19 Şubat 2017 Pazar

Hz. Ali’nin Kabrinin Yeri


Arş. Gör. Emine Peköz

Hz. Ali, kısa süren hilâfetine rağmen şahadetinin ardından tarihte en çok konuşulan halifelerden biri olmakla kalmamış, İslâmî ilimlerin hemen hemen her dalında mevzu bahis olmuştur. Gerek Resûlullah ile olan nesep bağı ve onun damadı olarak soyunu devam ettiren tek kişi olması, gerekse çocuk denilecek yaşta ilk Müslümanlar arasına girmesi, onu İslâm ümmetinin nazarında önemli bir yere taşımıştır. Bununla birlikte Resûlullah’ın pek çok gazasında gösterdiği üstün gayretle adeta bir cihat abidesi olmasıyla, “Ben ilmin şehriyim, Ali de onun kapısıdır.” hadisine muhatap olan ilmî kişiliği ile, Nehcü’l Belağa’ya bakıldığında açık bir şekilde anlaşılan üstün edebî yönü ve hatipliği ile, tasavvufta adeta bir ekol haline gelmesine vesile olan takvasıyla Hz. Ali, Ali Şeriati’nin de deyimiyle ‘efsanevî bir hakikat’tir.

İslâm Devleti’nin neredeyse bir iç savaşa doğru sürüklendiği, siyasî ayrılıkların yaşandığı gayet sıkıntılı geçen hilâfetinin şehadetle sonuçlanması bile, Muaviye ve Haricîler’le yaşanan İslâm Devleti’nin tek siyasî otoritesi olma davasını sona erdirememiştir. Aksine bu durum, şahadetinin ardından ortaya çıkan mezheplere bakıldığında, siyasî olduğu kadar, dinî ve toplumsal bir boyut da kazanarak daha karmaşık bir hal almıştır.

İşte böyle bir dönemde şehit edilen Hz. Ali, hayattayken düşmanları olduğu kadar, tabiri caizse cesedinin dahi düşmanları olabilir korkusuyla gizlice defnedilmiştir. Vefat tarihi ile kabrinin yerinin ilk kez Harun Reşid (786-809) zamanında resmen ilan edildiği tarih arasında geçen uzun müddet, kabrin yeri konusunda pek çok ihtilafın doğmasına sebebiyet vermiştir. Kimi âlimler kabrin yeri hakkındaki muhtelif rivayetleri saydıktan sonra kesin olarak bir mekânın belirtilemeyeceğini ileri sürmüşler, kimileri de kabrin yerinin sahih olan rivayete göre Necef’te olduğunu söylemişlerdir. Fakat genel olarak gördüğümüz kadarıyla birinci gruptakiler, ikinci öngörüde bulunanlardan daha fazladır. Bu nedenle yazımızda kabrin yeri konusundaki farklı rivayetleri ortaya koyarak, bu konuda ön plana çıkmış belli başlı mekânlar üzerinde durmaya çalışacağız. Her ne kadar bu konuda ortaya atılan rivayetlerin farklılığı ve meselenin âlimlerce ihtilaflı bir konu olarak kabul edilmesi göz önüne alındığında, nihaî bir sonuca ulaşmak mümkün değil gibi görünse de, en azından bu meseledeki farklı rivayetler hakkında bilgi edinmek adına bu yazının faydalı olacağı kanaatindeyiz.

