30 Haziran 2017 Cuma

İbn Haldun’a (1332-1406) Göre Şehir ve Şehirli Olgusu

Giriş
 İbn Haldun inişler ve çıkışlarla dolu durağanlıktan uzak siyasi hayatının sonlarına doğru tecrübelerinin kendisinde oluşturdu düşüncelerle yazdığı mukaddimesinde yeni bir  ilim dalı kurmak isterken bunu, yazmayı düşündüğü tarih için bir metodoloji olarak sunar.Ona göre tarih yazımının da bir usulünün olması gerekir.Fıkıh usulü fıkıh ilmi için ne ise  kendisinin inşasını düşündüğü ilminde tarih için aynı işlevi göreceğini düşünür.Her hangi bir metottan ari olarak tarihçinin kendisine ulaşan bütün tarihsel bilgileri doğru yada yanlış olduklarına bakmaksızın gerçek tarih bilgisiymiş gibi telakki etmesi ve kitabına alması ona göre olacak şey değildir.

İbn Haldun kaoslarla dolu bir dönemin tecrübesiyle olgunlaşır.Kendisinin de bir çok farklı görevlerle de olsa siyasi sorumluluklar aldığı yönetimlerin sürekli değiştiği siyasi bir hayat mevcuttur.Onun hayatı aynı zamanda bir serüvencinin hayatıdır.Ömrünün tüm aşamasında ilmi meclislerinde bulunur.Kaliteli bir eğitim alır.Ciddi bir ilmi geleneği olan bir ailenin temsilcisidir aynı zamanda.Tunus, Fas ve Endülüs gibi medeniyet açısından önemli sayılacak merkezlerde önemli görevlerde bulunur.O aynı zamanda gününe ulaşan İslam uygarlığının ilmi eserlerine de hakimdir.Onun mukaddimesi kendisine kadar ulaşan birikimin bir kritiğidir. İbn Haldun bu kitabında bir medeniyet tarihçisi, ilimler metodolojisi uzmanı gibidir.Ama onun ilimler nazariyesi ve tasnifi bizim konumuzun dışında kalmaktadır bu çalışmada.Ancak bizi ilgilendiren kısım onun oluşturduğunu ilan ettiği ilmin kendi gözlemlerine dayandırarak kaleme aldığı şehir ve şehirli olgusu.
Ona göre ilimler medeni olabilmiş toplumlarda doğar ve gelişir.Şehirli olmak medeniliktir. Devletin ortaya çıktığı ve zaruri ihtiyaçlardan sonra insanların sanata ve ilme zaman ayırdıkları dönem medeni toplumun da oluştuğu dönemdir.Ona göre medeniyet siyasi ve ekonomik gelişmişlikle sağlanır.Şehir ve şehirlinin oluşması devletin varlığına bağlıdır.İşte güçlü bir devlet yapısının bulunduğu toplumlarda gelişeceğini iddia ettiği ilimlerle ilgili temel eleştiri ve kritiklerde bulunmuş olsa da İbn Haldun için asıl problem onun için pratik değeri olan tarih ilminin içinde bulunduğu vakıadır Onun çalışmasının asıl hedefi tarihi; hikayeci anlatım seviyesinden, araştırma, sebep belirtme ve yorumlama temeline dayalı bilimsel seviyeye çıkarmak arzusuna dayanıyordu.[1]
Bizim de çalışmamızda konu ettiğimiz toplumsal yaşam yani onun deyimiyle umran vazgeçilmez bir kavramdır ve kurduğu ilmin de adıdır.Tarihin amacı umranın haberlerini nakletmektir.Öyleyse tarihçinin umranla ilgili aktarımlar yaparken bilmesi gereken şeyler vardır.Ki bu umranın tabiatında olan ve İbn Haldun’un kendi gözlem ve tecrübeleriyle ortaya çıkardığı yasalardır.Ona göre “sosyal hayatta vuku bulan her olayın ve ortaya çıkan her durumun, olması gereken kendine has bir doğası vardır.”[2]Öyleyse tarihçi kendisine gelen bilginin umranın doğasına uygun olup olmadığına bakması gereklidir.Böylelikle tarihçi bir takım hurafeleri tarih değerlendirmesi dışında tutacaktır.O kendisinden önceki kimi tarihçilerin bu hususa dikkat etmediklerini ve bunun sonucunda aklın kabullenmesinin imkansız olduğu kimi durumların tarih bilgisi olarak kitaplarda yer aldığını söylemekte ve bunu isim ve olay vererek belgelemektedir.[3]
İbn Haldun’a göre tarih ilmiyle uğraşanların metot olarak diğer İslami disiplinlerde kullanılan cerh ve ta’dil yöntemini kullanmaları sıhhatli sonucu garanti etmemektedir.Ona göre haberlerin doğru ve gerçek olanlarını yalan olanlarından ayırmak, sosyal hayatın karakterini ve doğasını  bilmekle mümkündür.Bu tutum ravilerin durumunu incelemekten önce gelir.Ona göre ravilerin doğruluğunun araştırılması daha çok inşai ( Allah’ın yerine getirilmesini farz kıldığı sorumlulukları bildiren) ilimlerde geçerlidir.Rivayet edenin durumu ancak haberin kendi içinde doğruluğunun incelenmesinden sonra yapılabilir.[4] İşte bir tarihçinin yazdığı tarihte doğruya ulaşabilmek için uyması gereken kuralları Mukaddime yazarı ayrıntılı bir şekilde bu eserinde açıklamaktadır.Bunun en önemli kısmı umran teorisi dediğimiz toplum hayatının vazgeçilmez doğası olarak anlatılır.Öyle ki İbn Haldun umranı organik bir canlı gibi görürü. Onun belli bir ömrü geçirdiği evreleri vardır ve bunlar bir silsile şeklinde birbirini takip eder.
İbn Haldun’a göre tarihçileri yanıltan en önemli eksik onların umranın sahip olduğu doğadan habersiz olmalarıdır.Ve bu umran bilgisiyle ilgilenen bilimi ilk kez kendinin oluşturduğunu yasalarını kendisinin keşfettiğinden bahisle daha öncekilerin bunun farkına varmamalarının onların ilgi alanlarıyla yani  haberlerin meyveleriyle, bizzat haberin kendisiyle ilgilenmelerine bağlamaktadır.Bundan dolayıdır ki filozoflar haberlerin olabilirlikleriyle ilgilenmemişlerdir.[5] İbn Haldun umran ilmine konu olarak insan uygarlığını, toplum hayatını  ve ondaki her meseleyi ve durumu teker teker açıklamak olarak belirler.Ve kendi ilminin
İbn Haldun bugünkü anlamda bilimsel diyebileceğimiz akla dayanan ama dini yönü de olan bir düşünce sistematiğiyle vakıaya yaklaşmaktadır.O akıldan bahsederken her ne kadar anladığımız anlamdaki akıldan bahsetse de bazı şeylerin aklın sınırları dışında kaldığını da kabul eder.Bununla çift yönlü bir bakışının olduğunu söyleyebiliriz.Bu onun düşüncesinde bir çelişki gibi durmaktadır.Akıldan bahsederken kimi düşüncelerinin bugünkü insanın bahsettiğinin dışında bir akıldan bahsetmesi  o günkü akıl algılaması ve tarihinin sahip olduğu düşüce sisteminden dolayıdır.
Günümüzde İbn Haldun birçok ilmi disiplin tarafından sahiplenilmekte ve kimi disiplinlerin direkt kurucusu sayılmaktadır.Özellikle toplumsal hayat ve insanın toplumla olan ilişkisini irdelemesi ve bunlar için genel geçer kurallar vazetmesine müteallik olarak sosyoloji için kurucu kabul edilmektedir.Aynı zamanda tarihin akışıyla ilgili değerlendirmeleri sebebiyle haklı olarak bir tarih felsefecisi sayılmaktadır.Şüphesiz bugünün modern ilimlerine malzeme olan bir çok konudan bahsetmektedir İbn Haldun dahası konusu insan olan her ilimden bahsetmektedir desek yerindedir.Öyle ki tarihçilerin rivayetlerinin asılsızlığını değerlendirirken bizzat insan biyolojisinden bahsetmekte insanın doğasının söylenen şeye aykırı olduğundan hareketle rivayetin asılsız olduğunu belirlemektedir.İnsan yerleşimleri için uygun yerlerin nasıl olması gerektiğini anlatırken coğrafyadan bahsetmektedir.Örnekleri çoğaltmak mümkün.Ancak eserin yazılış amacına ve amacın güttüğü pratik sonuca baktığımızda İbn Haldun’un Mukaddimesinin tarihi, sanat ve edebiyat düzeyinden bilim düzeyine çıkartmayı hedefleyen yeni bir ilimin temellerinin atıldığı ve yazıldığı bir eser olarak görmemiz gerekir.[6]
Tüm bunlardan sonra nasıl olup da İbn Haldun’un tüm bunları yazdığını, yazabildiğini sorduğumuzda onun sahip olduğu tecrübi bilgiye ve gününe kadar ulaşan felsefi mirasa göz atmamız gerekir.Ve onun içinde yaşadığı uygarlığa ve toplum hafızasına.Temelde yazılan eserlere mukaddime yazmak alışıla gelmiş bir tutum olmakla beraber bu mukaddimelerin genelde ele alacakları disiplinle ilgili bilgi vermek ve onunla ilgili varsa yeni bir takım iyileştirici düşünceler için yazıldıklarını görmekteyiz.[7]
Şunu belirtmek sanırım faydalı olacaktır İbn Haldun’un yazdığı mukaddime büyük ölçüde gözleme dayanması nedeniyledir ki kullandığı kavramlar ve çalıştığı toplum yani incelediği hareket tarzını ortaya koyduğu kendi toplumudur. İbn Haldun bu kitabı sanki Araplar için yazmıştır.Kitabını olan biteni anlama algılama bir anlam verme olarak değerlendirdiğimizde bunu doğal karşılamamız mümkündür.Kaldı ki ulaşabildiği bütün toplumların bilgisinden de bahsettiği bir gerçek.Ama özel olarak kendi toplumunu ve tecrübesini mihenk olarak aldığını söyleyebiliriz.Bundandır ki kullandığı kavramlar da tanım olarak kendi toplumunu dahası yaşadığı çağdaki toplumu anlatır.O bizzat gözlemlerini aktarmaktadır.Bizim çalışmamıza temel olan hadari , bedevi ve umran kavramları belli ölçüde bu gün de karşılıkları bulunsa da temelde döneminin kavramlarıdır.Ve daha çok o dönemin umranını anlatır.Bu söylenilenler eserin tarihsel bağlama hapsedildiği ve içeriğinin yazıldığı tarihle ilgili olduğu anlamına gelmemeli.Sadece hareket noktasının halihazırda var olan gerçeklik oluğunu belirmek içindir.
