12 Haziran 2017 Pazartesi

Haçlılar’a Karşı İslam Coğrafyasının Birleştici Gücü: Eyyûbiler

Eyüp Elkoca
             Özet
            İslam dünyasına siyasi ve kültürel anlamda önemli katkıları bulunan Selahaddin Eyyûbi’nin kurduğu Eyyûbiler devleti, 1169 ile 1260 yılları arasında bugünkü Ortadoğu topraklarında hüküm sürmüştür. Mısır, Suriye, Filistin, Güneydoğu-Doğu Anadolu, Kuzey Irak, Hicaz, Yemen ve Libya’ya sahip olan Eyyûbiler, konumu itibariyle Haçlılar’la mücadelede önemli roller üstlenmişlerdir. 1187 yılında yapılan Hıttin savaşı ile Selahaddin Eyyûbi Haçlılar’ın yaklaşık bir asır işgal ettiği Kudüs’ü almış, bu kutsal şehri tekrar bir İslam beldesi haline getirmiştir. Bu fetih İslam dünyasında Selahaddin Eyyûbi’ye ve onun kurduğu devlete olan sevginin en temel kaynağıdır.

I.               XII. Yüzyıl Ortadoğu Coğrafyası ve Eyyûbilerin Kuruluşu
            Avrupa devletlerinin ve din adamlarının birlikte organize ettiği Haçlı orduları, kendileri için de kutsal kabul edilen Kudüs şehrini ele geçirme, doğunun zenginliklerine sahip olma gibi çeşitli amaçlarla 1096 yılından başlayarak İslam coğrafyasına seferler düzenlemişlerdi. O dönem itibariyle bu coğrafyada onları durduracak etkili bir güç yoktu. Anadolu’ya sahip olan Selçuklular taht kavgalarıyla uğraşırken Mısır’daki Fâtimiler de çöküş süreci içerisine girmişti. Güçlü bir karşı koyuş bulmadıkları için geçtikleri her yeri yakıp yıkan Haçlı ordusu İslam topraklarına gelerek buralara yerleşmiş, Urfa, Antakya, Kudüs ve Trablusşam’da küçük Haçlı devletleri kurmuşlardı.
            Müslümanlar arasında ise beyliklerin kendi aralarındaki mücadele ve mezhep çatışması devam ediyordu. O dönem İslam dünyasının ortak bir halifesi yoktu. Mısır’da Şii Fâtimîler hüküm sürüyor, zor durumda kaldıklarında Haçlılardan yardım isteyip onlarla iş tutuyorlardı. Bununla beraber bir de Haşhaşi tehlikesi ortaya çıkmıştı. Bu bâtıl hareketin fedaileri yaptıkları suikastler ile yönetimleri sarsabiliyorlardı.
            İslam coğrafyasında durum bu iken 1128 yılında Selçuklu Devleti’nin Musul atabeyliğine İmâdüddin Zengi’nin atanması bu coğrafyada birliği sağlayacak önemli bir adım oldu. Musul Atabegi İmâdüddin Zengi bugünkü Kuzey Irak-Kuzey Suriye ve Güneydoğu Anadolu’da siyasi bir birlik meydana getirdi. Bu birliği sağladıktan sonra birinci Haçlı seferinde Haçlılar’ın kurmuş olduğu kontluklarla mücadele etti ve 1144 yılında Urfa’yı Haçlılar’ın elinden tekrar aldı.[1] Onun ölümünün sonra yerine geçen oğlu Nureddin Zengi (1146-1174) ise bu toprakları daha da genişletti. Haçlılar’a karşı çok çetin mücadele veren Nureddin Zengi, Hıristiyanların en çok korktukları kimse haline gelmişti.[2] Urfa’nın Haçlıların elinden alınması ikinci Haçlı seferinin en önemli gerekçesi oldu. Çünkü bu şehrin alınması bu bölgeye yerleşen Haçlılar ile Batı arasındaki teması engelleyecek ve sadece deniz yolu ile bağlantı kurulabileceklerdi. Dolayısıyla Urfa’nın Müslümanlar tarafından geri alınması ikinci Haçlı seferini başlatan en önemli faktördü.[3]
a.     Eyyûbiler Devleti’nin Kurucusu Selahaddin Eyyûbi
            Eyyûbi Devleti’nin kurucusu olan Selahaddin Eyyûbi’nin asıl adı Melik Nâsır Ebû’l-Muzaffer Yûsuf b. Eyyub olup Hezbâniye Kürtleri’nin Revadiye kolundandır.[4] Selahaddin Eyyûbi’nin dedesi Şadî b. Mervan Azerbeycan’da bulunan Duvin şehrinden Irak’a göç etmiş ve zamanla Tikrit valiliğine getirilmişti. Şadi’nin ölümünden sonra yerine oğlu Necmeddin Eyyûb tayin edilmiş ve kardeşi Esedüddin Şirkuh da onun yardımcısı olmuştu.[5]
            İmdüdüddin Zengi 1132 yılında siyasi nedenlerden dolayı Tikrit yakınlarında Abbasi halifesiyle savaştı. Yenilip düşmanlarından kaçarken Dicle’yi geçmek için şehrin valisi Necmeddin Eyyûb’un yardımını istedi. O da Zengi’yi himaye etti. Bundan sonra Zengi ile Eyyûbiler arasındaki dostluk gelişse de bu yardımı ihanet sayan Abbasi halifesi Necmeddin Eyyûb’u görevinden azlederek onu ve ailesini şehirden çıkarttı. Rivayetlere göre 1137 yılında Selahaddin Eyyûbi'nin doğduğu yıl Eyyûbiler Tikrit’ten sürülüp Musul’a giderek İmadüddin Zengi’nin hizmetine girdiler. Ve orada Haçlılara karşı önemli mücadelelerde bulundular. 1139 yılında Ba’lebek’i ele geçirilince bu hudud şehrinin valiliğine Necmeddin Eyyûb tayin edildi. Kardeşi Şikruh da Zengi’nin önemli kumandanlarından biri oldu. Eyyûbiler bundan sonra İmadüddin Zengi’nin, daha sonra da oğlu Nureddin Mahmud Zengi’nin hizmetinde başarılı görevler üstlendiler. 1154 yılında Nureddin Zengi, Eyyûbiler’in yardımıyla Dımaşk’ı ele geçirmesi sonucunda bu önemli şehrin valiliğine Necmeddin Eyyûb’ü getirdi. [6]
b.     Eyyûbiler’in Mısır’a Gelişi
            O dönem itibariyle Şii Fâtimiler’in elinde olan Mısır zengin bir ülke idi. 1163 yılında siyasi kavgalar sonucu Fatımi veziri Şâver koltuğundan indirildi. Bunun üzerine Şâver Dımaşk’a gelip Nureddin’den yardım istedi. Karşılığında bazı toprakları ve gelirlerin bir kısmını Nureddin’e vermeyi ayrıca Şikruh’un orada komutan olarak kalması konusunda anlaştılar. Nureddin Zengi, Şikruh’un komuta edeceği bir birliği Mısır’a gönderdi. Yapılan bu seferde yirmi yedi yaşında olan Selahaddin amcası Şikruh’un yardımcısı olarak yer aldı.[7]