Hz. Ali’nin oldukça karışık bir siyasî ortamda şehit edilmiş olması, kabrinin yerinin gizli tutulmasındaki en büyük nedendir. Hz. Ali, Ümeyyeoğulları mezarını bulabilir korkusundan dolayı gizli bir yere gömülmüştür. Hz. Ali’nin mezarı, Ümeyyeoğulları’nın hâkimiyetinin 750’de bitmesi sonrasına kadar, özellikle Şiî Müslümanlar tarafından bir hac yeri olarak görülen (Kûfe yakınlarındaki) Necef’te yeri tespit edilene kadar ortada yoktur.[1] Necef, bu tespitin ardından kutsal bir şehir haline gelmiştir.[2] İşte bundan dolayı olmalı ki, siyasî iktidarı tamamıyla ele geçirmeye azmetmiş olan Ümeyyeoğulları’nın, Iraklılar’ın her daim ziyaret edip hatırlayacağı bir meşhede sıcak bakmayacakları aşikârdır. Diğer yandan, Hz. Ali’nin şehadetine neden olan ve davaları uğruna her türlü işi yapmayı mubah sayan Haricîler’in ise herkesçe bilinen bir kabre karşı nasıl bir muamelede bulunacakları bilinemediğinden, kabrin yerinin gizli tutulmasındaki bir etken de bu olsa gerektir. Yine gerek Haricîler’in gerekse Ümeyyeoğulları’nın, Hz. Ali’nin vefatından sonra ona destek verenlere ne şekilde davranacakları bilinmediğinden ötürü, Hz. Ali’ye ait olan bir kabrin ziyaret edilmesi durumunda insanların safları buna göre belirlenebilir endişesi de kabrin yerinin gizlenmesinde etkili olabilir. Nitekim daha sonraki dönemlerde, o coğrafyada değer verilen devlet adamlarının veya din büyüklerinin kabirlerine gösterilen ilgi yadsınamayacak kadar büyüktür, öyle ki halkın gösterdiği ilgi karşısında bu kişilerin ölü veya diri olmaları arasında anılarını taze tutmak adına adeta bir farkın olmamasının, Ortadoğu türbe kültürünün önemli bir özelliği olduğu malumdur. Buna örnek verecek olursak Şiî kültüründe, Hz. Ali’nin türbesinin bulunduğu yerin kutsallığından dolayı burada kılınan namazın başka yerlere nispetle 200.000 kat daha faziletli ve bir gece kalmanın 700 yıllık ibadete denk olduğu, buraya defnedilen cenazeden kabir azabının kalkacağı ve Münker ve Nekir’in sorularından muaf tutulacağı gibi çok sayıda rivayet mevcuttur. Bu tür rivayetler, Necef’in sürekli göç alan bir şehir olmasına ve burada Vadi’s-selâm adıyla anılan çok büyük bir kabristanın teşekkülüne yol açmıştır.[3] Kabrin üç asır sonra Büveyhiler zamanında Şiîler tarafından böyle bir ilgi görmekle beraber, diğer yandan 443’te (1051) Bağdatlı mutaassıp Şiî muhalifleri tarafından yakılması,[4] Hz. Ali’nin şehit edilmesinin yankısının hala sürdüğünü ve bu olayın siyasî ve toplumsal ortamı etkilemeye devam ettiğini göstermesi bakımından önemlidir.

Öyle ki günümüzde, Şiî kesimde Kerbela vakasının acısının, daha olay dün yaşanmışçasına hissedilmesine ve Hz. Zeyneb’in kabrine gösterilen hürmete bakılacak olunursa bu mesele daha rahat anlaşılabilir. İlerde bahsedeceğimiz gibi Hz. Ali’nin kabrinin Necef şehrinin inkişâfını sağlayacak derecede ihtimam görmesi ve Necef’in mutaassıp Şiîlerin, imamlarının yakınında gömülme isteği dolayısıyla muazzam bir kabristanla çevrili kutsal bir yer haline gelmesi de buna örnek verilebilir.

Yazılı kaynaklarda bulunmamakla birlikte, Hz. Ali’nin ne şekilde defnedildiği ve kabrin yerinin nasıl keşfedildiği ile ilgili halk arasında dolaşan bazı söylenceler bulunmaktadır.

Anlatıya göre, Hz. Ali’nin aldığı zehirli kılıç darbesi nedeniyle üç gün sonra vefat etmesinin ardından, oğulları Hasan ve Hüseyin, Hz. Ali’nin tabutunu alıp giderlerken, önlerine yüzü peçeli bir bedevî çıkar. Bedevî, Hz. Hasan ve Hüseyin’e tabutu kendisine vermeleri gerektiğini söyler. Bunun üzerine bedevîden yüzündeki peçeyi kaldırmasını isterler, fakat bedevî kılığındaki kişi yüzünü göstermez. Bu olayda yüzü peçeli şahsın Hz. Ali olduğu kabul edilir. Yani Hz. Ali kendi tabutunu kendisi almıştır.