İbn Haldun’a göre toplumsal hayat yani umran kaçınılmaz bir zorunluluktur.[8]O bu sonuca, insanın doğası gereği, diğer hemcinsleriyle bir arada yaşamak zorunda olmasını dahası tek başınayken yaşamsal ihtiyaçlarını karşılayamayacağını ve neslini devam ettiremeyeceğine dayanarak varmaktadır.İnsanların yaşamak için gerekli olan yiyecekleri ancak yardımlaşarak üreteceklerini tafsilatlandırır. Dahası insanın güvenlik ihtiyacı da onu toplum içinde yaşamaya zorlamaktadır.Kişi kendisini korumak için gerekli alet edevata yalnız başına ulaşamaz ve üretemez.Buğdayın ekim aşamasından ekmek olma aşamasına gelinceye kadar geçirdiği üretim evreleri ve bir silahın üretimi aşamasına kadar geçen birden çok insanın aynı hedef için çabalamasını gerektirmektedir.İnsanın en temel ihtiyaçları için bile olsa bir arada yaşama zorunluluğu onu daha ileri bir aşamada toplumsal bir birlik halinde yaşamaya götürmekte ve dahası bir yönetim organizasyonunu bir yöneticiyi nihayetinde bir devlet yapılanmasını ortaya koymaktadır.
İbn Haldun umran ilmi derken her şeyden önce toplumsal hayatı içine alan tüm ilişki kavram ve nesnelerin hulasasını kastetmektedir.Ona göre bir memleketteki şehir, şehirli, şehirlinin uğraş alanları; sanat, ticaret, ve insanı ilgilendiren her türlü sosyal ilişkinin yanında asıl olarak devlet umranın konusudur.Bedevilik umran kavramının dışında yer almaz.Her ne kadar umrandan kastın şehirli bir sosyal olgu olduğu sanılsa da bedevilerin de umran kavramı içinde önemli bir yeri vardır.Bedevilerin umran içinde kendine has katkı ve belirleyicilikleri hatta bir şehir hayatında onlara has bir tutum ve tavır vardır İbn Haldun’a göre.Bedevi çölde yada kırsal kesimde yaşayan şehirli olmayan insani özelliklerini kaybetmemiş saf insandır. İbn Haldun şehirli ve medeni için hadari kavramını kullanır.Bu bedevilikten sonra gelen medenileşmiş şehirlerde yaşayan toplum  anlamınadır.Onun en önemli kavramlarından birisi de asabiyettir. Öyle ki umranın şekillenmesini sağlayan itici güç diyebiliriz bu kavram için.Sözlük anlamı olarak akrabalık, hısımlık ve taraftarlık gibi anlama gelen bu kavram genel olarak kişinin kan bağıyla bağlı olduğu kabilesi ve kavmini ifade eder. İbn Haldun bu kavramı toplum içerisinde belli bir güce akrabalar ve kabile vasıtasıyla ulaşma anlamında kullanmaktadır.Kan bağına yani kavme dayandığını belirttik.Burada millet olma bilinci itici bir güçtür.
Tüm bunlardan sonra çalışmamızı İbn Haldun’un Mukaddime’sinden yani onun düşüncelerini temellendirdiği  çalışmasını esas alarak ona göre şehir ve şehirli olgusunu incelemeye çalışacağız.

İbn Haldun’da şehirliyi anlamak öncelikle bedevilik gerçeğini de iyi kavramayı şart koşmaktadır.Hakkı zatında şehirli yaşam bedeviliğin bir uzantısıdır aynı zamanda.Başka bir deyişle bedevilik insan için şehirliliğe bir geçiştir.Öncelikle insan bedevi yaşamdadır. Onun deyimiyle bedevilik, şehirlilikten önce gelir.
Bedevilik yada şehirlilik aslında doğal bir haldir.İnsanlar temel ihtiyaçlarını karşılamak için bir arada yaşamak zorundadırlar öyle ki bu zorunluluk toplumsal hayatı bir arada yaşamayı getirir. Her şeyden önce insanlar ikincil yani lüks diyebileceğimiz ihtiyaçlarından önce temel ve zaruri olan gereksinimlerini karşılamak için bunu yaparlar.İnsanların bedevilik yada şehirli olması da bu temel gereksinimleri ve fazlasını sağlama noktasındaki durumlarıyla birebir ilintili olmaktadır.İnsanlar yaşamak için geçim vasıtalarına ulaşmak, kendilerine uygun işlerde çalışmak durumundadırlar. Öyle ki çok çeşitli olan meslekler içinde kişiler kendilerine uygun olanı seçerler yada kendilerini bir mesleğin içinde bulurlar.İşte bu durum kişinin şehirli mi yoksa bedevi mi olacağını belirlemektedir.
Geçimlerini çiftçilikle ve hayvancılıkla sağlamak durumunda olanlar haliyle Badiyelerde yaşamak zorunda kalmaktadırlar. Hayvanları için otlaklar, ekebilecekleri tarlalar ancak buralarda bulunmaktadır.Ayrıca hayvancılıkla uğraşmak aynı zamanda göçer olmayı da beraberinde getirmektedir.Bu insanların aralarındaki sosyal ilişki asgari düzeydedir. Onlar gıda , barınak ve ısınma ihtiyaçlarını karşılamak üzere gerekli olan asgari ilişkiler içinde olurlar.
Başlangıçta bütün insanlar bedevi yaşamdadırlar ancak yaşam şartları düzelir zorunlu gereksinimlerini karşılamaktan başka belirli bir bolluk ve refaha ulaşırlarsa yerleşik hayata yani şehir hayatına geçmektedirler.Artık burada insan asgari gereksinimlerinin üzerinde zevkine göre giyinme yeme içme alışkanlıkları kazanmakta.Güzel evler ve bahçeler yapmaktadır.Bütün bunlar belirli bir refaha bağlıdır.Bunlar medeni insanlardır artık.Kazançları zorunlu ihtiyaçlarını karşılamaktan öteye onları belli bir konfor içinde kalmalarına yetecek düzeydedir. İbn Haldun’a göre hem bedevi yaşam hem de kentsel yaşam kaçınılmaz bir tabi zorunluluktur.[9]
Bedevi hayata basitlik hakimdir.Bütün her şey asgari ve ihtiyaçları karşılamanız üzerinde değildir.Meskenler hayvan derilerinden yapılmış çadırlar, kamıştan, yada taştan yapılmış ama yüksek olmayan evler şeklindedir.Dağlardaki oyuk ve mağaralar da bedevi yaşam için birer meskendir.[10]
Çiftçilikle uğraşanların belirgin vasıfları daha çok yerleşik bir hayat yaşamaktadırlar.Dağlarda yada köylerde çamurdan yapılmış evlerde yaşamaktadırlar.Geçimlerini hayvancılıkla sağlayanlar ise daha çok göçebe hayatı yaşamaktadır.Çünkü bu insanlar otlak ve su bulabilmek için zorunlu olarak sürekli dolaşmak zorundadırlar. Özellikle deve besleyen Arap kabileleri için çölün derinliklerinde gezinmek doğal bir haldir.Çünkü develerin yaşamlarını sürdürmeleri için tepeliklerdeki yiyecekler yeterli olmamakta; sahraların ağaçlarına otlarına ve turlu su kaynaklarına ihtiyaç duyarlar.Aynı şekilde devenin doğum içinde tabiat olarak sıcağa ihtiyacı vardır.Tüm bunlardan insanların yaşam  şekillerinin doğal zorunluluklara tabi olduğunu görmekteyiz.
İbn  Haldun şehirli yaşama geçişi bedeviliğin gelişmesinin bir sonucu olarak görür.Şehirlerde yaşayan insanlar zaman içerisinde durumu düzelen kazançları zorunlu ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra ikincil diyebileceğimiz lüks ihtiyaçları da karşılayabilecek bedeviler şehirlere yerleşmekte ve medeni bir hayat yaşamaya başlamaktadırlar.”Ne zaman ki insanın yaşamında ekonomik bir rahatlık oluşur, bolluk ve lüks ortaya çıkar, ancak o zamandan sonra içinde bir “şehre yönelme arzusu” doğar.Bütün bedevi kabilelerin yaşadıkları süreç bu şekildedir.Şehirli ise badiyeye gitmesini gerektirecek bir zaruret hali söz konusu olmadıkça veya şehir halkının yaşadığı gibi yaşamaktan aciz kalmadıkça ( yoksullaşmadıkça) badiyeye gitmek istemez.[11]
İbn Haldun şehirleri bedevilerin kurduğu ve bedeviliğin şehirlilikten daha eski olduğu düşüncesindedir.O bu gerçeği anlamak için şehir halkı üzerinde ufak bir araştırmanın bunu kanıtlayacağını eğer onların asıllarını araştırırsak badiyelerden geldiklerini göreceğimizi söyler.Yine ona göre şehirli yaşam ve bedevi yaşam da kendi içinde bir takım farklılıklar ve ayrılıklar gösterebilmektedir.Şehirdeki bir mahallenin diğerinden yine Badiyelerde yaşayan bedevi kabilelerden her birinin diğerinden sayı ve özellik olarak ayrıldığını belirtmekte farklılığa dikkat çekmektedir.