            1164’de Şikruh’un yardımıyla Şaver’i koltuğundan eden Dirgam öldürüldü ve Şâver yeniden vezir oldu. Ancak Nureddin’e verdiği sözde durmayarak iktidarı için tehlikeli gördüğü Şikruh’un tekrar Dımaşk’a dönmesini emretti. Bunu kabul etmeyen Şikruh Mısır’ın bazı topraklarını işgal etti. Bunun üzerine Şaver Şikruh’a karşı Kudüs Haçlı Kralı Amaury’dan yardım isteyip Şikruh’u topraklarından çıkardı.[8]
            Ancak Mısır’daki Dirgam taraftarları yeniden isyan etti ve Şaver Şikruh’tan tekrar yardım istedi. Selahaddin’in yine yardımcı komutan olarak bulunduğu 2000 kişilik Şikruh ordusu, 1167 yılında tekrar Mısır’a gitti. Ancak bu sefer yardım etmekten ziyade Haçlılarla iş tutan Şaver’i etkisiz hale getirip topraklarını yönetmek için gidiyorlardı. Mısır’daki Sünni’ halkın desteğiyle Şikruh ülkenin bir kısmını idare etmeye başladı. Buna karşı Şaver Haçlıların yardımını alarak Şikruh’un ordusuna saldırdı. 18 Mart 1167 tarihinde Babeyn’de gerçekleşen savaş sonrasında Şikruh ve Selahaddin ordusu Mısır ve Haçlı kuvvetlerine karşı zafer kazandı. Ancak o sıralar Dımaşk civarında topraklarını genişleten Nureddin’e yardım etmek için ayrılmak zorundaydılar. Savaşta mağlup ettikleri Şaver’den bir miktar tanzimat alarak Dımaşk’e geri döndüler.[9]
            Yaptıkları seferlerle Mısır’ın zenginliklerini gören Haçlı ordusu, bu toprakları kendi hükmü altına almak istedi. Bu amaçla 1168 yılında Mısır’ı kuşattılar. Buna karşın Fâtımi Halifesi Âdıd-Lidinillah Haçlı ordusuna karşı Nureddin’den yardım istedi. Ordu komutanı Şikruh, 7000 süvariyle birlikte üçüncü kez Mısır’a gönderildi. Durumdan haberdar olan Haçlı ordusu Kahire kuşatmasını kaldırarak Kudüs’e geri döndü.[10] Haçlılarla iş tutan Fâtımi halifesi veziri Şaver de tutuklanıp öldürüldü.[11] Daha sonra Selahaddin’in amcası Şikruh, Fâtımi Halifesi el-Âdıd Lidinillah’ın veziri oldu ve Selahaddin’i kendisini yardımcısı olarak atadı.[12]
            Eyyûbi ailesinin bu hakimiyeti Mısır’da Şii Fâtimi hilafetinin kaldırılmasının ilk büyük adımıydı. Mısır halkının kurtarıcı olarak baktığı Şikruh’a Fâtımi halifesi elbise giydirip onu onurlandırdı. Ancak birkaç ay sonra Şikruh da vefat edince yerine yardımcısı olan Selahaddin geçirildi. Halife onu “el-Meliku’n-Nâsır” olarak isimlendirip taltifte bulundu. 26 Mart 1169’da otuz iki yaşında olan Selahaddin hem Nureddin Zengi’nin ordu kumandanı hem de Fâtimi halifesinin veziri idi.[13]
            Sünni bir kumandan olan Selahaddin Eyyûbi’nin Mısır veziri olması buradaki bazı Şiiler’in isyanına neden oldu. Ancak Selahaddin bu isyanları bastırdı. Mısır’ı Selahaddin’e kaptıran Haçlılar ise Bizanslılar’ın da yardımını alarak donanmalarla sahil şeridindeki Dimyat’ı kuşattılar. Selahaddin Dımaşk’teki Nureddin’den yardım alarak onları başarısızlığa uğrattı. Selahaddin, babasını ve akrabalarını Mısır’a çağırarak oradaki hâkimiyetini daha da kuvvetlendirmişti.[14]
c.     Şii Fâtımi Hilafetinin Kaldırılışı ve Mısır’daki Reformlar
            Mısır’da yaşayan halkın büyük çoğunluğu Sünni olmasına rağmen hilafet Şii idi. Şii tarzda ezan okunuyor, kadılar Şii esaslara göre hüküm veriyordu. Cuma hutbeleri de Şii Fâtimî halifesi adına okunup ona dua ediliyordu. Bu durum Sünni olan halkta rahatsızlık meydana getirmişti. Yönetimde kendileri gibi Sünni olan bir lider istiyorlardı. Ayrıca Mısır’ın Şii yönetiminde olması Haçlılar karşısındaki tam ittifakı da zedeliyor, yeri geldiğinde Sünniler’e karşı onlardan yardım alıyorlardı. Selahaddin hem Haçlılar karşısında İslam birliğini sağlamak hem de Sünnilikle bağdaşmayan uygulamalara son vermek için bazı düzenlemeler yaptı. Şii usulü ezanı kaldırıp Sünni kadılar atadı. O dönemde en önemli Şii ilim merkezi olan Câmiu’l-Ezher’i kapattı ve Sünni medreseler açtı. Fâtımiler’in hapishane olarak kullandıkları binaları boşaltarak oraları Şafii ve Maliki fıkhının tedris edildiği medreseler haline getirdi. Hutbe de artık Fâtımi halifesi adına değil Abbasi Halifesi adına okutuluyordu.[15]
            1171’de zaten hasta olan Fâtımi Halifesi de ölünce Mısır’da Fâtımi hilafeti sona erdi. Halife’nin elindeki bütün hazineler Selahaddin’in tasarrufuna geçti.[16] Böylece İslam dünyası iki başlılıktan kurtularak Haçlılar’la bir bütün halinde mücadele edebilecek tek bir otoriteye kavuştu. O dönemde Bağdat’da bulunan Abbasi halifesi Sünni memleketlerin gerçek hâkimi kabul ediliyor, hükümdarlar meşruiyet kazanmak için onun onayını alması gerekiyordu.
d.     Toprakları Genişletme ve Muhalefetin Ortadan Kaldırılışı
            Mısır’da tamamen yer edinen Selahaddin dağınık halde bulunan diğer İslam ülkelerine de seferler düzenledi. Kardeşi Turan Şah’ı, hutbeyi Abbasi halifesi adına okumayan Şii idarecilerin bulunduğu Yemen’e gönderdi.[17] 1173 yılında kara ve deniz yoluyla başlayan bu seferler ile Turan Şah Hicaz ve Yemen’i kontrol altına aldı. Selahaddin başka bir kumandanını Trablusgarp ve Tunus’a gönderdi. Böylece bugünkü Yemen ve Libya onun kontrolüne girmişti.[18]
            Halep’ten başlayıp büyük bir devlet kuran Nureddin Zengi 1173 yılında Dımaşk’ta öldü.  Onun yerine on bir yaşındaki oğlu geçince büyük kumandanlar atabeyliği ele geçirmek için birbirine girdiler. Selahaddin de Nureddin’in ölümü üzerine oğluna tabi oldu ve Mısır’da adına sikke bastırıp hutbe okuttu.[19] Ancak bu genç hükümdarın etrafındakiler onun Selahaddin’e karşı tavır almasını sağladı. Bunun üzerine Selahaddin Halep’i kuşattı. Haçlılar Selahaddin’in topraklarına saldırınca kuşatmayı kaldırmak zorunda kaldı.[20] Bu süreçte yer yer Haşhaşi fedailerinin saldırısına da maruz kalıyordu.