Yine buna benzer bir söylencede de, Hz. Ali vefat ettikten sonra Hz. Hasan ve Hüseyin henüz cesedin yanında bulunurken ceset konuşmaya başlar ve yapmaları gereken cenaze işlemlerini saydıktan sonra onların vazifelerinin burada biteceğini, kendisini almaya bir bedevînin geleceğini söyler. Hz. Hasan ve Hüseyin cenazeyi yıkama, kefenleme, tabuta koyup bir deveye yükleme gibi işleri bitirdikleri esnada yüzü peçeli bir bedevî gelir ve hiç konuşmaz, tabutu alır ve uzaklaşır. Bedevî oradan ayrıldıktan sonra Hz. Hasan ve Hüseyin yaptıklarına bir anlam veremeyerek tabutu geri almak için bedevîye yetişmeye çalışırlar. Bedevînin yüzü ay ışığıyla aydınlandığında anlaşılır ki tabutu almaya gelen bedevî Hz. Ali’nin ta kendisidir.

Tabi ki bütün bu anlatılanlar söylenceden öteye geçmemektedir. Fakat tarihî kaynaklarda, Hz. Ali’nin cenaze işlemleri tafsilatlı bir şekilde anlatılmakla birlikte, defin işinin nerede ve ne şekilde olduğuna yer verilmemesi, bu tür söylencelerin oluşmasına zemin hazırlamış olabilir.

Hz. Ali’nin kabrinin ne şekilde tespit edildiğine dair rivayetlere gelince, bu hadisenin Harun Reşid devrinde, halife Kûfe çöllerinde bir av sırasındayken gerçekleştiği yönündedir. Rivayete göre birkaç ceylan avcılardan kaçarak orada bulunan bir tepeye sığınır. Peşlerinden giden av köpekleri ise ceylanlara dokunmadan geri dönerler. Harun Reşid yanında bulunan Abdullah ismindeki bir zata, tepeyi araştırmasını, muhtemelen bu tepenin mübarek bir yer olabileceğini söyler. Abdullah tepeyi araştırdığı sırada, Beni Esed kabilesinden olan yaşlı bir kişiyle karşılaşır ve onu da alarak Harun Reşid’in yanına getirir. Yaşlı adam Harun Reşid’e, atası Hz. Ali’nin kabrinin o tepede olduğunu işittiğini ve Allah-u Teâlâ’nın bu tepeyi emniyetli bir yer kıldığını nakleder. Bunun üzerine Harun Reşid, o tepenin yanında abdest alıp namaz kılarak gözyaşı döker.

Hz. Ali’nin kabrinin yerinin bir müddet gizli kaldıktan sonra, Harun Reşid devrinde (786-809) resmen ilan edildiği bilinmekle birlikte, kabrin yerinin tespiti ile ilgili rivayetler bu şekildeki söylencelere dayanmaktadır.

Daha sonra Hz. Ali’nin mezarı muhtelif yerlerde aranmıştır. Harici İbn Mülcem tarafından Kûfe Camii’nde şehid edilen Hz. Ali, bir rivayete göre Kûfe’ye defnedilmiştir.[5] Birçokları kabrin Kûfe’de caminin kıblesi altındaki bir köşede,[6] bazıları da bilakis Kûfe’ye iki fersah mesafede bulunduğunu iddia ediyorlardı. Bir rivayete göre ise, İmam Ali, Medine’de Fatıma’nın mezarı yanına defnedilmiştir. Başka bir görüş ise mezarın Kasr el-İmâre civarında olduğudur.