İbn Haldun bedevi insanla şehirli arasında ahlaki yönden karşılaştırmalarda bulunur.Ona göre bedevi şehirliye nazaran içinde bulunduğu doğal yaşam şartları gereği daha az dünyaya meyleden ve nefsini daha az kirletendir.
Ona göre şehir, insanın dünyaya meylinden doğan bir gerçekliktir.İnsan kendi asgari geçim düzeyinin üzerine çıktığında bir lüks ve konfor olarak şehirde yaşamayı dünyanın zevklerinden daha fazla elde etmeyi istemektedir.Şehirli dünyaya meyletmiş , zevk ve eğlencelerle çok meşgul olmuş ve şehvetini tatmine yöneldiği için zamanla nefis kirlenmiş ve bu kirlilik sebebiyledir ki iyiliklerden uzaklaşmıştır. İbn Haldun şehirlinin haya perdesinin kalktığını ağızlarının bozuk olduğunu söyler.”Çünkü sözlü ve fiili olarak yapageldikleri çirkin ve kötü şeyler onları buna iyice alıştırmıştır.”[12] Bedevilerin dünyaya meyilleri zaruri ihtiyaçlarını karşılayacakları oranda olmaktadır.Şehirlide oluşan kötü davranışları sürekli tekrarlanmasıyla oluşan “meleke” bedevide görülmez.O ilk yaratılış fıtratı üzerinde kalmaya daha yakın ve kötü alışkanlıklardan uzak kalması şehirliye nazaran daha kolaydır.
İbn Haldun bedevilik özelliklerine yapılan eleştirileri bizzat bedeviliğin kendisine yapılmış eleştirilermiş gibi görür ve aslında bedeviliğin aşağılanmadığını onun doğal bir durum olduğunu açıklamaya çalışır.[13]Dikkat edilmesi gereken husus yapılan eleştirilerin bizzat bedevide bulunan olumsuz tutum ve davranışlaradır. Kaldı ki o bedeviliği bir bütün olarak erdemli ve bozulmamış topluluk olarak görürü.
İbn Haldun insanı bulunduğu ortam ve durumdan etkilenmeye açık ve kişiliğinin özelliklerini büyük ölçüde yaşadığı çevre şartlarının oluşturduğu kanısındadır. Öyle ki şehirli yada bedevideki bir kişilik özelliğini açıklarken onların yaşam koşullarını açıklar.Örneğin bedeviler badiyelerde yaşamaktalar ve onların güvenlik ihtiyaçları daha cesur olmalarına olanak vermektedir.Dahası bunu sağlamaktadır. Çölde yaşayan bedevi kendini güvenlik içinde hissedeceği surlarla çevrili şehirlerde yaşayan medeni insanda  farklı olarak korunma işini bizzat kendisi üstlenmektedir. Ne bu işi şehirli gibi askerlere yada daha başka birilerine verirler nede başkalarına güvenirler. Silah taşıyıp sürekli halde etrafı gözetler haldedirler.Uykuları hafiftir. Onlara sadece kendilerine güvenerek çöllerde dolaşırlar. Bundan dolayıdır ki “cesaret onlar için gerektiği zaman başvuracakları bir ahlak ve tabiat haline gelmiştir.”[14]
Şehirlinin bedeviden daha az cesur ve hatta güvenlik ve bir takım ihtiyaçlar konusunda ona muhtaç olduğunu anlatırken tüm bu kişilik özelliklerinin insanın tabiatı ve mizacı değil “insanın imkanları ve alışkanlıklarının kişisi” [15] olduğunu söyler. Yani kişi içinde bulunduğu şartların etkisi altında ve onun şekillendirmesinde tamamıyla edilgendir. İnsanın alışkanlık haline getirdiği durum zamanla onun için bir ahlak hatta bir meleke haline gelir. Tüm bunlara kaşın bedeviler şehirlilere göre daha eksiktir.Asgari geçimlerini bile karşılamak için şehirliye muhtaç olan bedevi ona mahkumdur.Ona bağlanmak ve hatta çağırdığı zaman gitmek zorundadır.[16]
Bedevi insan kalabalık şehirlerde yaşamakta güçlükler çeker.Bunun en temel nedeni şehirlerde mesleklerin çok olması ve bedevinin her hangi bir mesleğinin bulunmaması dolayısıyla kendi ihtiyaçlarını karşılayamamasıdır.Umranı kalabalık olan şehirlerde fiyatlarda buna bağlı olarak artmaktadır.Şehirlerde bedevi insanın onsuz hayatını sürdüreceği ihtiyaçlar günlük yaşamın vazgeçilmezleri durumunda ve birincil hal almıştır.Ancak bedevilerden büyük birikim ve malı olanlar günlük ihtiyaçlarının fazlasını karşılamaya ve şehirli gibi yaşamaya güç yetirebilir ve şehirde kalıcı olabilir.[17]
Bedeviliğin kendini koruyan devamını sağlayan ve hatta varlığını ona bağladığı asıl gerçeklikse onların sahip oldukları asabiyeleridir. Bedevi bulunduğu çevre ve farklı ırklardan insanlarla münasebetlerinin az olması ve buna da ihtiyaç duymamasından ötürü kendi ırkını korumuştur.Bu ona kendi içinde bir asabiye kazandırmaktadır.Bedevi kendini var eden şartların farkındadır.Öyle ki şehre gittiğinde asabiyesini ve saflığını kaybedeceğinin farkındadır.Bundandır ki onlar badiyelerde yaşamayı şehrin lüks ve rahat hayatına tercih etmektedirler.[18]
İbn Haldun’un asabiyet düşüncesinde nesep bağı belli  ölçülerde olumlanan ve  işlevselliği olan bir gerekliliktir.“Nesep ve akrabalık bağları, çok az kimsenin dışında, insanlar için tabii bir durumdur.Zulme uğrayan veya bir felaketle karşı karşıya kalan birinin akrabalarını yardıma çağırması bu bağın bir sonucudur. Bir kimse akrabasının ( ya da ırkdaşının, soydaşının ) zulme uğraması karşısında, kendi içinde bir zillet ve aşağılanmışlık hissi duyar ve buna engel olmak ister.Bu başlangıçtan beri bütün insanlık için geçerli ve fıtri bir durumdur.”[19] Güçlü bir asabiyetin oluşmasını nesep bağı ya da ona benzer bir bağın varlığına bağlar.İnsanları nesep bağı dışında birbirine bağlayan uzak akrabalık dahası ırk bağı ve eski bir Arap geleneği olan azatlı kölelerden oluşan mevalilerle kurulan yakınlık ve dayanışma ilişkisidir.İşte bu bağ insanların güçlü asabiyetler oluşturmalarını sağlayan en önemli etkendir.Aynı şekilde bu bağın varlığı bizatihi insanlar arasındaki dayanışma ve yardımlaşma içindir. “Çünkü nesep ( bağı ), aslında hakikati olmayan vehmi bir şeydir.Faydası sadece ( insanlar arasındaki ) birleşmeyi sağlamasıdır.”[20]
Büyük ve medeni şehirler kurmak ve güçlü bir devlet kurmak ( asabiyet ), nesep bağı ya da ona yakın bir bağı gerekli kılmaktadır.[21] Öyle ki bu bağ sayesinde bir araya gelen insanlar güçlerini belli hedefler doğrultusunda birleştirecek ve bu hedeflere ulaşacaklardır.Aralarında herhangi birleştirici bir bağın bulunmadığı toplulukların bir toplum ve büyük bir medeniyet oluşturmaları kolaylıkla düşünülebilecek bir durum değildir.

ŞEHİR
Bu başlık altında şehirlerin yapısından ziyade şehir hayatı şehir kültürü ve bunu nasıl oluştuğu üzerinde durulacaktır.Kentlerin yapısının yanında kentin toplum hayatı üzerindeki etkileri  incelenecektir.
Medeniyetten bahsetmek şehirlerin varlığı olmadan mümkün olmayacak olan bir şey olsa gerek.Öyle ki medeni insan dendiği zaman şehirde yaşayan ve şehir kültürüyle yetişen  insan akla gelir.Medeni insan günlük asgari ihtiyaçlarını karşılamanın ötesinde ikincil diyebileceğimiz ihtiyaçlarını karşılayabilecek durumda olan kişidir.O yeme içme işini bir ihtiyacın ötesinde zevke ve hatta sanata döndürebilmektedir.Giyinmek  onun için soğuktan ve sıcaktan korunmanın bir aracı olmanın  ötesinde bir zevk ve gösteriştir de.
Medeni hayata geçiş daha önce de değinildiği üzere bedevi insanın ekonomik gücünün artmasıyla birlikte daha iyi ve rahat yaşama arzusunun bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır.Bedevilik kentsel yaşamdan çok daha eski ve önceliklidir.Şehirler bedevi yaşamın bir uzantısı durumundadır.[22] Şehir ve şehirli gerçeğini Mukaddime içerisinde diğer bahislerden ayrı bir şekilde konu edinmek riskli bir uğraştır.Mukaddime belli bir bütünlük içerisinde bir şeyleri ortaya koyma peşindedir.Şehirle ilgili olarak da bu geçerlidir.Şehir yapısını oluşturan şey asabiyettir. Biz burada asabiyet konusu üzerinde fazla durmayacağız.Ancak şunu belirtmekte fayda var ki toplumlarda varolan asabiyet gerçeği onların bir devlet olmalarına ve yer yüzünü imar etmelerine olanak vermektedir.Bir amacı ve hedefi olan toplumlar toplu halde bir şeyler yapabilmektedirler.Şehirler de bunun bir sonucu olarak doğmaktadır.Bundan dolayıdır ki İbn Haldun Şehirleri devletten sonraya koyar.Devletler şehirlerden daha evveldir.Şehirler devletten sonra ikinci bir aşama olarak ortaya çıkar.[23]Şehirlerin doğması, gelişmesi ve geleceği devlet yapısıyla bire bir bağlantılıdır.