            Selahaddin tüm bu zorluklara rağmen topraklarını genişletiyor, anlaşmalarla otoritesini güçlendiriyordu. 1182 yılında çıktığı seferde Birecik, Urfa, Rakka, Habur ve Nusaybin şehirlerini almıştı. 1183 yılında güçlü surları olan Âmid’i, Ayıntab’ı ve önemli bir şehir olan Haleb’i ele geçirdi. Artık el-Cezire onun hakimiyeti altındaydı.[21]
            Buralar fethedildikçe Haçlılar önemli müttefiklerini kaybediyor, böylece Selahaddin’e karşı Müslümanlar arasındaki muhalefet de gittikçe azalıyordu. Haçlılar’la işbirliği yapacak Müslüman muhalefet ortadan kalkıyor, Kudüs’ün fethinin yolu açılıyordu.[22] Halep’in fethi üzerine Antakya Kontluğu barış istemişti. Onunla da anlaşan Selahaddin Kudüs Haçlı Krallığı’nı iyice sıkıştırmıştı.[23] 1185 yılında Ahlat tarafına sefer düzenleyen Selahaddin’e yol güzergahındaki Bitlis ve Erzen şehirleri de bağlılıklarını bildirdi. 1186 yılında ise Musul ile Harran’da anlaşma sağladı. Onlar da sultan adına hutbe okutup para bastırmayı ve Haçlılar’a karşı seferlerde onun emrine asker vermeyi kabul ettiler.[24] Selahaddin Eyyûbi bu günlerde ağır bir hastalığa yakalandıysa belki de yapacağı fetihler ile İslam’a hizmet etme arzusu ve motivesi bu hastalığı yenmesini sağladı. Nitekim ailesinden çoğu bu hastalıktan dolayı vefat etmişti.
            Selahaddin Eyyûbi İslam coğrafyasındaki bu birliği sağlarken aynı zamanda zaman zaman Haçılara karşı seferler düzenliyordu. 1183 yılında Haçlıların önemli müstahkem kalelerinden olan Kerek’i kuşatmıştı ama Haçlılar onunla meydan savaşını göze alamıyorlardı.
e.     Hittîn Savaşı
            Müslümanları birleştirip siyasi bir birlik kuran Selahaddin’e karşı Ortadoğu’da tek rakip Haçlılar kalmıştı. Kudüs onların elindeydi ve her fırsatta Müslümanlara eziyet edip kervanlarına saldırıyorlardı. Böylece Müslümanların önünü kesiyor, soygunculuk yapıyorlar ve muhafızları esir olarak alıyorlardı. Yine bir defasında Hacc kervanına saldıran Kudüs Haçlı Krallığı kervan muhafızlarını ve mallarını alıp Kerek’e götürdü.[25]
            Bu şehrinin kralı Renaud aynı zamanda Müslümanları tehdit etmiş, onlara Mekke ve Medine’yi de alacağını söylemişti. Bunun üzerine Selahaddin Kerek’e büyük bir sefer düzenlemeye karar verdi. 1187 yılında Mısır, Musul, Diyarbekir, el-Cezire ve Halep emirlerini ve Müslümanları cihada çağırdı. 12000 süvari toplanmıştı. Selahaddin orduyu savaş nizamına koyup kumandanlığı kendisi aldı. Askerlere bahşiş dağıttı ve savaşa teşvik etti. Haçlılar ise meydan savaşına pek yanaşmıyor, etrafları kuşatılmış olarak yavaş yavaş ilerliyorlardı. Hittin civarına varıp geceyi orada geçiren Haçlılar sabah tekrar yola koyuldular. Ancak Selahaddin’in ordusu saldırıya geçip onları ok yağmuruna tuttu. Savaş çok kanlı olmuştu. Haçlı komutanları savaştan kaçtı.  Düşmanın çoğu ya öldürüldü ya da esir edildi. Bu rakam 20000’lerle ifade edilmektedir.[26] Selahaddin, esir edilen Renaud’u bizzat kendi kılıcıyla öldürdü.[27] Hıttin de kazanılan bu zafer Kudüs’ün fethini müjdeleyen en büyük zaferdi.[28]
            Bu savaşın ardından Haçlılar müdafaasız kalınca Selahaddin hiç vakit kaybetmeyerek onlar için hayati öneme sahip olan Taberiye Kalesini ve Akka’yı kuşattı. Kudüs yolunda ilerleyerek Halil, Gazze, Dârum gibi şehirleri amanla kendisine bağladı.[29]
f.      Kudüs’ün Fethi
            Selahaddin Eyyûbi Mısır donanmasıyla kıyı şeridini emniyete aldıktan sonra Kudüs’e fetih yolu açılmış oldu. Bu yolculukta Allah yolunda cihat etmek ve kutsal şehri tekrar İslam beldesi yapmak için çok sayıda gönüllü Müslüman sefere katıldı. İçlerinde fakihler, sufiler ve alimlerin bulunduğu bir çok grup gönüllü olarak ona katıldılar. Selahaddin Eyyûbi devlet geleneğindeki ikta sistemini bu gibi seferlerde asker temin etmekle beraber Haçlılar karşısında İslam birliğini sağlamak için bir araç olarak da kullanıyordu. Etraftaki meliklere yazdığı mektupta; Kafirlere karşı cihadda sultanın yanında savaşmak ve onun askeri ve yardımcısı olmak için gelene beldesini geri vereceğim” demişti. Ayıntab atabeği ona mektup göndererek emrine girdiğini bildirmiş, Selahaddin de ona ikta vermişti.[30]
            Müslümanların fetih için yola çıktığı Kudüs şehrini ise Hittîn’den kaçan şövalyeler müdafaa ediyordu. Selahaddin Eyyûbi 20 Eylül 1187 yılında Kudüs surlarının önüne gelip şehri kuşattı. Beş gün boyunca Kudüs surunun etrafını keşfederek çok güçlü bir sura sahip olan bu kaleye nereden girmesi gerektiğini belirlemeye çalıştı. Nihayet mancınıklarla şehrin kuzeyindeki surları dövmeye başladı.[31]
            Bu şehir her iki taraf içinde de kutsaldı. Haçlılar bazen surun dışına çıkıp savaşıyorlardı. Müslümanlar ise onların kazdığı savunma hendeklerine kadar ilerliyor, Kudüs’ün surlarına ulaşmaya çalışıyorlardı.[32] Sonunda mancınıklara dayanamayan surların bir kısmı çöktü. Şehrin düşeceğini anlayan Haçlı kumandanı Selahaddin’e gelerek aman istedi. Ancak Selahaddin şehri yaklaşık bir asır evvel onların aldığı gibi savaşarak fethetmek istiyordu. Onlara; “Kötülüğün karşılığı ancak misliyledir. Siz burayı 491 senesinde aldığınızda ne yaptıysanız onu göreceksiniz” diye karşılık verdi. Haçlı kumandanı Selahaddin ile bizzat görüşme talebinde bulundu. Ve eğer aman vermezse ailelerini, çocuklarını ve ellerindeki Müslüman esirleri öldürüp mallarını ve kutsal olan ne varsa oraları tahrip edeceklerini söyledi. Sonra da canını ölüme adamış olarak sonuna kadar savaşacaklarını bildirdi. Bunun üzerine Selahaddin fidye ödemek şartıyla savaşçılara ve halka aman vermeyi kabul etti. Kudüs, 2 Ekim 1187 yılında Cuma günü miraç gecesine rastlayan günde teslim oldu.[33]
            Selahaddin Kudüs’te şehrin kutsal yerlerini onarıp idaresini düzenledi. Yüz yıldan beri Haçlı komutanlarının kendisine ve İslam toplumuna çokça zarar vermelerine rağmen bu kumandanların çocuklarına, eşlerine dokunmaması ve halkın tamamına insanca yaklaşımı yabancıların bile taktir ettiği bir hadisedir. Öldürülen Hıristiyan Krallar’ın dul kalan eşlerinin hazinelere dahi dokunmadı. Onlara; “İstediğiniz gibi yaşayın; ister Kudüs’te kalın, ister emniyet içerisinde dilediğiniz yere gidin” dedi.[34] Bundan dolayı Batılılar onu Büyük Selahaddin olarak anar ve Haçlıların yaptıklarına hiç benzemeyen âlicenaplığından dolayı hâla ona saygı duyarlar. Bir gün önce savaşıp yendiği insanlara, şaşırtıcı bir şekilde iyi muamele ediyordu.[35] Ancak bu tutumu sadece bir tercih değil bilakis bir sorumluluktu. İnandığı ve uğruna savaş verdiği dini, aman verdiği halka karşı kendisine böyle davranmayı emretmişti.