Yaygın kabule göre ise Hz. Ali’nin Kûfe civarında, şehri Fırat nehrinin taşmalarından koruyan setlere yakın bir yere gömüldüğü yönündedir ki, daha sonra burada Necef şehri inkişâf etmiş ve buraya Necef el- Kûfe de denilmiştir.[7] Kabrin başka yerlerde olduğuna dair rivayetler bulunsa da çoğu kaynakta ilk olarak bu mahal üzerinde durulmaktadır. Bununla birlikte kabrin ortaya çıkışının hicretten üç yüz sene sonra olması, bu rivayetin doğruluğunu tartışılır kılmıştır. Buna göre Necef’teki meşhed, gerçekte İslâm’dan önceki devirlerden kalma mukaddes bir mezar da olabilir; çünkü burada Âdem ve Nuh’un mezarlarının bulunduğu da söylenir.[8] Hatta bu kabrin Muğire b. Şu’be’nin kabri olduğu da söylenmiştir.[9] Ayrıca kabrin daha çok ilgi görmeye başladığı dönem iktidarda bulunan Büveyhoğulları’nın Şiî Rafizî olmaları, onların ziyaret edilecek ve böylece halkı bir araya getirecek bir mekânı ön plana çıkarmak maksadıyla taraflı davranabilecekleri yönünde şüphe uyandırmaktadır. Nitekim bazı eserlerde, Necef Şehitliği’nde Hz. Ali’nin kabri olarak ziyaret edilen yerin doğru olduğunu kabul eden rivayetlere karşın, Şerik b. Abdullah en-Nehaî ve Muhammed b. Süleyman el-Hadramî gibi bazı ilim ehli kişilerin bunu inkâr ettikleri yönünde bilgiler mevcuttur. Buna göre vefatının ardından üç asır geçmesine rağmen, hiç kimse o güne kadar Necef’teki kabrin Hz. Ali’ye ait olduğunu söylememiş ve oraya ziyaret maksadıyla gitmemiştir. Hâlbuki Kûfe’de Ehl-i Beyt ve Şiîler’den olanların sayısı diğerlerinden daha çoktur ve şehirde hâkim konumda olanlar da onlardır.[10]

Görüldüğü gibi kabrin bazı âlimlerce Necef’te olmadığı yönünde ittifak edilmesi, bu gibi göz ardı edilemez iddialara dayanmaktadır. Bu durum da Hz. Ali’nin şehit edildiği Kûfe’den 10 km. uzakta olan Necef’te değil de çeşitli rivayetlerde geçtiği gibi Kûfe’nin merkezinde defnedilmiş olabileceği ihtimalini kuvvetlendirmektedir. Üstelik o günün hava ve yol şartlarında bir cesedi gizlice taşımak için 10 km. uzun sayılabilecek bir mesafe olabilir. Bununla birlikte konuyla ilgili eserlere bakıldığında, Hz. Ali’nin defnedildiği yerle ilgili olarak Kûfe’nin adı bugünkü Necef olarak geçmektedir. Bu nedenle akıllarda ilk olarak şöyle bir soru uyanmaktadır;  Kûfe, Necef’le aynı yer olarak addediliyorsa, o halde Hz. Ali’nin kabrinin Kûfe’de mi yoksa Necef’te mi olduğu tartışması neden ortaya çıkmıştır?  Bu sorunun cevabı ise Kûfe’den daha sonra kurulmakla birlikte Necef’in kısa sürede gelişerek iki şehir arasındaki 10 km. gibi bir uzaklığın kapanmasıdır. Böylece zamanla iki şehir birleşerek tek şehir haline gelmiş, hatta Hz. Ali’nin kabri dolayısıyla Necef,  Kûfe’den daha büyük ve ilgi gören bir merkez halini almıştır.

 Kabrin yerinin belirlenmesiyle ilgili farklı rivayetler bulunmakla birlikte, bu tespit Abbasîler’in ilk döneminde gerçekleşmiştir. Nitekim mezar üzerine Abbasî halifelerinden Davud b. Ali’nin (ö. 133-750) bir sanduka koydurduğu bilinmektedir. Bununla birlikte Şiîler baştan beri Hz. Ali evlâdı ile yakın çevresinin bunu bildiğini ifade etmektedir. Nakledildiğine göre Bağdat kurulmadan önce Abbasî halifesi Ebu Cafer el-Mansur tarafından Kûfe’ye çağrılan Cafer es-Sadık kabrin bulunduğu yere gelince devesinden inmiş, gusledip elbisesini değiştirerek dedesinin şahadet yeri olduğunu belirttiği kabrin başında durup onu selamlamış ve kabrin üzerine kapanarak üzüntüsünü dile getirmiştir. Yanındakilerden Safvan el-Cemal’in ondan izin alıp bu durumu Kûfe’de bulunan mensuplarına haber vermesiyle mezarın yeri daha geniş bir kitle tarafından öğrenilmiştir. Kabrin yerinin resmen tanınıp ilan edilmesi ve türbenin devlet eliyle tamir edilmesi ise Harun Reşid devrine (786-809) rastlamaktadır.[11]