Bir şehri meydana getirmek kolay ve birkaç kişiyle yapılacak iş değildir.Şehir ve kentler büyük binaların olduğu yerlerdir.Bu binaları yapmak büyük bir işbirliği ve yardımlaşmayı gerektiren ve kalabalık kesimlerce ortaya konabilir.”Ancak bu işler, herkes tarafından mecburi ve kaçınılmaz işlerden görülmediği için, onları bu tür eserler ortaya koymaya zorlayacak bir iç eğilim yoktur.Aksine bunun için onların dışardan, devlet sopasıyla zorlanması veya üstesinde ancak devletin gelebileceği bol mükafatlar ve ücretlerle teşvik edilmesi gerekir.Dolayısıyla kentleşme ve şehirleşme için mutlaka devlete ihtiyaç vardır.”[24]
Şehirler kurucularının bakış açıları, iklim ve coğrafi şartların etkisiyle şekillenir.[25]Bu bütün zamanlar için geçerli olan şeydir.Her şehrin bir ruhu vardır derler ki o ruh şehri bina edenlerin kültürel birikimidir.Şehir yapılarının iklim şartlarından bağımsız yapıldıklarını düşünmek imkansızdır.Binalar ve bu binalarda kullanılan malzemeler memleketin sıcaklık ve soğukluk durumuna göre değişmektedir.Aynı zamanda coğrafyanın da şehirlerin şekillenmesinde büyük etkisi vardır.Şehir verimli topraklar üzerinde ve inşaat için malzemenin bol olduğu yerlerde kurulursa doğal olarak daha büyük ve gelişkin olacaktır.
Yazara göre şehirlerin ömrü onları kuran gücün varlığıyla doğru orantılıdır.Genellikle şehirler kurucu devletin yok olmasıyla ortadan kalkar.Bunun birkaç istisnası vardır.Şehirlerin etrafında onları besleyecek insan kaynakları ve verimli araziler varsa bu kaynaklar o şehri besleyecek ve yeni bir düzenin tesisini sağlayacaktır.Bu şekilde şehir de yıkılmaktan kurtulur.Yine yıkılan devletin yerine gelen devlet o şehri kendisine merkez ve başkent yaparsa bu durumda da şehir yıkılmaktan kurtulur.Öyle ki yeni gelen devletin gücüyle orantılı bir şekilde şehir daha bir güç  ve görkem kazanabilecektir.[26]
İbn Haldun’da şehir ve devlet birbirine o kadar bağlıdır ki onun gözlemlerine göre devlet olmanın bizzat kendisi şehirleşmeye yol açmaktadır.Ona göre bunun iki sebebi  vardır.Birinci olarak “devlet olmak insanları, rahatlığa, huzurlu ve sakin bir hayata, ( bedevi hayatının ) zorluk ve ağırlıklarından kurtulmaya ve yine bedevi hayattaki eksik olan yönleri giderip tamamlamaya yönlendirir.”[27]İlerde de üzeride durulacağı üzere bir devletin bulunması aynı zamanda kendisiyle birlikte güçlenen ve büyüyen insan topluluklarını da beraberinde getirir.Öyle ki devlet bir araya getirdiği toplumun gücünün birleşiminden zenginlik yaratmakta ve bunu kendisine yakınlığına göre insanlarla paylaşmaktadır.Hal böyle olunca lüks  ve konfor kendiliğinden doğmaktadır.İhtiyaçların daha rahat ve daha kaliteli görüleceği yerleşim yerleri doğmaktadır.Öyle ki bu hayatta bedevi yaşamın zorlukları bulunmayacaktır.Herkesin hayvan beslemek mecburiyeti kalmamakta herkes aynı zamanda asker olmak durumunda bulunmamaktadır.
Yazara göre şehirlerin kurulmasını zorunlu kılan ve bizzat devletin varlığıyla ilgili olan ikinci nedense güvenlik gereksinimidir.”Devletin  etrafındaki şehirler, devlete karşı mücadele etmek veya devlete başkaldırıp hükümdarlığı ellerinden almak isteyenlerin sığınakları olabilmektedir.Bu kişiler o şehirleri bir kale gibi kullanıp kendileriyle mücadeleye girişirler.Bir şehre karşı mücadele etmek zor ve meşakkatli bir iştir.Çünkü ( surlarla çevrili ) olan şehir aslında çok sayıda asker yerine geçer.Surların arkasından düşmanla savaşmak, düşmanın saldırılarından korunmak ve düşmana zarar vermek çok fazla bir asker gücü gerektirmeden mümkün olmaktadır.” Şehirde büyük kalabalıklar halinde yaşayan halkı düşmana karşı korumak bir devlet için çöllerde sınırları belli olmayan bedevi yerleşimlerinkinden daha kolay ve mantıklıdır.[28]                              
Devletlerin etrafında kendirli için tehlike arzeden farklı bir devlet  yada şehir yoksa bu sefer devletler umranlarını tamamlamak yani medenileşmek ve rahata ulaşmak için şehir kurarlar.Diğer bir sebepse kendi asabiyelerinden olanlara üstün gelmek ve onlara boyun eğdirmek için şehirler kurulmaktadır.[29]
 İbn Haldun büyük şehir ve yapıların ancak büyük ve güçlü devletler tarafından kurulacağı ve yapılacağı düşüncesindedir.Eğer devlet toprakları geniş, güçlü ve büyükse çok sayıda inanı bir araya getirip büyük yapıları meydana getirebilecektir.O yapıların meydana getirilmesinde son derece akılcı düşünmektedir.Ona göre büyük yapılar iyi bir mühendislik ve bunu gerçekleştirecek yeterli sayıda insanı ve malzemeyi gerektirmektedir.Bunun yanında insanlarının güçlerinin yetmediği işlerde teknik aletler kullanılır.
Burada dikkati çeken şey İbn Haldun’un akla verdiği önemdir.O daha öncekilerin uydurduğu büyük yapılarla ilgili olan hikayelere aldırış etmemekte kendisinin öncekilerin yaşam alanlarında yapığı gözlemlerle onlarla gününün insanı arasında herhangi bir farkın bulunmadığını belirtmektedir.[30] O yapıların nasıl yapıldığını çok iyi bilmektedir.Buna göre büyük yapıların ortaya konması uzun bir zaman sürecini gerektirebilmektedir.Eğer yapı çok büyükse bir devletin ömrü o yapıyı tamamlamaya yetmeyebilmekte ve yeni gelen devlet isterse o yapıyı tamamlamaktadır.[31]
İbn Haldun şehirlerin kurulması esnasında dikkat edilecek hususlar konusunda ayrıntı düzeyine varıncaya değin geniş izahatlarda bulunmaktadır.Ona göre şehirlerin oluşturulması onun kuruluş amacına uygun olmak zorundadır.Şehir asgari düzeyde huzur, istikrar ve güvenli bir yaşamı garanti etmelidir.Şu halde yapılacak şey kuruluş esnasında bu amaçlar doğrultusunda şehir için uygun yer ve zeminin seçilmesi ve yine amaca uygun düşecek şekilde inşa edilmesi gerekir.[32]
İbn Haldun’a göre bir şehrin kuruluşunda öncelenmesi gereken temel husus güvenlik sorunudur.Şehrin düşmanların ona ulaşmasının zor olduğu korunaklı bir konumda olmalıdır.Şehirler yüksek ve sarp yada ancak bir köprü vasıtasıyla ulaşılacak olan etrafı denizlerle veya nehirlerle  çevrili olan yerlere kurulmalıdır.Bunun da ötesinde kurulan şehrin etrafına bütün evleri içine alacak şekilde sur inşa edilmelidir.[33]
İbn Haldun deniz kenarında kurulacak olan şehirlerin orada yaşayan halkların asabiyetlerinin zayıf olmasından dolayı kendilerini korumada yetersiz kalacakları düşüncesiyle ya bir dağ üzerine ya da çok kalabalık bir şehre yakın kurulması gerektiğini söyler.Kalabalık şehirlerin yakınına kurulmasındaki hikmetse yardımlaşmadır. “Şehir bir düşman saldırısına maruz kaldığında, hemen imdada yetişecek birileri bulunur.”[34]
“Şehir merkezlerinde rahatlık ve konfora alışmış insanlar, artık savaşçı kimliklerini kaybedip, başkalarının korumasına muhtaç hale gelirler.” [35] Bundan dolayıdır ki sahil şehirlerinin kendilerine yardım edebilecek asabiyetleri güçlü kabilelerin bulunduğu yerlere yakın kurulmaları onların düşman saldırılarından uzak kalması ve caydırıcılık için elzemdir.[36]Dağların tepesinde bulunan ya da asabiyesi yüksek kabilelere yakın kurulan şehirlere düşmanın saldırması zordur.
Tüm bu sayılanlar şehrin dışarıya karşı olan zafiyetini azaltacak düşmanın saldırılarına engel olacaktır.Modern zaman öncesi zamanda kullanılan savaş araç gereçleri göz önüne alındığında son derece tutarlı ve gerekli olan şeylerdir bunlar.Güvenlik insanoğlunun bütün tarihi boyunca ciddiye aldığı önemsediği ve tedbir aldığı bir konudur.