            Kudüs fethedilince civar bölgelerde yaşayan Müslümanlar yaklaşık bir asır ayrı kaldıkları bu kutsal beldeye tekrar gelip yerleştiler. Haçlıların, Kubbetu’s-Sahra üzerine yerleştirdikleri büyük altın haç oradan sökülüp yere atılınca, Müslümanlar tekbir getiriyor, Hıristiyanlar ise ağıt yakıyorlardı.[36]
            Haçlılar kararlaştırılan fidyeyi ödedikten sonra Sûr şehrine gittiler ancak burada da rahat durmayıp aldıkları takviye ile yeni bir oluşum içine girerek Selahaddin’e tehlike oluşturmaya başladılar. Nitekim burası III. Haçlı Seferi’nin ana üssü olarak kullanılacaktı.[37]
g.     III. Haçlı Seferi
            Kudüs’ün düşmesi ve doğudaki toprakların tekrar Müslümanların eline geçmesi 1189 yılında yeni bir Haçlı hazırlığı başlattı. Avrupa’daki birçok hükümdar yüzbinlerce ordusuyla bu sefere katıldı. İngiliz, Fransız ve Alman İmparatorları gerek donanmalarıyla gerekse kara kuvvetleriyle yola koyuldu. Selahaddin ise etrafa gönderdiği yardım çağrılarına rağmen çağrısına pek cevap veren olmamış, Haçlıların büyük donanmalarına karşı Muvahhidler’den donanma yardımını beklese de istediği yardımı görmemişti. İki yıl süren Haçlı kuşatmasına karşı mücadele edildi ve liman şehri olan Akka 1191’de tekrar Haçlılar’ın eline geçti.[38]
            Akka’yı tekrar alan Haçlıların yeni hedefi ebetteki Kudüs’tü. Ancak Fransa kralı tekrar ülkesine dönmüş Haçlı kuvvetlerinin başında İngiltere Kralı Aslan Yürekli Richard kalmıştı. Büyük bir donanmaya sahip olan bu ordu Kudüs’e yürümüş fakat mevsimin kış olmasından dolayı yiyecek kıtlığı çekmeye başlamışlardı. 16 Ocak 1192 tarihinde Remle’ye çekildiler. Richard yanındakilere; “Selahaddin sağ olduğu müddetçe ve Müslümanlar bu şekilde birlik halindeyken, asla Kudüs’ü alamayız” diyordu.[39] Bu uzun mücadelelerden sonra 1 Eylül 1192’de iki taraf arasında üç yıl, sekiz ay karada ve denizde geçerli olmak üzere bir barış anlaşması imzalandı. Buna göre Akka ile Yafa arasında bulunan Haçlıların ele geçirdiği sahil şeridi onlara bırakıldı. Frenklerin Kudüs’te Hac yapmalarına da müsaade edildi. Bir ay sonra da İngiltere Kralı Richard ülkesine geri döndü.[40]
h.     Selahaddin Eyyûbi’nin Vefatı
            Selahaddin Haçlılarla yapılan barış anlaşmasından sonra hâkimiyetinde olan toprakların idari işlerini düzenleyip hudut kalelerini teftiş etti. Daha sonra Dımaşk’a gitti. Orada bulunduğu sırada etraftaki hükümdarın gönderdikleri elçileri kabul ediyor, hac yolunun güvenliğini sağlayarak onları karşılıyordu. Fakat ara ara artan rahatsızlığı giderek şiddetleniyordu. Nihayet bu büyük komutan 4 Mart 1193’de Dımaşk Kalesi’ndeki sarayında öldü.[41]
            Ömrünü savaşlarda geçiren bu komutan, Hz. Ömer’den sonra Kudüs’ü yeniden fethetmiş, bu yolda birçok farklı grupla savaşmak zorunda kalmıştı. Yanında yetiştiği Nureddin Zengi’nin ölümüyle dağılmaya yüz tutan devleti yeniden toparlamış ve yüce bir amaç uğruna kendi etrafında tekrar örgütlemişti. Birçok Haçlı kalesini tek tek ele geçirmiş, Kudüs’ün fethiyle sonuçlanacak mücadelesini ve heyecanını hep canlı tutmuştu. Haçlı karşısında günden güne ümidini kaybeden Müslümanların dağınıklığına karşı, Ortadoğu’da adım adım fetihler yaparak onları bir araya getiren Selahaddin Eyyûbi bu coğrafyada yeni bir umut kaynağı olmuştu.
