17 Ocak 2017 Salı

Prof. Dr. Osman Çetin'le Röportaj


1- Merhaba Hocam, Türkiye’de İslam Tarihi denilince akla gelen önemli isimlerden birisisiniz. Peki Osman Çetin kimdir? Bize kısaca kendinizden bahseder misiniz?



İlk cümlenizi bir iltifat olarak kabul ediyorum. 1945 yılında Amasya’nın Akyazı köyünde doğdum. Akyazı, tarihimizde 93 Harbi diye bilinen 1877-1878 Osmanlı Rus savaşından sonra Batum’dan Anadolu’ya göç eden muhacirlerin kurduğu bir köydür. Benim dedelerim ise yine aynı savaş sonrası Artvin-Şavşat’tan gelip Akyazı’ya yerleşmişler. Rahmetli dedem Akyazı’da doğmuş. Köyümüz Amasya’ya 35 km mesafede bir dağ köyüdür. 1960’lı yılların ortalarına kadar köye ulaşım at arabalarının zorlukla ilerleyebildiği bozuk yollarla yapılabiliyordu. Giderek bu yollar ıslah edildi, şimdi çok güzel asfalt bir yolu var! Çocukluğumuzun modern ulaşım imkânı ise köyün 10 km. yakınından geçen tren idi. Bu mesafe atla veya yaya olarak aşılır ve trenle Amasya’ya gidilirdi. Akyazı okur-yazarı bol dindar bir köydür. Cumhuriyet öncesinden başlayan okuma merakı Cumhuriyet yıllarında da devam etmiştir. Hatta köy halkı henüz ilkokulun bulunmadığı 1930’lu yıllarda yakınımızdaki bir nahiye merkezinde ev kiralayıp çocuklarını okutmuşlardır. Mesela rahmetli babam ilkokulu Amasya’da bir akrabamızın yanında kalarak okumuştur. Akyazı halkı 1942 yılında kendi imkânlarıyla köyde üç sınıflı bir ilkokul binası yaparak bu faaliyetlerini sürdürmüşlerdir. 1952 yılında işte bu okulda tahsil hayatına başladım ve 1957 yılında da mezun oldum. Ne yazık ki bu güzel köy de pek çok Anadolu köyü gibi sanayileşmenin kurbanı oldu neredeyse tamamen boşaldı. Şimdi kış aylarında köyde üç beş aile kalıyor.

2-   Peki hocam, bize eğitim hayatınız ile ilgili bilgi verir misiniz?


Ben ilkokula başlamadan bir yıl önce İmam Hatip Okulları açılmış ve ertesi yıl akrabamız da olan rahmetli Mehmet Yıldırım Konya İmam Hatip Okulu’na kaydını yaptırmıştı. Böylece köyün gündemine İmam Hatip Okulu girmiş oldu. Son sınıfa geçtiğim yıl ise içlerinden biri Prof. Dr. Süleyman Uludağ olmak üzere üç kişi Çorum İmam Hatip Okuluna kayıtlarını yaptırmışlardı. O yıl dedemin benden söz ederken “okursa İmam Hatip Okulunda okur, başka yere göndermem” demeye başladığını hatırlıyorum. Sonunda okul bitti. Dedemin ağabeyi Hurşit Efendi medresede okumuş bir insandı. Her ne kadar köyde yaşıyor idiyse de Amasya’daki ve köyümüze yakın olan Tokat’ın Zile ilçesindeki ilim-irfan muhitiyle de ilişkisini devam ettiriyordu.  O da okumamı istiyordu. Dedem Hüseyin Usta ağabeyi Hurşit Efendi’ye karşı derin bir saygı besler onun telkin ve tavsiyelerine çok önem verirdi. Dedemin, ağabeyi hakkında en küçük bir olumsuz ima veya tarizde bulunduğunu hatırlamıyorum. Benim için kardeş-ağabey ilişkisinin mükemmel örnekleri olmuşlardır.

Hurşit Dede ben okulu bitirmeden vefat etti. Ancak İmam Hatip Okuluna gönderilmem gerektiği konusunda dedeme telkinde bulunduğuna şüphem yok. Böylece Eylül 1957’de Çorum İmam Hatip Okuluna kaydım yapıldı. Yedi yıl sonra, 1964’te oradan mezun oldum. Yüksek tahsil için önümüzdeki tek imkân Yüksek İslâm Enstitüsüydü. Aynı yıl İstanbul Y. İslam Enstitüsü’nün giriş imtihanlarını kazandım ve yatılı olarak okumaya başladım. 1968 Haziran döneminde de mezun oldum. Üzerimde maddi-manevî çok büyük emekleri olan ve okuyabilmem için elinden gelen her şeyi yapan dedem maalesef mezun olduğumu göremedi, okul bitmeden bir ay önce vefat etti. O yıllarda büyük bir İmam Hatip Meslek ve Lise Din Dersi öğretmeni açığı vardı. Yatılı okumanın tabii sonucu hemen bir yere atanmaktı. 30 Haziranda mezun oldum, 31 Temmuz 1968 günü Rize İmam Hatip Okulu’nda öğretmenliğe başladım. Rize’de üç yıl görev yaptıktan sonra Eylül 1971’de bu kez Samsun Devrim Lisesi Din Dersi öğretmenliğine atandım. Bu görevim 1977 yılı Ocak sonuna kadar devam etti.