Diğer bir husus şehrin kurulacağı yerin ikliminin orada yaşamaya olanak verecek bir özellikte olması gerektiğidir.Özellikle sağlık açısından öncelenmesi gereken bir şarttır bu.Havanın durağanlıktan uzak hareketli ve sürekli kendini temizleyen bir özelliği olmalıdır ki  onu soluyan insanlar hastalık kapmasın.”Çünkü havası durgun ve pis olursa veya suyu bozulmuş pis kokulu bir gölete yada bataklığa komşu olursa, bu kötü etkiler sür'atle şehre sirayet eder ve şehirdeki bütün canlıların hastalanmasına yol açar.”[37]Bugün bile şehir planlamacılarının bunu göz önünde tutup şehrin planını hava sirkülasyonunun en iyi şekilde olacağı şekilde yaptıkları görülür.Caddeler rüzgarın geldiği yöne teğet yapılır.Bunun yanında bataklıklar için daima önlemler alınır.Kimi zaman bataklığın kurutulması yada sıcak havalarda yapılan ilaçlamalarla oralardan zararlı canlıların hastalık saçması engellenir. İbn Haldun bu gerçeği havası kirli olan yerlerde hastalıkların yaygın olmasıyla açıklar.
Burada dikkat çeken bir husussa şehirde yaşayanların çokluğu yada azlığının havanın özelliğini belirlediği şeklindeki İbn Haldun düşüncesidir. Eğer bir şehrin nüfusu kalabalıksa bundan mütevellit sirkülasyon olmakta, şehrin havası güzelleşmektedir. Lakin şehir nüfusu azsa orada sirkülasyonun azlığından ötürü hava kirli kalacak ve hastalıklar artacaktır. İbn Haldun bu düşüncesini Kabis ( Mağrib’te Afrika’nın Cerid bölgelerinden biri ) şehrinin başına gelenlerle açıklar.Şehir halkının sağlıklı hastalıkların onlardan uzak olduğu zamanlar umarının bol olduğu dolayısıyla sirkülasyonun olduğu zamanlardır.Ve fakat ne zamanki umran azalır Kabis şehrinde nüfus azalır o zaman hastalıklar görülmeye başlanır.[38]Bu açıklama on göre anlatıla gelen diğer  hikayeden daha tutarlı gibi durmaktadır.Ancak şunu belirtmekte fayda var döneminin bilimsel hazır bulmuşluğu ya bur gerçeği açıklamaya yetmiyordu yada İbn Haldun’un varolan bu açıklamadan haberi yoktu.
Güvenlik ve sağlık gibi şehrin yeriyle ilgili güvenlik ve sağlık ihtiyacından başka önemli bir husus da şehirlinin yaşamsal ihtiyaçlarıdır.Bunların başında su gelir. “Şehrin bir nehir kenarında veya tatlı ve bol suyu olan kaynaklara yakın bir yerde kurulması gerekir.Suyun bir beldeye yakın olması, o belde halkının zaruri bir gereksinim olan su ihtiyaçlarını karşılarını kolaylaştırır ve onlara sağlayacağı fayda çok büyük ve genel olur.”[39]Su şehrin var olması ve onu devam ettirmesi için şehir halkının en temel gereksinimidir.
Şehirlinin önemli bir gereksinimi de kendisi için beslediği hayvanlarının otlak ihtiyacıdır. “Her mesken sahibinin, yavrulatıp çoğaltmak veya ürünlerinden yararlanmak ya da yük taşımak ve binit vasıtası olarak kullanmak için evcil hayvanları vardır.Bu da otlakları zorunlu kılmaktadır.”[40] Otlakların verimli ve yakın olması şehirli için vazgeçilmez bir gereksinimdir.
            Şehirlinin yiyecek ihtiyacını karşılaması için gerekli olan ürünlerin yetişmesini sağlayan arazilerin varolması da önemli bir şarttır.Ziraat alanlarının şehre yakın ve verimli olması şehirli için bir kolaylık ve refah anlamına gelmektedir.Diğer bir gereksinimse hem evlerin yapımında hem de günlük kullanımda gerekli olan tahta ve odundur.Bunun için şehrin ormanı olan bir bölgede kurulması daha uygun olacaktır.
            İbn Haldun şehir için gerekli olan gereksinimlerden birinin de ulaşım olduğunun farkındadır.Bu gereksinim diğerlerinden çok daha önemli olmasa da mümkünse şehrin deniz sahiline kurulması uygun olacaktır.[41]
            Nihayetinde tüm bu sayılan şartların önemi ve öncelik sırası şehir halkının ihtiyaç ve gereksinim düzeyleridir.[42]Şehir halkının geçimi daha çok tarıma dayanıyor ve şehirli çiftçilik yaparak geçinmeyi yeğliyorsa onlar için birinci öncelik tarım alanlarıdır.Ev yapımı için taşların kullanıldığı bir yerde ormanların önemi daha bir azalacaktır.
            Yazara göre İslamiyet’in ilk dönemlerinde şehir kuran Araplar şehir için gerekli olan ihtiyaçların karşılanmasına yönelik olarak en uygun ve elverişli yerin farkına varamamışlardır.Onlar sadece ilk planda kendileri için gerekli olan ihtiyaçlarını giderebilecekleri yerleri seçmişlerdir.O dönemde Araplar sadece develeri için gerekli olan otlak ve ağaçlıkların  ve tuzlu suların bulunmasına dikkat etmişlerdir. Öyle ki onlar başkalarının ihtiyacı olan ve çitçilik için gerekli olan tarım alanlarının varlığına dikkat etmemişlerdir. Bu şehirlere örnekse Kayrevan, Kufe ve Basra’dır. “Bu gibi şehirler, tabii durumlar dikkate alınmadan kurulduğu için, harap olup yok olmaya en yakın adaylardır.”[43]
            Tüm bunlardan anlaşılan şu ki bir şehrin kuruluşu sıradan bir olay değildir.Şehrin kullanışlı  ve uzun ömürlü olması yerinin dikkat ve özenle seçilmesine bağlıdır.Rasgele yapılanan şehirlerinin kuruluş amaçları sona erdiğinde yaşamaları pek olası değildir.
            Şehirlerdeki binaların çokluğu ve bu binaların sahip olduğu gelişmişlik şehrin bağlı olduğu devlet ve medeniyetin özelliği ve ömrüyle doğrudan ilintilidir.Bir devletin uzun sürmesi onun halkının meslekler konusunda kendini geliştirmesi ve bina yapımı için gerekli bilgi ve becerileri kazanmalarını getirmektedir.Aynı şekilde medeniyetin sahip olduğu dünya görüşü de şehirlerin yapılanmasını etkilemektedir.Öyle ki Müslümanların ilk dönemlerinde İslam dininin büyük ve yüksek yapılara izin vermemesinden dolayı İslam şehirlerinde yüksek yapıların olmadığı görülmektedir.Öyle ki İslam toplumu kendi değerlerinden uzaklaştığında ve yapılarını da yükseltmeye başladıklarında geç kalmışlardı.Çünkü devletlerinin sonu yaklaşmıştı.[44] İbn Haldun bir şehirdeki binaların sağlam ve uzun ömürlü olmasını onları yapanların ustalıklarında ve yapıldıkları şehirlerin kurulmak için seçildikleri coğrafi şartlara bağlar.Öyle ki bir şehir her konuda halkın ihtiyacını karşılayacak bir alana kurulur ve o şehri kuranlar da inşaat işinde becerili ve uzman olurlarsa şehirler ve binalar uzun ömürlü olur.Özellikle Müslüman Arapların kurdukları şehirlerin ve yaptıkları binaların ömrünün kısa olması onların şehirlerini kurarken yer seçimlerinin yanlışlığı ve inşaat işinden anlamamalarıdır.[45]Onlar şehirlerini kurarken sadece develerini en iyi şekilde otlatacakları bölgeleri seçmişlerdir.Ne kullanacak suya dikkat etmişler ne de havanın güzelliğine.Yine hububatlarını diğer memleketlerden temin ettikleri için tarım alanlarını da dikkate almamışlardır. İbn Haldun bu şehirlere Kufe, Basra ve Kayrevan’ı örnek verir onların kuruluş amaçlarını tamamladıklarında yok olacaklarını söyler.Yani o şehirleri kurduran asabiye yok olduğunda haliyle o şehirler de yok olacaktır.[46]
            Şehirlerin ve özellikle yapıların ömrü onları var eden umranın durumuyla doğrudan orantıdır.Bir memleketteki nüfusun bol olması orada iş gücünün fazla olması anlamına gelmekte ve bu iş gücü en güzel ve sağlam binaların yapımına katkı sağlamaktadır.Ve lakin umran eksilmeye başlarsa dışardan malzeme taşımanın olanaksızlaşmasının yanında eski binalarda oturacak nüfusun da olmaması dolayısıyladır ki malzemeleri yeni binalar için kullanılır. Durum böyle devam ederken malzemeler arada yok olmaya başlar.Bunu yanında yeni yapılan yapılarda sağlamlık ve süslemeler de görülmez.Yapılar yavaş yavaş bedevilik özelliklerine döner.Bu durum şehrin tamamıyla yok olmasına kadar gidebilir.[47]
            İbn Haldun’un gözlemlerinde bir yörede ya da şehirde yaşayan nüfusun çokluğu ve azlığı gelişmişlik için oldukça önemlidir.Bir memleketin nüfusunun yoğunluğu aynı zamanda o memleketin gelişmişlik durumunu da belirlemektedir.Durum sosyal hayattaki ilişkilerin yapısını  da etkilemektedir.Öyle ki şehir ve kasabaların refah ve gelişmişlik yönünden üstün olmaları aynı zamanda onların nüfus olarak da diğerlerinden üstün olmalarının bir sonucu olmaktadır.[48] Bunu belirleyen şehirlerdeki iktisadi hayatın tabi özelliğidir.Şehirlerde bir araya gelen insan toplulukları zaruri ihtiyaçlarını karşılamak için bir araya geldiklerinde başlangıçtaki hedeflerinin de üstünde bir üretim meydana getirmektedirler.Nüfusun kalabalıklığı oranında iş gücü artacak ve bir o kadarda fazla üretim meydana gelecek ki bu İbn Haldun’a göre zenginliktir.