i.      Selahaddin’in Kişiliği
            Dindar bir sultan olan Selahaddin manevi hayatında da çok titiz davranırdı. Namazlarına dikkat eder, hasta olduğu zamanlarda bile olsa imam getirterek cemaatle namazı terk etmemeye çalışırdı. Kur’an dinlemeyi çok sever, kendisine muhafızlık yapmak için gelenlerden Kur’an okumalarını isterdi. Umumi toplantılarında da yirmi ayetlik ya da daha fazla Kur’an okuturdu.[42] Hadisler nakledildiğinde onlara hürmeten insanların oturmalarını emreder, kimi zaman da kendisi okuyup ağlardı.[43] Bazen sabaha kadar uyumayıp planlar yapardı. Haçlıların tekrar Kudüs’e geldiğini öğrenince çevresindekiler ümmetin selameti için onun şehir dışına çıkması gerektiğini söylemişti. Selahaddin ise diğer insanlara örnek olmak amacıyla bizzat kendisinin kalması gerektiği konusunda ısrarcı olmuştu. Sabah olunca Mescid-i Aksa’ya giderek namaz kılmıştı. Daha sonra aldığı şehri koruyabilmek için Allah’a yönelmiş ve ellerini açarak; “Allahım, Senin dininin muzafferiyeti için yapabileceğim her şeyi yaptım. Geriye ancak sana yönelmek, senin kudretine ve lütfuna sarılmak kaldı. Sen bana yetersin, Sen ne güzel vekilsin” diyerek dua etmişti. [44]
            Fetihler onu rehavete itmemiş, Kudüs’ün alınmasıyla harekete geçen III. Haçlı ordusuna karşı inatla direnmiş, aldığı tedbirlerle kazandığı toprakları korumayı da bilmişti. Dini hassasiyeti, siyasi tecrübesi ve gösterdiği kahramanlıkları İslam dünyasında her dönem anlatılagelmiş, Müslümanlar en zor zamanlarda bile onun destanlarıyla mücadele azmi ve gayreti göstermişlerdi. Sahip olduğu asaletini ise düşmanları bile taktir etmiş, Mehmet Akif Ersoy’un tanımladığı gibi “Şarkın en sevgili Sultanı” olarak tarih kitaplarında yer almıştı.

            II.  Selahaddin’den Sonra Eyyûbiler Devleti
            Hemedan’dan Trablusgarp’a, Muş’tan Yemen’e kadar geniş bir coğrafyayı topraklarına katan Selahaddin Eyyûbi’nin ölümüyle yerine oğlu el-Melikü’l-Efdal geçti. Dımaşk ve Filistin toprakları onun iktasıydı. Mısır’da ise ikinci oğlu el-Melikü’l-Aziz vardı. Ürdün, Urfa, Harran ve Ca’ber’in bulunuduğu el-Cezire toprakları ise kardeşi el-Melikü’l-Âdil’in elindeydi. Halep ve etrafı ise üçüncü oğlu el-Melikü’z-Zâhir’e aitti. Diğer topraklar da yine başka ordu kumandanlarına aitti. Selahaddin’in ölümüyle beraber Eyyûbiler’e tabi Musul, Artuklu ve Ahlat beylikleri gibi fırsat bulduklarında ayrılmak isteyen hükümdarlıklar vardı.[45]
            Bir devlet geleneği olarak toprakların bu şekilde paylaştırılması güçlü olan bir devlet için iyi bir sistem olsa da saygı duyulan bir otoritenin yokluğunda yıkılışı hızlandıran önemli bir neden haline dönüşmekteydi. Selahaddin Eyyûbi güçlü ve saygı duyulan bir ordu komutanı olduğu için ona karşı herhangi bir ayaklanma olmamıştı. Ancak onun ölümüyle o birleştirici güç bozulmuş, hanedana mensup melikler birbirlerine düşmüşlerdi. Fırsat kollayan Musul, Mardin ve Ahlat beylikleri bağlılıklarını sonlandırdılar. Selahaddin’in büyük oğlu el-Melikü’l-Efdal ile el-Melikü’l-Aziz arasında taht kavgası yaşandı. Mardin ve Ahlat zaptedilmek istendi ancak başarılı olunamadı. Devam eden Haçlı seferleri de devleti daha da zayıflattı. Daha sonraki yıllarda Anadolu Selçukluları ile hakimiyet mücadelesi, beyliklerin çıkarlarına göre yer değiştirip birbiriyle mücadele etmesi, sultanlara duyulan güvensizlik devleti gittikçe daha kötüye götürdü. Selahaddin Eyyûbi’nin kardeşleri ve oğulları arasında paylaştırılan ülke değişik kollara ayrılmış, devam eden Haçlı seferlerine karşı mücadelede zayıflamıştı. Artık onlarla mücadele edip savaşmak yerine anlaşmalar yapmak zorunda kalarak bazı şehirleri onlara bıraktılar.[46]
a.     Eyyûbiler’in yıkılışı ve Memlükler
            Köle olarak satın alınıp asker olarak yetiştirilen memlükler ülkenin idaresinde önemli rol oynuyorlardı. Askeri gücü ellerinde bulundurdukları için kimi zaman sultanlar onlara boyun eğmek zorunda kalıyorlardı. Eyyûbiler’in Haçlılar’a karşı zayıflayan mücadelesinde memlük komutanlarının yıldızı parladı. Öte yandan Mısır’daki son dönem Eyyûbi sultanı Turan Şah memlükleri tehdit ediyor, onlara iyi davranmıyordu. Nihayet 2 Mayıs 1250 tarihinde Eyyûbi Sultan’ı bir ziyafet esnasında memlükler tarafından öldürüldü. Böylece Mısır’da Eyyûbiler devri sonra erip Memlükler dönemi başladı.[47]
            O dönemde Eyyûbileri zayıflatan, Memlükleri ise verdikleri mücadelelerle daha etkili yapacak olan yeni bir tehlike ortaya çıkmıştı. Orta Asya’dan çıkıp Ortadoğu’ya gelen İlhanlı Moğolları 1258 yılında Bağdat’ı almış, şehri yağmalayarak camileri, medreseleri ve kütüphaneleri harap haline getirmişlerdi. Bağdat ulemasının çoğu bu saldırıda katledildi.[48] Öyle ki tarihçi İbnü’l-Esîr, Moğollar’ın başta Bağdat olmak üzere İslam beldeleri üzerindeki tahribâtını anlatırken; “keşke annem beni doğurmasaydı, keşke bu büyük felaketten önce ölüp gitseydim de bu olayla karşılaşmasaydım” der.[49] 1258 yılında İslam dünyasının maruz kaldığı bu saldırıda Moğollar Bağdat Abbâsî Hilâfeti’ni yıkmışlar, İslam medeniyete en ihtişamlı yılları yaşatan bu şehirde, medeniyetten eser bırakmamışlardı. Sadece Müslümanları değil bütün insanlık medeniyetini tehdit eden bu tehlikeyi durdurma vazifesi ise Eyyûbi ordusu içerisinde yetişen ve yeni yeni Mısır’da kurulan Memlükler’e nasip olacaktı.
