına iştirak etmek ile mükellef iken[10] facebooktan kısa mesajlı- hatta o anlama gelen şekil gönderen -elektronikleşmiş taziye kültürümüzden utanıyorum.
Hakkı tavsiye yerine[11] gıybeti, ibadet yerine gafleti, ümmet yerine kendini, adalet yerine menfaatini,  takva yerine dünyalığı tercih eden nefsinden utanıyorum.
Peygamber ve sahabe üzerinden açlık hikâyeleri anlatarak köşe olan ekran hocalarını görmekten, onlarla aynı karede görünmeye çalışan toplumumuzdan ve bu konuda yarışan ulemamızdan utanıyorum.
Ölmüş 6 tonluk bir fili, 1 saat 47 dakikada tüketen Zimbabve halkının yoksulluk, açlık fotoğrafını çeken David Chancellor’ın görüntülerinden, dertlerini derdim olarak göremeyişimden ve dahası insanlığımdan, Müslümanlığımdan utanıyorum.[12]
Japonya’da yılda ortalama 25 İsviçre’de 10, Fransa’da 7 kitap okunurken,  Türkiye’de ise 10 yılda 1 kitap okuyuşumuzdan utanıyorum.[13]
Ecdat ile övünüp, tarihimi kutsadığım halde, dedemin mezar taşını, hayratı olan çeşme yazısını okuyamadığım için utanıyorum.
Tarihimi, geçmişimi, dizilerden öğrendiğim için utanıyorum.
Ve en küçük bir fuarı bile kaçırmayan, ancak büyük emek zorluklarla hazırlanan kitap fuarlarına rağbet etmeyen, açılışlarına dahi katılmaya vakit bulamayan; siyasetçilerden, idarecilerden, kitabı ve kâtibi öksüz bırakan[14], toplumu okumaya teşvik etmeyenlerden utanıyorum.   
Fakirin, derme çatma, evi imar kanunuyla yıkılırken, güçlü ve zenginin; sahillerimde, yeşilliklerimde ve dahası geleceğim olan tarım arazilerimde imar kanunlarını delerek orada yükselttikleri gökdelenleri gördükçe utanıyorum.
“Emr olunduğun gibi dost doğru ol”[15]diyen bir dinin mensubu olarak; eğrilerin, zikzakların kavşağı haline gelişimimizden, ikiyüzlü duruşumuzdan utanıyorum.
Her konuda uzman olup ekranlarda yer bulanların çok olduğu, işin ehlinin ekrana çıkarılmadığı, yok sayıldığı bir medyanın varlığından utanıyorum.  
Kadınından erkeğine, yediden yetmişe herkesin gündeminde dinden, haktan, adaletten ve ahlaktan daha çok öncelik verildiği futbol fanatizminden utanıyorum.
Din olarak gördüğümüz mezhebin, kültür olarak gördüğümüz dini anlayışımızdan utanıyorum.
Dini değerlerimizi yok sayan bir sistemin muhibbi ve aşığı olmaktan utanıyorum.
Kadının erkekleştiği, erkeğin kadınlaştığı bir kıyamet alametine[16] şahitlik edişimden utanıyorum. 
Bankadaki paranın, faiz karının zekâtını soran, duyarlı (!) Müslümanlığımızdan utanıyorum.
Müslüman olarak görünüp Müslümanca yaşamayışımdan, İman ettiğim halde gereğini yerine getirmeyişimden, hakkı, hakkaniyeti hakkıyla dile getirmeyişimden, bütün bunlara rağmen en iyi Müslüman söylemimden utanıyorum.
“Keşke dindarları ve âlimleri onların çirkin söz söylemlerine, haram yemelerine engel olmaya çalışsalardı”.[17] Diyen Rabbimin emri ortada iken,  engel olamadığım bunca çirkinlikten utanıyorum.
Affet Allah’ım bizi! Bütün bu yüzsüzlüğümüze rağmen, hak etmediğimiz bunca lütfettiğin nimetlerin varlığından UTANIYORUM.

    7.6.2017
Öğr. Gör. Cuma KARAN







[1] İbn Hanbel, III/134
[2] Hucurat  49/10
[6] Buhari, Nikah 72
[7] Buharî, Edeb, 12
[8] Buhârî, Îmân 42
[9] Buhârî, Îmân 7
[10] Buhari, Cenâiz 2
[11] Asr, 103/ 1-3
[14] İhsan Sureyya Sırma, “Kitap Yine Öksüz Yine Garip Kaldı”, bkz: http://www.islamtarihi.info/2017/05/kitap-yine-oksuz-yine-garip-kald.html (Erişim: 7.6.2017)
[15] Hud, 11/112
[16] Ebû Dâvûd, Libas, 28
[17] Maide 5/63

1 yorum:

  1. Allah razı olsun kardeşim. Utanabilenlerin olduğu dünyada umut da var dedirttiniz.
    Kötülük çoksa, iyiler yattığı ve kendine iyi olduklarındandır. Bu da kötülüğe imkan hazırlamaktan başka bişey değil maalesef.
    Allah gayretlerinizi rahmetiyle desteklesin diliyorum. Selam ile. Nesibe şenatlı.

    YanıtlaSil

Yazarlar

Beyan Yayınları

DEL PIERRO

DEL PIERRO
PIERRE MARTIN