            Mesleklerin varlığı ve çeşitliliği ihtiyaca bağlı olan bir durumdur.Bazı memleketler de iş kolları sınırlı bazılarında ise oldukça fazla ve çeşitlidir.Bunun sebebi mesleklerin az olduğu şehir ahalisinin ekonomik durumunun zayıf olması buna karşın zengin ve lükse düşkün şehirlerde ise duyulan ihtiyaca binaen çok çeşitli meslek kollarının türemesidir.”Terzilik, demircilik ve marangozluk gibi yaşam için zorunlu olan meslekler her şehirde icra edilir. Zücaciyecilik, kuyumculuk, mücevhercilik parfümcülük, aşçılık,bakırcılık, döşemecilik, işlemecilik, meslekler ise, medeni hayatın lüks ve şatafatlı alışkanlıklarına sahip gelişmiş ve büyük şehirlerde görülür.”[49] Ayrıca hamamları örnek veren yazar bunların ancak sadece umranı kalabalık olan dolayısıyla zengin olan şehirlerde bulunacağını ilave eder.[50]
            “Gelir ve giderler bütün şehirlerde birbirine denktir.Gelirler çoğaldığında giderlerde çoğalır.Veya tersi olur.Gelirler ve giderler çoğalınca o şehir halkı rahata ve bolluğa kavuşur, şehir de genişleyip büyür.”[51] “Bir şehrin umranı ( toplumu ) ile başka bir şehirden ( zengin ve ileri ) olması, üstün olduğu şehre göre kazancının, bolluğun ve buna bağlı olarak lüks harcamaların bolluğundan kaynaklanır.Dolayısıyla umranı daha çok ve kalabalık olan bir şehirdeki belirli bir kesim, nüfusu kendisinden daha düşük başka bir şehirdeki aynı kesimden daha zengin ve müreffeh olur.Örneğin umranı daha geniş olan şehrin kadısı, diğer şehirlerin kadısından, taciri tacirlerinden, sanayicisi sanayicilerinden, esnafı esnaflarından, emiri emirlerinden ve polisi polislerinden daha zengin ve müreffeh olur.”[52]Bu alıntılar zenginliğin ve bolluğun tek açıklamasının İbn Haldun tarafında memleketin nüfusunun yoğunluğuna bağlandığını göstermektedir.Maksadımız burada İbn Haldun eleştirisi yapmak olmasa da onun bu konuda tek düze bir yaklaşım sergilediğini belirtmek zorundayız.Mısır ve kahire halkının diğer halklardan daha zengin olmasını açıklarken umranın yoğunluğundaki farka başvurmakla yetinmesi yeterince açıklayıcı olmamaktadır kanımca.Bir yerin nüfusunun kalabalık olması başlı başına bir sonuçtur.Zenginliği ve refah düzeyini etkileyen bir çok neden vardır.Bu bugün böyle olduğu gibi öncesinde de farklı değildi.Mısır bilindiği gibi Nil deltasının bereketli toprakları dolayısıyla tarih boyunca zenginlik kaynağı olmuştur.Burada bizzat memlekette yaşayanlardan daha çok memleketin kendisinin zenginlik kaynağı olduğunu görürüz.Ancak yazar Mısır halkının zengin olmasını sadece orada yaşayanların çokluğuna ve buna bağlı oluşan aktif iş gücünün sağladığı fazla üretime bağlamaktadır.[53]
            İbn Haldun şehirlerde fiyatların oluşması konusuna ayrıca bir başlık açarak bunu yine umranın büyüklüğü ve küçüklüğü yönünden incelemeye yönelmiş olsa da burada diğer bazı faktörleri de göz önünde tutmuştur.Temel tüketim maddelerinin başında gelen hububat büyük şerhlerde ucuzdur.Bunun başlıca sebebi şehir halkının hububat depolama alışkanlığıdır.Her zaman için şehirlinin evinde ihtiyacı olan hububat ürünü bulunur.Öyle ki depolanan ürün genellikle artış gösterir ve bu şehirlinin ihtiyacını karşılar. “Onun için bazı seneler görülen semavi afetler olmasa, genellikle fiyatlar ucuz olur.Hatta insanlar, bu gibi afetlerin olacağı beklentisiyle, artan gıda maddelerini biriktirip saklama yoluna gitmezlerse, -umranın çokluğundan dolayı- çok olan bu maddeler karşılıksız ve ücretsiz olarak da dağıtılır.”[54]
            “Nüfusu az olan küçük şehirlere gelince,, buralarda işgücü az olduğu için (üretim ve ) gıda maddeleri de azdır. Hatta insanlar şehirlerinin küçüklüğünden dolayı gıda maddelerinin tükenip yok olacağından korkarlar.Bu yüzden de ellerinde olanlara sıkıca sarılırlar ve onları depolayıp biriktirirler. Böylece piyasada çok az olan bu ürünlerin fiyatı yükselir”[55] Görüldüğü üzere büyük şehirlerin aksine küçük olanlarda ürünlerin depolanması fiyatları yükseltmektedir. Buna karşılık bu bölgelerde tamamlayıcı denilen ikincil ürünlerin fiyatı halkın onlara olan rağbetsizliğinden ötürü oldukça düşüktür.
            Umranı kalabalık olan şehirlerde, maharet ve ustalık isteyen ürünlerde işgücü oldukça pahalıdır.Yazara göre bunun başlıca üç nedeni vardır.Birinci etken umranın kalabalık olması bizzat lüks yerlere olan ihtiyacı artırmaktadır.Şehirlerde varolan bolluktan ötürü geçim oldukça kolay olduğu için bunun farkında olan ustalar yaptıkları işi çok büyük görüp kendilerini ağırdan satarlar.Üçüncü olarak da yazar lüks  içinde yaşayan kimselerin çok olmasının ustalara olan talebi artırdığını gösterir.
            Yine şehirlerde özellikle ikincil diyebileceğimiz tarım ürünleri olan meyve ve sebze de badiyelere göre oldukça pahalıdır.Bunun sebebiyse yapılan tarımın niteliğinden kaynaklanır.Şehirlerde yapılan tarımda gübreleme ve sulama gibi daha birçok farklı uygulamalar nedeniyle maliyet fiyatı artmaktadır.Üstüne bir de vergi masrafları ürünün fiyatını yükseltmektedir.Buna karşın badiyelerde daha basit yapılan tarım ve yüksek vergilerin olmaması fiyatların ucuz olmasını getirmektedir.[56]
            Şehirlerdeki gayrimenkul ve arazi fiyatlarının özellikle bir devletin yıkılış dönemleriyle yenisinin  kuruluş aşamasında ucuz olduğunu ve bu dönemlerde alınan gayrimenkulun alana fayda sağladığı düşüncesindedir yazar.Buna karşılık yeni devletin serpilip güçlenmesi sonucu şehrin kavuştuğu canlılık bu mallara olan ihtiyacı artırırı.Bunun sonucunda bu mallar  sahibinin asla çalışarak kazanamayacağı büyük meblağlara ulaşır.Her ne kadar bu malların kendi değerleri çok yüksek olsa da onlardan elde edilecek değer sahibinin lüks ihtiyaçlarını karşılayacak düzeyde değildir.Genellikle bu mallara sahip olmak isteyen kimseler kendi çocuklarının geleceklerini garanti altına almak kendileri ölse bile bu malların gelirleriyle çocuklarının belli bir geçim düzeyine ulaşacakları düşüncesindedirler.[57]
            Şehirde hayatında servet sahibi olmanın yanında onu korumanın devletle yanaşık bir düzende olmakla mümkün olduğu düşüncesiyle yazar, bu kimselerin hükümdar yakınlarına veya makam ve mevki sahibi olan dostlarının korumasına muhtaçtırlar.Aksi halde servetinin büyüklüğü tüm gözleri onun üzerinde toplayacak ve korunmasız kaldığındaysa güçlüler başta devlet olmak üzere malına el koyacaktır.[58]
            Şehirlerin kaderini belirleyen varolmalarını sağlayan ve yok olmalarına yok açan da yine devlettir. Devlet İbn Haldun’da umran için zorunlu bir gerekliliktir. Umransız bir devlet olamayacağı gibi yine onsuzda umran olamaz.[59] Bir şehir özellikle hükümdarlığın merkezi ise onun kaderi üzerinde siyasal yönetimlerin varlığının, gücünün ve ömrünün çok büyük etkisi vardır. İbn Haldun’un bu konuda ileri sürdüğü değerlendirmeler oldukça açılayıcı niteliktedir.Özellikle devletlerin yıkılmalarıyla merkez şehirlerin de harap olacağına yönelik açıklamaları derin gözlem ve incelemeler gerektirmektedir.
            Bir devletin yıkılmasından sonra kurulan yenisi vergi alma konusunda mütereddit davranır bu yoldan uzak durursa harcamalar az olacak lüks hayat düşüşe geçecek ve dolayısıyla medeni hayatı yok olacak şehir harap olmuş olacaktır.[60]Bu aslında komple bir yok oluş değil eskisinin gidip yenisinin kurulmaya başlama aşamasıdır da aynı zamanda. Ona göre şehrin harap olması medeni hayatın gerileyip lüks hayatın kaybolmasıdır.[61]
            Yeni kurulan devletin kendini var edebilmek ve eskisinden ayrıt edebilmek için şehirdeki bütün alışkanlıkları değiştirmek ister.Daha önceki döneme ait ne varsa inkar edilir.Ondan kalan ne varsa çirkin ve kötüdür yenisine göre.Bu eskinin var ettiği medeniliğin yok olması, harap olması anlamına gelse de yeni bir medeniliğin doğmasını da zaman içinde sağlamaktadır.[62]
            Özellikle merkez şehrin harap olmasına etki eden en önemli neden toprakları genişleyen devletin yeni oluşan duruma göre merkezini değiştirmesidir.Devletin merkezinin değişmesiyle devlete ait olan memurların ve ondan geçinenlerin de yer değiştirmesi geride bırakılan şehrin umranını azaltacak ve zamanla harap olmasına sebep olacaktır.[63]
            Bir devletin yıkılıp yerine yenisinin gelmesiyle şehir ahalisinin ileri gelenleri dahası eski devlete bağlı olanlar o şehirden uzaklaştırılır.Yeni kurulan devlet eskisine ait ne varsa silmek istemektedir. “Bu yüzden eski devlet mensuplarını ve taraftarlarını devletin merkezinden çıkarıp, çok sağlam bir şekilde elinde bulundurduğu başka bir yere nakleder.”[64]Buna mukabil her kesimden şehrin ileri gelenlerinin şehirden uzaklaştırılması umranın azalmasına ve şehrin harap olmasına sebep olmaktadır.