            Cengizhan’ın torunu olan Moğol hükümdarı Hülagü Musul’u zaptetdikten sonra Eyyûbiler’in de itaat etmesini istiyordu. O dönemki Eyyûbi Sultanı el-Melikü’n-Nasır Selahaddin onu yatıştırmak istediyse de Hülagü 1259’da Tebriz’den yola çıktı. Moğollar’dan kaçan halk Şam ve Mısır’a gitti. Moğollar Mardin, Urfa, Halep, Dımaşk gibi şehirleri alarak Gazze’ye kadar olan toprakları işgal etti.[50]
            Sultan el-Melikü’n-Nasır Selahaddin de Baybars liderliğindeki Bahri Memlükleriyle Mısır’a gitmek istemişti fakat yolda tutuklanıp Hülagü’ye gönderildi. Bahrî Memlükleri Mısır’a ulaşmayı başardı. Moğollar Gazze’den sonra Mısır üzerine yürüyeceklerdi. Mısır’daki Memlükler kaçmak yerine Moğollarla savaşmaya kararlıydılar. Bu istilacı ve önü alınamayan tehlikeyi durdurmak isteyenler Baybars etrafında birleşmişlerdi. Ordu komutanı Kutuz ile öncü birliği kumandanı Baybars Gazze’ye yöneldi. 3 Eylül 1260 sabahı Aynicâlût’da iki ordu karşılaştı. Bu savaşta çok sayıda Moğol öldürüldü. Bir kısmı ise kaçtılar. Takviye alarak tekrar toparlanmaya çalışsalar da Baybars Moğolları yendi ve onları Fırat’ın doğusuna attı.[51]
Hülagü hezimet haberini alınca kendisine bağlamak istediği Şam Eyyûbiler Sultanı el-Melikü’n-Nasır Selahaddin’i öldürttü. Böylece bazı kolları varlık gösterse de Eyyûbiler devleti resmen sona ermiş, yerine ise Mısır’da ve daha sonra Şam’da Memlük Devleti kurulmuş oldu.[52]
            III. Eyyûbi Devlet Teşkilatı ve Kurumları
            Dört halife döneminde devletin adı İslam devletiyken sonraki süreçte İslam coğrafyasında kurucu hanedanlarla anılan birçok devlet ortaya çıktı. Kurulan diğer İslam devletlerinde olduğu gibi Eyyûbiler de devletin kurucu hanedanın adıyla anıldı. Bu devlet merkeze bağlı müstakil eyaletlerden oluşan federal bir sultanlıktı.[53]
            XI. yüzyıldan itibaren Türk ve İslam devletlerinde devletin başında bulunan hükümdar “Sultan” ya da “Melik” unvanıyla anılıyordu.[54] Hükümdarın halkın canı ve malı üzerinde tasarruf hakkı yoktu. Haksız bir tasarruf vâki olduğunda şikayetler sultanın, kadıların, fakihlerin ve ulemanın hazır bulunduğu Mezalim Mahkemeleri’nde görüşülürdü.[55]
            Devlet hukuki gelenek, şer’i hukuk ve sultanların çıkardıkları fermanlar ile yönetiliyor, kendisine bağlı emirliklerin yönetimi genelde babadan oğula geçiyordu. Bulunduğu coğrafya itibariyle Sünniler çoğunlukta olsa da bu toplumda Şii, Hristiyan ve Yahudi unsurlar da vardı. Devlet genel yapısıyla askerî bir devlet olup Dımaşk ve Kahire’den yönetiliyordu. Daimi askerlerin çoğu ise köle olarak satın alınıp yetiştirilen Memlükler’di.[56]
            Eyyûbiler kurucu hanedanı Kürt olsa da siyasi ve askeri yapı olarak bir Türk devleti idi. İlim, kültür ve bürokrasi bakımından ise Araplar hâkim unsurdu. Devletin bayrağı, üzerinde kartal resmi bulunan sarı renkli bir bayraktı. Sultanlar devleti saray teşkilatı, ordu teşkilatı ve divanlar yardımıyla yönetirdi. Devlet müesseseleri Zengiler Devleti ile Fâtımi Devleti’nin müesseselerinin karışımından meydana gelmişti. Aynı şekilde Zengiler vasıtasıyla Selçuklular’dan da etkilenmişti.[57]
            Merkez teşkilatının önemli unsurlarından olan divanlar resmi yazışmaların yapıldığı divanü’l-inşâ, vergiler ve mali işlerin yürütüldüğü divanü’l-mal, askeri işlerin görüldüğü düvanü’l-ceyş, hukuki konuların ele alındığı divanü’l-kaza, posta ve haberleşme işlemlerinin gerçekleştiği divanü’l-berid gibi kısımlara ayrılmıştı. [58]
            Diğer İslam Devletlerinde olduğu gibi Eyyûbiler de para birimi olarak dinar (altın), dirhem (gümüş) ve fels (bakır para) kullanırlardı. Günlük hayatta en çok bakır para kullanılıyordu. Paralar üzerinde sultanın ve halifenin adları bulunurdu. Eyyûbiler devrinde birçok darphane olup isteyenler belli bir ücret karşılığında ellerindeki altın ve gümüşü paraya çevirebiliyorlardı.[59]
            İpek ve baharat yolu Eyyûbiler’in hâkim olduğu topraklardan geçiyor, ticari mallar buralardan taşınıyordu. Eyyûbiler bu güzergahtan geçen tâcirlerden gümrük vergisi alıyordu. Onlar için çeşitli hanlar ve konaklama mekanları da inşa edilmişti. Selahaddin Eyyûbi ve diğer sultanlar ticareti geliştirmek için Avrupa ve Haçlı devletleriyle ikili anlaşmalar yapmışlardı. Aynı zamanda kılıç, kap kaçak, kuyumculuk gibi el sanatları yaygındı. Verimli topraklardan çeşitli mahsuller elde ediliyordu. Bunlardan alınan üçte bir kadar haraç ile onda birlik öşür vergileri vardı. Zımmilerden alınan cizye de önemli bir gelir kaynağıydı. Bunların takibini ise devletin belirlediği memurlar yapardı. [60]
a.     İmar Faaliyetleri
            Daima savaş halinde olan Eyyûbiler Devleti’ninin en çok gideri orduya oluyordu. Bunun yanında kale, sur, saray, medrese, cami, yol, hamam, posta teşkilatı gibi giderleri de vardı. Savaşlarda zarar gören surlar onarılmış, Kudüs baştan başa restore ettirilmişti.