Daha sonra Hamdanîlerin kurucusu Abdullah b. Hamdan (ö. 317-929), Hz. Ali’nin kabri üzerine kıymetli halı ve perdelerle döşeli bir türbe inşa ettirmiştir.[12] Bunun ardından Şiî Büveyhî hükümdarı Azud el-Devle 369’da (979) mezar üzerine yeni bir türbe yaptırdı. Hükümdar ile oğulları Şeref ve Baha el-Devle’nin de gömülmüş oldukları bu türbe Hamdallah Mustavfî zamanında hala mevcuttu. Daha bu sırada Necef ve çevresi 2.500 adımı bulan küçük bir şehir olmuştu.[13] Ölümü 414’e (1023-1024) doğru olan Hasan b. El-Fazl, Meşhed-i Ali’nin surlarını yaptırdı.[14] 443’te (1051) Bağdatlı Şiî muhalifleri tarafından yakılan türbe çok geçmeden onarıldı. 479 (1087) yılında bölgeye gelen Selçuklu Sultanı Melikşah ve veziri Nizâm’ül-mülk kabri ziyaret ettiler. İlhanlılar’dan Gazan Han şehrin ziyaretine gitmemekle birlikte şehrin imârına çalıştı.[15] İbn Battuta, Meşhed-i Ali’yi 726’da (1326) ziyaret etti. Seyyah şehri ve meşhedi tafsilâtı ile tasvir etmektedir. İbn Battuta nüfus sayısı ve binalarının güzelliği ile Necef’i Irak’ın en ehemmiyetli şehirlerinden saymaktadır. Safevî hükümdarı Şah İsmail, Kerbela ve Necef meşhedlerini ziyarete geldi. Kanunî Sultan Süleyman da 941’de (1534-1535) burayı ziyaret etti ve şehrin imârı için gereken emirleri verdi.[16] Daha sonra II. Abdulhamid’in de bölgede imâr faaliyetinde bulunduğu bilinmektedir.[17]

Sonuç olarak her ne kadar Hz. Ali’nin kabrinin Necef’te olduğu yönünde ihtilaflar mevcut ise de, türbe dolayısıyla şehrin Şiîlerce kutsal sayılması ve Sünnî hükümdarlar tarafından da ihtimam görmesi dikkate değerdir.

Hz. Ali’ye atfedilen bir diğer mezar da Afganistan’ın Mezâr-ı Şerif kentinde olup, şehir adını bundan almaktadır.  530’da (1136) Sultan Sencer ve 885’te (1480) Sultan Hüseyin Baykara zamanında, burada Hz. Ali’nin kabrinin bulunduğu iddia edilmiş, bunun üzerine yapılan türbelerin (ilk türbe Cengiz istilası sırasında yıkılmıştır) çektiği ziyaretçi kitleleri burayı bir ziyaretgâh ve ticaret merkezi haline getirerek, Mezâr-ı Şerif veya kısaca Mezâr adıyla anılmasına yol açmıştır. XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Belh’in giderek önemini kaybetmesiyle birlikte merkez fonksiyonu Mezâr-ı Şerif’e kaymış ve bunda 886 (1481) inşa tarihli türbenin, XIX. yüzyılın başlarında ihya edilmesinin büyük etkisi olmuştur.[18]

Mezâr-ı Şerif’in gelişerek, civarındaki kentleri geri plana itmesindeki en önemli faktör, tıpkı Necef’in zamanla Kûfe’den daha büyük bir şehir haline gelmesinde görüldüğü gibi, burada bulunduğuna inanılan Hz. Ali’nin türbesi olmuştur.

İki şehir arasındaki uzaklık göz önüne alındığında, Hz. Ali’nin na’şının o günün şartlarında Kûfe’den Mezâr-ı Şerif’e intikâli imkânsız olsa da, şehrin Şiîlerce kutsal sayılarak ziyaret edilmesinin ve yine pek çok türbenin bu şehirde inşa edilmesinin nedeni Hz. Ali’nin türbesinin varlığıdır. Dolayısıyla bazılarına göre bizde Yunus Emre’nin birkaç türbesinin olması misâli, asıl mezar başka bir yerde bulunmakla birlikte, Mezâr-ı Şerif’teki türbe sadece ruhâniyetine inanılan bir türbedir.[19]