            Şu halde bir şehrin doğması gelişmesi varlığını sürdürmesi devlet sistemiyle doğrudan ilişkilidir.Devlet gelişirse şehir gelişecek ve umranın gelişmesiyle de devlet güçlenecektir.Onun yok olmasıyla şehrin alışkanlıklarıyla birlikte yok olması ise onun  devlete bağlı kaderidir.

ŞEHİRLİ
İbn Haldun şehirli konusunda detaylı bilgiler vermektedir.Daha doğrusu detaylı yorumlarda bulunmaktadır.Yaptığı bu yorumlarda son derece keskin bir gözlemcidir.Şehirli kimliğinin nasıl oluştuğu dahası onu oluşturan itici gücün ne olduğu konusuna ayrıntılı açıklamalarda bulunur.Daha önce de anlatıldığı üzere İbn Haldun sosyal yaşamı bir zorunluluk olarak görür.Bu zorunluluk yaşamsaldır.En asgarisinden yaşamsal gereksinimlerini karşılamak için de olsa insanlar bir arada birbirleriyle ilişkili bir şekilde yaşamak durumundadır.İnsanların asgarisinden yaşamlarını sürdürmeleri için gereken ihtiyaçlarını karşılamak üzere oluşturdukları belki de kendilerini içinde buldukları toplumsal yapı zaman içerisinde ihtiyaçların çoğalması ve çeşitlenmesi ile daha karmaşık ve girift hale gelir.Günlük yaşamsal ihtiyaçlarını karşılamanın yanında bunlarda, bir lezzet ve şekilsel güzellik ararlar.
Badiyelerde çok dar imkanlarla yaşayan bedevi, imkanlarının elvermesi durumunda yaşam standardını yükseltme peşine düşmekte, hayvan derisinden olan çadırını ve göçebeliği bırakmakta kendisine bir ev yapmaktadır.Yemeklerine daha bir dikkat etmekte ve çeşitlendirmektedir.Zamanla bolluğa erişen şehirli evini daha geniş ve döşemelerini daha bir konforlu yapma işine koyulmaktadır.İnsan imkanı ölçüsünde kendisine ihtiyaçlar üretmekte ve topluluk olarak bu ihtiyaçları karşılama konusunda ilişki içinde bulunmaktadırlar.İşte tüm bu olan biten yani insanın badiyelerde başlayan serüveni onu büyük medeniyetlerin kurulmasına kadar götürmektedir.
Öncelikle şehirlide var olan kişisel özellikler üzerinde duralım daha sonra bir toplum olarak yani umran olarak insan konusuna döneceğiz.
Mukaddime’de şehirli kişiliği istenilen ideal kişi tipi değildir.Bedevi idealleri daha bir ön planda bulunmaktadır.Daha önce bahsi geçtiği üzere inanların yaşamsal ortamları yani yaşadıkları çevre onların alışkanlıkları kendilerinin kişiliklerini belirlemektedir.Mukaddime yazarının ciddi bir iddiasıdır bu.Öyleyse şehirlinin kişilik yapısı da şehirde varolan fiziksel ve kültürel imkanlar dahilinde belirginleşecek şahsiyet bulacaktır.Söz konusu şehir olduğunda işin içine daha büyük bir sosyal olgu olan devlet girmektedir.Şehirlerde kalabalıklar halinde yaşayan insanları bir arada tutan ve belli bir hedefte gelişimlerini sağlama uğraşında olan devletin kişilere karşı tutunduğu tavır onların ahlaklarının rengini de belirlemektedir.Şehirli oldukça girift ilişkiler ağı içerisinde yaşayan doğallıktan uzak kendini belli bir süreç içerisinde olgunlaştıran ve şekillendiren kişidir.
İbn Haldun cesaret konusunda, kendilerini yöneten idarenin tutumu doğrultusunda, şehirlinin tutum belirlediğini eğer yöneticiler yumuşak ve adil olurlarsa insanlar daha cesur yani kişilikleri baskı altına alınıp fıtratları değişmemiş ilk bedevi alışkanlıklarından kalan tutumları devam etmektedir.Lakin yönetici gaddar ve zalim olursa tebasını sindirir ve onların cesaretten mahrum bir toplum olmalarına neden olur.[65] Öyle ki cesaret ve kendine güven gibi konularda bedevi şehirliden daima öndedir.Daha cesur ve şahsiyetlidir.Medenileşen belli bir tedrisattan geçen kişi şahsiyetini, cesaretini kaybetmektedir.Bilakis buna öğrenim esnasında mürebbilerin ve öğretim görevlilerinin tutumları neden  olmaktadır.[66] İbn Haldun şehirlerdeki yönetim ve eğitimin insanın kişiliğini olumsuz yönde etkilediğine istisna olarak Hz. Muhammed’in sahabesini gösterir.Her ne kadar onlar bir yönetim altında ve eğitim faaliyetinin içinde bulunsalar da bu durum onların kişiliklerinden bir şey götürmez bilakis onlara kişilik kazandırır.”Çünkü bu durumda yaptırımcı güç zatidir.”[67]Yani insanın doğasına uygundur.
“Din ( dini yaşam ve dini bilgiler ) insanlar arasında gerileyip, şer’i ilimler talim ve terbiye ile öğrenilen bir meslek haline gelince; yine insanlar yönetimlere itaat edilip boyun edildiği şehir hayatına yönelince, bütün bunlar onlardaki cesaret ve yiğitliği azalttılar.”[68]
 İbn Haldun şehir hayatının insanı değiştirdiğini dönüştürdüğünü verimli topraklara yerleşip bolluk içende ve lüks bir hayat yaşamaya başlayan bedevinin zaman içerisinde kendisinde var olan bedevilik ahlakının evcilleşen bir yabani hayvanınki gibi değişeceğini söyler.O kadar ki aynı şekilde şerhli insan bedeviler arasında yaşamaya başlarsa onun durumu da tersi yönde bir değişiklik gösterecektir.Şehirli her daim devlet otoritesinin gözetimi altındadır.Onların birbirlerine düşmanlık ve zulmetmelerine yöneticiler ve devlet engel olmaktadır.Daha da ötesi kişiler devlet otoritesinden çekindikleri için zulme yeltenemezler.Yine dışardan gelecek düşmanlıklara karşı da şehirlinin yapacağı bir şey yoktur.Şehri çevreleyen surlar ve devletin her an hazır bekleyen askeri onu koruyup kollamaktadır.[69] Zulüm ve haksızlığın asgari düzeyde olduğu kişilerin kendilerini güvende hissettikleri ortamlarda onların tabiatlarının yumuşak olması doğal görülmektedir.