            Eyyûbiler döneminde en önemli kurumlardan biri hastanelerdi. Selahaddin Kahire, İskenderiye’ye ve Kudüs’e hastaneler kurdurmuştu. Bu hastanelerde kadınlar, erkekler ve akıl hastaları için ayrı kısımlar oluşturulmuştu. Bu dönemde hastaneler aynı zamanda bir eğitim kurumu olarak hizmet görürdü. Hocalar öğrencilere buralarda tıp eğitimi vererek tedavi usullerini öğretirdi.[61]
            En yaygın eğitim kurumları ise camiler ve medreselerdi. Eyyûbiler’in sonuna doğru Kahire’de on beş, Dımaşk’ta kırk, Halep’te ise yirmi civarında medrese vardı. Buralarda Hanefi ve Şafii fıkıhları okutulur, dil, tefsir, hadis ve tasavvuf eğitimleri verilirdi. Derslerde genelde klasikleşmiş müelliflerin eserleri okutulurdu.[62] Medreselerin yaygınlaştırılmasın maksatlarından biri de Ortadoğu’da Şiilik tehdidine karşı Sünni öğretiyi hâkim kılmak ve devlet memuru ihtiyacını eğitimli Hristiyan ya da Şiiler yerine Sünni olanlardan karşılamak içindi.[63]
            Dımaşk, Halep, Âmid gibi büyük şehirlerin camilerinde kitap koleksiyonları vardı. Selahaddin Mısır’da Fâtımi sarayının 125 bin ciltlik kütüphanesini miras bırakmıştı. Ancak bunların çoğu yağmalanmış ve kitap tüccarlarına satılmıştı. Sadece Selahaddin’in baştabibinin bile 10 bin ciltlik bir kütüphanesi olduğundan bahsedilir.[64]
b.     İlim ve Kültür Hayatı
            Sultanların ilim ve edebiyata olan merakları bu alanlara canlılık kazandırmıştı. Ülkedeki siyasi istikrar ve Sultanlar’ın ilim adamlarını himaye etmeleri bu canlılığı daha da arttırmıştı. Bu devirde büyük fikir adamları, dilciler, muhaddisler, müfessirler, tarihçiler yetişmiştir. İzzeddin İbnü’l-Esir’in (ö.1233) el-Melikü’l-Kamil fi’t-târih’i, İbnü’l-Cevzi’nin (ö.1257) Mir’âtü’z-zamân adlı eserleri bu dönemde ortaya çıkmış önemli İslam tarihi kaynaklarıdır. Ebu Şame’nin Kitabü’r-Ravzateyn’i ile İbn Vâsıl’ın Müferricü’l-kürûb adlı eseri bu dönemdeki olayları yakından takib eden müelliflerin önemli eserlerindendir.[65]
            Tıp, felsefe, mantık, matematik alanlarında da önemli eserler verilmiştir. Aristo ve İbn Sina felsefesini iyi bilmekle beraber bunlara keşf ve ilhamı katan İşrâkiyyun’un kurucusu Sühreverdi (ö.1191) bu dönemde yetişti. Yine Endülüs Yahudilerinden olan ünlü felsefeci İbn Meymun (ö.1204) oradaki baskıdan dolayı gelip Kahire’ye yerleşti. Büyük kelam âlimi Seyfeddin el-Âmidi (ö.1233) sultanlardan himaye görmüş, önemli eserler kaleme almıştır. Büyük bilgin İbn Yunus (ö.1242) ise Nasîrüddini Tûsî, Esîrüddin el-Ebheri, Katibî gibi ünlü metamatikçilerin ve felsefecilerin hocasıdır. Yetiştirdiği bu öğrenciler  XIII. yüzyılın önemli bilginlerinden olmuşlardır.[66]
            Eyyûbiler devrinde fizik alanında yetişmiş, bugün bile çokça önemli kabul edilen teorileriye Ebü’l-îz b. Rezzâz e-Cezerî (ö.1206) o dönemde yetişmiş, onun otomatlarla ilgili eseri birçok dile tercüme edilmiştir. İçerisinde otomotların resimlerini çizdiği bu eser Batı’yı da etkilemiştir.[67]
            XI. yüzyılın başlarında tarihi malzemeler bulmak oldukça zor iken Nureddin ve Selahaddin dönemine ait bol miktarda kaynak ve malzeme vardır. Bunun sebebi Selahaddin Eyyûbi’nin âlimleri himaye etmesi ve bu konudaki teşvikidir. İlme ve ilim adamına verilen değer Eyyûbiler devleti boyunca devam etmiş, bu sayede büyük bilginler yetişmiştir.[68]
            Sonuç
            Haçlılar’a karşı İslam dünyasını bir araya getiren Selahaddin Eyyûbi’nin kurduğu Eyyûbiler devleti Zengiler’in devamı olup İslam dünyasının koruyucusu olmuştur. Selahaddin Eyyûbi sürgün yemiş bir ailede doğmuş, babasının ve amcasının Haçlılar’la olan mücadelesine şâhit olmuştur. Nureddin Zengi’den aldığı ilmi ve manevi eğitim ile amcasıyla birlikte tecrübe ettiği idari ve askeri işleri onu önce Mısır vezirliğine sonra da kendi topraklarını yönetmeye taşımıştır. Kendisi dışında gelişen hadiseler ve güçlükler karşında durup beklemek yerine bedel ödeyerek onları fırsata çevirmeyi bilmiş, zor şartların büyük kahramanlar yetiştireceğini kendi hayatında tecrübe etmiştir. İslam coğrafyasındaki Şii Sünni çift başlılığını kaldırmış, civardaki beylikleri anlaşmalarla kendisine bağlayarak Haçlılar karşısında ilk defa güçlü bir İslam birliğini sağlamıştır. Böylece yenilmez zannedilen orduyu hezimete uğratarak Müslümanların ilk kıblesi olan Kudüs’ü Hz. Ömer’den sonra ikinci kez fethetmişti. Bu fetih aynı zamanda İslam dünyasının kalplerini de fetheden büyük bir zafer olmuştur.
            Arapça, Fasça, Türkçe ve Kürtçe bilen Selahaddin iyi bir tarih ve edebiyat bilgisine sahipti. Medreselere büyük önem verir, alimleri kendi sarayında ağırlayarak ilmi ve edebi sohbetlere katılırdı. Ahlat’tan Aden’e, Hemedan’dan Trublusgarp’a kadar uzanan bir alana hükmederek medreselerin yaygınlaşmasını sağlamış, İslam’ın kutsal mekanlarının koruyuculuğunu üstlenmişti.
            Selahaddin Eyyûbi imar faaliyetlerinden dolayı “Salahu’d-dünya ve’d-din” lakabını almış, kurduğu Eyyûbiler devleti ile Ortadoğu’da baştan başa silinmez izler bırakmıştı. Büyük dinlerin ve medeniyetlerin beşiği olan Ortadoğu’daki bu inşa ve onarım Eyyûbiler’den sonra Memlükler’le devam etmiş, daha sonra Osmanlı Devleti devralarak günümüze miras olarak bırakmışlardır.

                                                                                             Eyüp Ensar ELKOCA




















KAYNAKÇA
Ayşe DUDU KUŞÇU, Eyyûbî Devleti Teşkilatı, Türk Tarih Kurmu Yayınları, Ankara, 2013
Abdul Rahman Azzam, Selahaddin Eyyubi, çev. Pınar Arpaçay, Alfa Yaınları, İstanbul, 2015
David Nicolle, İkinci Haçlı Seferi 1148, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2014
DİA, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, XII. cilt
Ebu Şâme, Kitabü’r-Ravzateyn, (nşr. M. Hilmi Muhammed) Mısır, 1988
Ebü’l-Fida, el-Muhtasar fî ahbâri’l-beşer, Kahire 1986
İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fî’t-târih, Beyrut, 1966
İbn ü’l-Esir, el-Kâmil fi’t-Târih Tercümesi”(çev.A. Ağırakça-A. Özaydın), İstanbul, 1987  
İbn Şeddâd, en-Nevâdirü’s-sultâniyye (nşr.Cemâleddin eş-Şeyyâl), Kahire 1964
İbn Vâsıl, Müferricü’l-kürûb fî ahbâri mülûki Beni Eyyûb, (Nşr: Haseneyn Rebi) Kahire 1972
İhsan Süreyya Sırma, Müslümanların Tarihi, Beyan Yayınları, İstanbul, 2014
John Man, Geçmişin ve Geleceğin Hükümdarı Selahaddin Eyyubî, (Çev. Ekin Duru) Say Yayınları, İstanbul 2016
Makrîzî, Kitâbü’s-Sülûk (nşr. M. Mustafa Ziyâde), Kahire 1942-53
Önder Kaya (Ed.), Eyyubiler (Yönetim-Diplomasi-Kültürel Hayat), Küre Yayınları, 2012
Ramazan Şeşen, Salâhaddîn Devrinde Eyyûbîler Devleti, İstanbul,
……, Salâhaddîn Devrinde Eyyûbiler Devleti, İstanbul Üniv. Edebiyat Fakültesi Yay.1983
……., Salâhaddin Eyyûbi ve Devri, İstanbul, İSAR, 2000.