3-   Neden İslam Tarihi alanını ve akademisyenliği seçtiğinizi anlatır mısınız?


Bu sorunuzu cevaplamadan önce izninizle çocukluk yıllarımla ilgili olarak hatırladığım ve daha sonra akademik hayatımla ilişkili olduğunu düşündüğüm bir iki hususa değinmek istiyorum. Ben henüz beş yaşında iken annem vefat etti. Bu durum aile ve yakın akraba çevresinin bana ihtimam göstermesine sebep oldu. Özellikle dedem ve babaannem üzerime titriyorlardı. Dedemin en büyük derdi beni okutmak ve köy hayatından kurtarmaktı. Ellili yılların köy şartları pekiyi değildi. Hurşit Dede de okumuş bir insan olarak aynı şeyleri düşünmüş olmalı ki ilkokuldaki durumumla yakından ilgileniyordu. Evimize gelir bana bir şeyler sorar, ders konuların anlattırır, okulda ezberlediğim şiirleri okuturdu. Bu dönemle ilgili olarak hatırladığım bir başka şey uzun kış gecelerinde zaman zaman yine Hurşit Dede’nin bazen kendi evlerinde bazen bizim evde Taberi’den okuduğu peygamber kıssalarıdır. Eğer uyumaz da okunanları dinleyebilirsem ertesi gece bana, “dün gece dinlediklerinden aklında kalanları anlat” der ve tekrar ettirirdi. “Almak istersen dünyadan haberi, oku Tarih-i Taberi” tekerlemesi o günlerde evimizde sıkça duyulan cümlelerden biriydi. “Muhammediye” ve “Siretü’n-Nebi” isimlerini de yine o yıllarda öğrenmiştim. Komşu hanımların da rağbet ettikleri bu kış gecesi okumalarında zannediyorum bunlar da devreye giriyordu. İşte bu kitaplardan, özellikle Süleyman Çelebi merhumun “Mevlid”inden alınan cümle ve beyitler ninelerin dilinden hiç eksik olmazdı.

İlkokul yıllarında “Hz. Ali’nin Cenkleri”, “Kan Kalesi”, “Hikâye-i Güvercin”, Hikâye-i Deve” gibi Lâtin harfleriyle yazılı olan kitaplar okur-yazar olmayan babaannem tarafından raflardan indirildi ve kendisine okumam istendi. Hatırladığım kadarıyla bu kitaplar henüz on beş yaşındayken vefat eden amcam tarafından alınıp okunmuştu. Hatta amcamın içinde ilahilerin de yazılı olduğu bir not defteri vardı. Daha çok “ölüm” temalı ilahileri okudukça ninemin içten içe ağladığını hiç unutamıyorum. Ninem bu kitapları ve defteri küçük oğlundan kalan bir hatıra olarak uzun yıllar sakladı. İmam Hatip yıllarında devreye tarihi romanlar girdi. 1959 yılı yaz aylarında bir süre İstanbul’da bulunmuştum. İstanbul’a gideceğimi öğrenen Süleyman Uludağ ağabeyimiz elime bir kitap listesi tutuşturdu ve sahaflara giderek bunları almamı tembihledi. Bu listede Osman Keskioğlu ve Ali Himmet Berki tarafından yazılan “Hâtemü'l-Enbiyâ Hazreti Muhammed ve Hayatı” da vardı. Yakın zamanda Allah’ın rahmetine kavuşan akrabamız Ekrem Amca beni Sahaflar Çarşı’na götürdü. Zannediyorum listeyi tamamladık. Sahhaf, listede olmayan bir kitabı Ekrem Amca’ya uzatarak, “bu çocuk madem İmam Hatip Okulu’nda okuyor bunu da alın” dedi ve Abdürrahim Zapsu’nun, “Büyük İslâm Tarihi” adlı eserinin ilk cildini verdi. İslam Enstitüsü birinci sınıfında İslam Tarihi hocamız merhum Mustafa Sabri Sözeri idi. Öğrencilere İslam Tarihiyle ilgili kitap tanıtım seminerleri verdi. Hatırladığım kadarıyla C. Zeydan’ın “Medeniyet-i İslamiye Tarihi”nin 3.cildini seminer olarak hazırladım. Böyle ciddi bir kitabı baştan sona okumam Osmanlıcamı ilerletmeme yardımcı oldu. Aynı yıl bir akrabamızın bana verdiği kitaplar arsından “Asr-ı Saadet”in takım halinde çıkması beni oldukça sevindirmişti.