Zulüm, nefislerin tabiatındandır.Eğer ( zulmetmeyen )
İffetli birini görürsen bir sebepten dolayı zulmetmiyordur.[70]

Bedevi hayatın aksine şehir yaşamında karmaşıklık ve yoğun uğraşlar vardır.Temel ihtiyaçlarını karşılayan bir bedevi için yapılacak başka bir iş yokken şehirli bunun ötesinde farklı uğraşlar içerisinde bulunmak durumundadır.Gelişmişlik seviyesine göre sınırsız olan ihtiyaçlarını karşılamak için farklı mesleklere yönelmekte ve yardımlaşmaktadırlar.Şehir hayatının vazgeçilmez öğesi mesleklerdir.İnsanlar temel ihtiyaçlarını karşılamanın ötesine geçtiklerinde onlar arasında farklı sınıflar her alanda farklılaşan uzmanlık alanları oluşur. “Artık her sınıfın kendi mesleğinde uzmanlaşması ve maharet sahibi olması ihtiyacı belirir.Meslek ve sanatların çoğalmasıyla, meslek erbabı da çoğalır ve bu hal o neslin bir özelliği haline gelir.”[71]
İlerleyen zaman içerisinde umranı da kalabalık olan şehirlerde bu meslekler daha bir gelişerek çoğalır.Lakin bunu sağlayan temel etken devletin varlığıdır.Tüm bunlar devletin sağladığı imkanlar ve huzur ortamı sayesindedir.Kişilerin meslek sahibi olmaları zenginleşmeleri devlet sayesinde ve devletle giriştikleri karşılıklı ilişkiler yoluyla olmaktadır. “Devlet halktan topladığı malları ( vergileri ) kendi adamlarına dağıtır.Böylece onların etkileri mal ve zenginlikten çok makam ve nüfuz yönünden artar.Evet devletin topladığı vergiler önce devlet adamlarına sonra da şehir halkından onlarla bağlantıya geçen -ve sayıları çok olan- kimselere aktarılır.Bu yüzden söz konusu bu kişiler zenginleşir; servetleri artar, lüks bir hayata ve bunun getirdiği alışkanlıklara yönelirler ve bunun sonucunda da değişik meslek ve sanatlar ortaya çıkar.İşte uygarlık ve medeni hayat budur.”[72] Şehirlinin devletten nemalanması eğer o devletin merkezi olan bir şehirde yaşıyorsa daha büyük ve belirleyici olmaktadır. “Bu yüzden merkeze uzak yerlerdeki kentlerin umranı kalabalık bile olsa, bedevilik özelliklerinin ağır bastığı ve her açıdan medeni yaşam tarzından uzak oldukları görülür.Ancak devletin merkezinde bulunan şehirlerde durum farklıdır.Bunun tek sebebi, hükümdarın onlara yakın olması, onları mal ve paraya boğmasıdır.Tıpkı bir suyun etrafında yer alan arazi gibi.Suya yakın olan yerler yeşerir ve bu hal artık suyun etkisinin kalmadığı arazinin uzak kısımlarında sona erer.”[73] İbn Haldun’a göre devlet ve şehirli, özellikle merkezi şehirlerde oturan, arasındaki ilişki karşılıklı ve bağımlılık esasına dayanır.Devletin güçlü ve zengin olması toplumunun güç ve zenginliğine; toplumunsa buna sahip olma ve sürdürme konusundaki  gücü devletinkine bağlıdır. “Eğer hükümdar,  çevresindekilere bağışı bol verirse, insanlar arasında dağılan bu paralar, sonra kendisine tekrar döner, ondan da tekrar insanlara döner.Evet mal ve paralar, vergiler ve harçlar yoluyla insanların elinden çıkar bağışlar yoluyla tekrar onlara döner.Halkın zenginliği ve serveti, devletin durumu ölçüsünde olduğu gibi devletin sahip olacağı mal ve para durumu da halkın çokluğu ve zenginliği ölçüsünde olur.”[74]
Devlet ve şehirlinin birbiriyle giriştikleri karşılıklı alışveriş onların birbirlerini en yüksek düzeye getirmelerine ve nihayetinde bu yükselişin sonunda iki tarafta da zaafların oluşmasına sebep olduğu görülmektedir.Öyle ki bizzat devletin besleyip gürbüzleştirdiği, büyüttüğü şehirli kendi doğasının gereği çöküntüye uğramaktadır.Bu hem iktisadi açıdan böyle hem de kişisel ahlak yönünden böyledir.Aşırı büyüyen devletin, büyüklüğüne oranla artan ihtiyaçlarını karşılamak için halkına ağır vergilerle yüklenmesi ve bunun sonucunda esnafın bu vergileri karşılamak için mal ve hizmetlere zam yapması hayatı çekilmez bir noktaya getirmektedir.Devletin oldukça büyüdüğü son dönemlerinde medeniliğin ulaştığı en yüksek seviyesinden sonra onun ulaşacağı başka bir hedefi kalmamaktadır.[75]
Şehirlerde medeni seviyeleri en yüksek seviyeye çıkan kişiler kendi masraflarını karşılayamayacak düzeye gelmektedirler. “Medeni hayatın lüks ve yaşam tarzı kendilerini esir aldığı için, bu durumdan kurtulmaları da mümkün olmaz.Bu yüzden kazançlarının tamamı masraflara gider ve sonuçta fakirleşip yoksulluk içine düşerler.”[76] Tüm bunlardan sonra şehirdeki piyasaların durumu şehirliyle doğru orantıda bozulur ve şehrin harap olması kaçınılmaz hale gelir.
Artan masraflarını karşılamanın telaşına düşen şehirli bunun için her türlü yola başvuracak kötülüğün bin bir türlüsünü işlemekten kendini alamayacaktır.Her türlü hilenin döndüğü, şehvet peşinde koşmalar ve bunların ardının arkasının gelmemesi şehirlinin helak olmasına sebep olacaktır.Artık ihtiyaçları karşılamak için doğruluk ve dürüstlük yürürlükten kalkmıştır.İnsanlar ihtiyaçlarını farklı yollardan karşılar olmuşlardır.[77] Şehirli insanın içine düştüğü bu yol onun için yapmayacağı kötülüğü bırakmaz bir hale gelmesine sebep olacaktır.Ahlaki olmayan ne varsa artık onunla beraber anılır olacaktır.
“Medeniliğin kötü ve bozucu taraflarından biri de – lüks ve konfordan dolayı- hiçbir ölçü ve sınır tanımayacak şekilde arzu ve şehvetlere aşırı düşkünlüktür.Bu önce mideye düşkünlük, yani en güzel ve leziz yemekleri ve içecekleri yiyip içmek şeklinde başlar.Sonra buna zina ve eşcinsellik  de dahil olmak üzere cinsi arzuların peşine düşüp onları tatmin etmek eklenir.”[78] Durumun bundan ibaret olduğu bir şehirde nesebin birbirine karışmasının ötesinde neslin tamamıyla yok olmaya yüz tuttuğu da şahit olunulacak bir gerçektir artık.
İbn Haldun medenilikle elde edilen ahlakın, bozulmanın bizzat kendisi olduğu düşüncesindedir.Medeni insan kendi ihtiyaçlarını göremeyen lüks ve rahat yaşamın kendisine sağladığı ahlakla bunları yapmaktan uzak olan kişidir.Yine medeni insanın kendisine zararlı olacak ve dahası ahlakını bunlardan kurtulma istikametinde tutmaya çalışmaktan da münezzehtir. “Çünkü medeni insan bir taraftan, bir taraftan lüks ve konfor içinde, diğer taraftan da eğitim ve öğretimin disiplin ve baskıya dayalı terbiyesi altında yetiştiğinden sert ve haşin kişiliğini kaybetmiş ve başkalarının korumasına muhtaç birisi haline gelmiştir.”[79]
Medeni insanlar pek azı hariç lüks hayatın esiri olarak dini hayattan uzaklaşmıştır. İbn Haldun’a göre zararı kendinden uzaklaştırma ve  kendisi için iyi olanın uğraşında olmayan kişi insan bile değildir.İbn Haldun düşüncesinde şehirli tamamıyla insanlığını kaybetmiş harap oluş insandır desek mübalağa etmiş olmayız.[80] Öyle ki savaşçı askerler içerisinde en yiğit ve haşin olanlar bedeviliğe yakın olanlardır.Ve bu kişiler medeni ahlakla yetişenlerden daha faydalıdırlar.
Medenilik ( Şehirlilik ) bir umran ve devlet için ilerlemenin durduğu aşamadır.Medeniliğin yükseldiği yeden sonra gidilecek yer yok oluştur.




[1]  Muhammed Abid el-Cabiri,Felsefi Mirasımız ve Biz,çev. Said Yakut, İstanbul 2003, s.332
[2] İbn Haldun, Mukaddime, çev. Halil Kendir, Ankara 2004, cilt I, s.70
[3] İbn Haldun, Mukaddime, I,  70,71
[4] İbn Haldun, Mukaddime, I, 72
[5] İbn Haldun, Mukaddime, I, 73
[6] Muhammed Abid el-Cabiri, 294
[7] Muhammed Abid el-Cabiri,s.294
[8] İbn Haldun, Mukaddime, I, 79
[9] İbn Haldun, Mukaddime,cilt I, s. 158
[10]İbn Haldun, Mukaddime,cilt I, s. 159
[11] İbn Haldun, Mukaddime,cilt I, s.161
[12] İbn Haldun, Mukaddime,cilt I, s.163
[13] İbn Haldun, Mukaddime,cilt I, s.164
[14] İbn Haldun, Mukaddime,cilt I, s.166
[15] İbn Haldun, Mukaddime,cilt I, s.166
[16] İbn Haldun, Mukaddime,cilt I, s.210
[17] Mukaddime,cilt II, 497
[18] Mukaddime, I, 210
[19] Mukaddime, I, 171
[20] Mukaddime, I, 171
[21] Mukaddime, I, 171
[22] Mukaddime, I, 161
[23] Mukaddime, II, 463
[24] Mukaddime, II, 463
[25] Mukaddime, II, 463
[26] Mukaddime, II, 464
[27] Mukaddime, II, 465
[28] Mukaddime, II, 465
[29] Mukaddime, II, 465
[30] Mukaddime, II, 467
[31] Mukaddime, II, 469
[32] Mukaddime, II, 471
[33] Mukaddime, II, 471
[34] Mukaddime, II, 473
[35] Mukaddime, II, 473
[36] Mukaddime, II, 473
[37] Mukaddime, II, 473
[38] Mukaddime, II, 472
[39] Mukaddime, II, 472
[40] Mukaddime, II, 472
[41] Mukaddime, II, 472
[42] Mukaddime, II, 472
[43] Mukaddime, II, 472
[44] Mukaddime, II, 486
[45] Mukaddime, II, 488
[46] Mukaddime, II, 488
[47] Mukaddime, II, 490
[48] Mukaddime, II, 491
[49] Mukaddime, II, 514
[50] Mukaddime, II, 514
[51] Mukaddime, II, 493
[52] Mukaddime, II, 492
[53] Mukaddime, II, 493
[54] Mukaddime, II, 494
[55] Mukaddime, II, 495
[56] Mukaddime, II, 495
[57] Mukaddime, II, 501
[58] Mukaddime, II, 502
[59] Mukaddime, II, 513
[60] Mukaddime, II, 511
[61] Mukaddime, II, 511
[62] Mukaddime, II, 511
[63] Mukaddime, II, 512
[64] Mukaddime, II, 512
[65] İbn Haldun, Mukaddime,cilt I, s.167
[66] İbn Haldun, Mukaddime,cilt I, s.168
[67] İbn Haldun, Mukaddime,cilt I, s.168
[68] Mukaddime, I,168
[69] Mukaddime, I,168
[70] Mukaddime, I,169
[71] Mukaddime, II,503
[72] Mukaddime, II,503
[73] Mukaddime, II,504
[74] Mukaddime, II,506
[75] Mukaddime, II,508
[76] Mukaddime, II,508
[77] Mukaddime, II,508
[78] Mukaddime, II,509
[79] Mukaddime, II,510
[80] Mukaddime, II,510

0 yorum:

Yorum Gönder

Beyan Yayınları

DEL PIERRO

DEL PIERRO
PIERRE MARTIN