……., Salâhaddin’den Baybars’a, Eyyûbiler-Memluklar, İstanbul, İSAR, 2007
Steven Runciman, Haçlı Seferleri Tarihi, (trc. Fikret Işıltan), Ankara 1986-87
Haçlı Seferlerinin 900. Yıldönümünde Uluslararası Selâhaddin-Eyyûbî Sempozyumu 23-24 Kasım 1996, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Yayınları, Diyarbakır








[1] İbnü’l-Esir, el-Kâmil fi’t-Târih, XI, 98-102
[2] Steven Runciman, Haçlı Seferleri Tarihi, II, s.200
[3] David Nicolle, İkinci Haçlı Seferi 1148, s.5; John Man, Selahaddin Eyyûbi, s.46
[4] İbnü’l-Esir, el-Kâmil fi’t-Târih, XI, 341
[5] Ramazan Şeşen, Selahaddin Eyyûbi ve Devri, s.25
[6] Şeşen, Eyyûbiler (1169-1260), s.19-23
[7] Şeşen, Eyyûbiler (1169-1260), s.24
[8] Şeşen, Eyyûbiler (1169-1260), s.24
[9]   Şeşen, Eyyûbiler (1169-1260), s.25
[10] İbnü’l-Esir, el-Kâmil fi’t-Târih, XI, 338
[11] İbnü’l-Esir, el-Kâmil fi’t-Târih, XI, 340, S. Runciman, Haçlı Seferleri Tarihi, II, s.319
[12] El-Makrizî, İt’azu’l-Hunefâ, III, 302
[13] İbnü’l-Esir, el-Kâmil fi’t-Târih, XI, 342
[14] İbnü’l-Esir, el-Kâmil fi’t-Târih, XI, 351
[15] İbnü’l-Esir, el-Kâmil fi’t-Târih, XI, 366-68
[16] El-Makrizî, İt’azu’l-Hunefâ, III, 331
[17] İbnü’l-Esir, el-Kâmil fi’t-Târih, XI, 396-397
[18] Şeşen, Selahaddin Eyyûbi ve Devri, s.53
[19] İbnü’l-Esir, el-Kâmil fi’t-Târih, XI, 405
[20] İbnü’l-Esir, el-Kâmil fi’t-Târih, XI, 419
[21] İbnü’l-Esir, el-Kâmil fi’t-Târih, XI, 482-496
[22] Erdoğan Merçil, “Sultan Salahaddin Eyyubi’nin Anadoludaki Türk Devletleriyle Münasebetleri”, Eyyubiler (Yönetim-Diplomasi-Kültürel Hayat), Ed.Önder Kaya, s.179
[23] Şeşen, Eyyûbiler (1169-1260), s.41
[24] İbnü’l-Esir, el-Kâmil fi’t-Târih, XI, 518; Şeşen, Salahaddin Eyyûbi ve Devri, s.84
[25] Şeşen, Eyyûbiler (1169-1260), s.54
[26] Şeşen, Eyyûbiler (1169-1260), s.54-56; Makrîzi, Kitabü’s-Sülûk, I, 218
[27] İbnü’l-Esir, el-Kâmil fi’t-Târih, XI, 534-538
[28] İhsan Süreyya Sırma, Müslümanların Tarihi, c.4. s.378
[29] İbn Vâsıl, Müferricü’l-kurûb, V, s.135
[30] İbn Vasıl, Müferricü’l-kurûb, II, 139
[31] İbnü’l-Esir, el-Kâmil fi’t-Târih, XI, 547
[32] İbnü’l-Esir, el-Kâmil fi’t-Târih, XI, 547-548
[33] İbnü’l-Esir, el-Kâmil fi’t-Târih, XI, 549
[34] İbnü’l-Esir, el-Kâmil fi’t-Târih, XI, 550
[35] İhsan Süreyya Sırma, Müslümanların Tarihi, c.4. s.384
[36] bnü’l-Esir, el-Kâmil fi’t-Târih, XI, 51
[37] Şeşen, Eyyûbiler (1169-1260), s.59
[38] İbnü’l-Esir, el-Kâmil fi’t-Târih, XII, 67; Şeşen, Eyyûbiler (1169-1260), s.64-66
[39] İbnü’l-Esir, el-Kâmil fi’t-Târih, XII, 75
[40] Şeşen, Eyyûbiler (1169-1260), s.69
[41] İbnü’l-Esir, el-Kâmil fi’t-Târih, XII, 98
[42] Ebu Şâme,Kitâbü’r- Ravzeteyn, IV, 224-226
[43] İbn Şeddâd, en-Nevâdirü’s-Sultâniyye, s.37
[44] İbn Şeddâd, en-Nevâdirü’s-Sultâniyye, s.39-40
[45] Şeşen, Eyyûbiler (1169-1260), s.79
[46] İbnü’l-Esir, el-Kâmil fi’t-Târih, XII, 482-483
[47] Şeşen, Salahaddin’den Baybaras’a, s.395
[48] Ebu’l-Fida, el-Muhtasar, III, 233
[49] İbn ü’l-Esir, el-Kâmil fi’t-Târih Tercümesi”(çev.A. Ağırakça-A. Özaydın), XII, 316-317
[50] Şeşen, “Eyyûbiler”, DİA, XII, s.24
[51] Makrîzi, Kitabü’s-Sülûk, I, 366-378
[52] Şeşen, “Eyyûbiler”, DİA, XII, s.24
[53] Şeşen, Salahaddin Devrinde Eyyûbiler Devleti, s.99
[54] Ayşe Dudu Kuşçu, Eyyûbi Devleti Teşkilatı, s.185
[55] İbn Şeddâd, en-Nevâdirü’s-Sultâniyye, s.41
[56] Şeşen, Eyyûbiler (1169-1260), s.169-171
[57] Şeşen, Salahaddin Devrinde Eyyûbiler Devleti, s.99
[58]  Bkz. Ayşe Dudu Kuşçu, Eyyûbi Devleti Teşkilatı, s.255-399
[59] Şeşen, Eyyûbiler (1169-1260), s.186
[60] Şeşen, Salahaddin Eyyûbi ve Devri, s.314-317
[61] Şeşen, Eyyûbiler (1169-1260), s.188
[62] Şeşen, Eyyûbiler (1169-1260), s.190
[63] Abdul Rahman Azzam, Selahaddin Eyyûbi, s. 50
[64] Şeşen, Salahaddin’den Baybars’a, s.328-335
[65] Bkz. Ayşe Dudu Kuşçu, Eyyûbi Devleti Teşkilatı, s.11-30; Şeşen, Eyyûbiler (1169-1260), s.202-206
[66] Şeşen, Eyyûbiler (1169-1260), s.207-221
[67]  Şeşen, Salahaddin Eyyûbi ve Devri, s.546
[68] Şeşen, “Eyyûbiler Devletinde Kültür Hayatı”, Uluslararası Selâhaddin Eyyûbi Sempozyumu, s.198

0 yorum:

Yorum Gönder

Beyan Yayınları

DEL PIERRO

DEL PIERRO
PIERRE MARTIN