Sonuç olarak Hz. Ali’nin vefatıyla, hilâfetin kime ait olduğu davası bitmemiş, âdeta hiç bitmemek üzere yeni başlamıştır ve İslâm dünyası içerisindeki dinî ve siyasî ayrılıklar daha çeşitli bir hal almıştır. Bu nedenle Hz. Ali’nin şahadeti bir nihâyet değil bir milâttır. Böylesi bir şehidin nerede defnedildiği ise bir o kadar önemlidir. Yine bu nedenle olacak olmalı ki kabrinin yeri uzun süre gizli kaldıktan sonra ortaya çıkarılmıştır. Fakat aradan geçen uzun zaman dolayısıyla kabrin yeri ihtilaflı bir konu olmuştur. Bugün Hz. Ali’nin kabri olarak kabul edilen bazı yerler bulunmakla beraber, hangisinin doğru yer olduğu kesin olarak bilinmemektedir. Bu ihtilaflı durum kabrin ortaya çıkarıldığı tarihten günümüze kadar devam etmiş, çoğu âlim bu konuda kesin bir yer belirtmemiş, sadece rivayetleri saymakla yetinmiştir. Kesin bir yer üzerinde ısrar ederek taraflı davranabileceği düşünülebilen Şiâ kesimi için de durum farksızdır. Bu, mezhep mensuplarının hem Necef hem de Mezâr-ı Şerif’teki kabri kutsal saymalarından anlaşılabilir.

Kabrin yerinin tam olarak bilinememesi, o dönemde Hz. Ali’nin na’şına yapılacak olan muhtemel bir saygısızlıktan ve sonrasında ise şirke varan aşırılıkların meydana gelmesinden daha iyi bir durum olarak kabul edilebilir. Belki de kabrin yerinin gizli tutulmasındaki en büyük tercih sebebi de haklı bir tutum olarak tamamen budur. Aynı zamanda bu, hem Hz. Ali’nin dostlarının hem de düşmanlarının tercihidir. Ancak, diğer yandan eğer ortada yeri belirli olan bir kabir olsaydı, Hz. Ali’ye nispet edilen birden fazla meşhed de olmazdı.

Yazımızda Hz. Ali’nin kabrinin yeri hakkındaki rivayetleri bir araya getirmeye ve meşhed olarak kabul edilen belli başlı yerler üzerinde durmaya çalıştık. Son söz olarak, biz de İbnü’l Cevzî gibi kabrin yeri hakkındaki muhtemel yerleri zikretmekle birlikte, doğrusunu ancak Allah bilir diyoruz.





[1] Eliade, Mircea, “Ali ibn Abi Talib”, The Encyclopedia of Religion, I, 205.
[2] Brıll, E. J. “Ali b. Abi Talib”, The Encyclopedia of Islam, I, 25.
[3] Öz, Mustafa, “Necef”, DİA, XXXII, 487.
[4] Öz, Mustafa, “Necef”, DİA, XXXII, 486.
[5] Avcı, Casım, “Kûfe”, DİA, XXVI, 340.
[6] İbn’ul Esir, el-Kamil fi-t-Tarih Tercümesi, III, 404.
[7] Darkot, Besim, “Necef”, M.E.B. İslâm Ansiklopedisi, XXXII, 157.
[8] Darkot, Besim, “Necef”, M.E.B. İslâm Ansiklopedisi, XXXII, 157.
[9] Sallabi, Ali Muhammed, Hz. Ali’nin Hayatı, Şahsiyeti ve Dönemi, s. 711.
[10] Sallabi, s. 711.
[11] Öz, “Necef” DİA, XXXII, 486.
[12] Darkot, “Necef”, M.E.B. İslâm Ansiklopedisi, XXXII, 158.
[13] Öz, “Necef” DİA, XXXII, 486.
[14] Darkot, “Necef”, M.E.B. İslâm Ansiklopedisi, XXXII, 158.
[15] Öz, “Necef” DİA, XXXII, 486.
[16] Darkot, “Necef”, M.E.B. İslâm Ansiklopedisi, XXXII, 158.
[17] Öz, “Necef” DİA, XXXII, 486.
[18] Kurtuluş, Rıza, “Mezâr-ı Şerif”, DİA, XXXIX, 518.
[19] Akyol, Taha, (www.milliyet.com.tr), erişim tarihi: 15.02.2010

0 yorum:

Yorum Gönder

Yazarlar

Beyan Yayınları

DEL PIERRO

DEL PIERRO
PIERRE MARTIN