Bu küçük ayrıntıdan sonra yeniden sorunuza dönelim. Samsun’da öğretmenlik yaparken bazı hocalarımız Yüksek İslam Enstitülerine zaman zaman asistan alındığını, hazırlanmamızı ve ilânları takip ederek sınavlara girmemizi tavsiye etmişlerdi. Ben, çalıştığım lisede büyük bir öğretmen açığı olduğu için altı yıl boyunca Din Derslerinden daha çok İngilizce, Edebiyat ve Tarih derslerine giriyordum. O yıllarda bir ara orta kısmı kapatılan İmam Hatip Okulunda önemli bir öğretmen fazlası vardı. Din derslerini de İmam Hatip’ten gelen arkadaşlar okutuyorlardı. 1976 yılında hem yeni açılan Yüksek İslam Enstitüleri hem mevcut Enstitüler için yüzün üzerinde asistanlık kadrosu ilan edildi. Ben de asistanlığa başvurmaya karar verdim. Hemen her anabilim dalı için kadro açılmıştı. Lisede okuttuğum derslerden Edebiyat ve Tarih tercihte ağır basıyordu. Sonunda Bursa Y. İ. Enstitüsü Türk İslam Medeniyeti Tarihi asistanı oldum. Böylece akademik hayatım başladı.  16.12.1983’de U. Ü. Sosyal Bil. Enstitüsünde doktor, 1985’de Uludağ Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi İslam Tarihi Anabilim Dalı’nda Yardımcı Doçent, 1990’da Doçent oldum, 1996’da Profesör kadrosuna atandım.  01. 01. 2012 tarihinde de yaş haddinden emekliye ayrıldım. Tamı tamına 43 yıl beş ay görev yaptım.

Görev süremin dokuz buçuk yılı Ortaöğretimde geçti. Hem hoca olarak hem idareci olarak Ortaöğretim tecrübesinin her zaman yararını gördüm. İmam Hatip ve Lisedeki görevim sırasında kazandıklarımdan bu güne kadar hep yararlandım. 

4-   Doktora yaparken yaşadığınız zorlukları anlatır mısınız?


Yüksek İslam Enstitüsünde asistan olarak göreve başladığımızda bize, “Öğretim Üyeliği Tezi” hazırlamak üzere iki yıllık bir süre verilmişti. Bu süre içinde hem hocalık yapıyor hem tez hazırlıyorduk. “XI.-XIII. Yüzyıllarda Anadolu’nun İslamlaşmasında Selçuklu Müesseselerinin Rolü” tez konusu olarak uygun görüldü. Daha sonra “Anadolu’da İslamiyet’in Yayılışı” adıyla basılan tezimi Dr. Mikâil Bayram’ın danışmanlığında iki yıl içinde tamamladım. Bu bir öğretim üyeliği teziydi ve bir unvan kazandırmıyordu. Ancak YÖK kanunuyla Enstitüler İlahiyat Fakültelerine dönüşünce yine aynı kanunla daha önce hazırladığımız bu tezlerin kurulacak jüriler huzurunda Doktora Tezi olarak savunulması ve başarılı olanlara Dr. unvanının verilmesi esası getirilmişti. U. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü tarafından kurulan jüri karşınında yapılan savunmadan sonra tezim Doktora Tezi olarak kabul edildi. Jüride Prof. Dr. Hakkı Dursun Yıldız, Prof Dr. İsmet Miroğlu ve Prof. Dr. Salih Tuğ beyler bulunmuşlardı. Tezi hazırlarken destek ve yardımlarını gördüğüm, tecrübelerinden yararlandığım Prof. Dr. Mikâil Bayram hocamız maalesef doktora tez savunmasında yer alamadı. Bu vesile ile vefat eden Hakkı Dursun Bey ile İsmet Bey hocalarıma Allah’tan rahmet Salih Bey ve Mikâil Bey hocalarıma sağlık ve afiyet diliyorum.

Biraz önce de söylediğim gibi İslam Enstitülerine asistan olarak alınanlar hem tezlerini hazırlıyor hem derse girip hocalık yapıyorlardı. Ayrıca tez süresi de çok kısaydı. Bu durum genelde zaman sıkışıklığına sebep olmuştu. Kaynaklara ulaşmakta da sıkıntımız vardı. O yıllarda günümüzde olduğu gibi dijital ortamda bazı kaynaklara ulaşma imkânı yoktu. Çevremizde işimizi görecek kadar zengin kütüphaneler bulunmuyordu. Selçuklu dönemi kaynakları genellikle Farsça yazılmıştır. Her ne kadar Lisans eğitiminde Prof. Dr. Ali Nihat Tarlan gibi çok değerli bir hocadan Farsça dersleri aldıysak da kaynakları okuyup değerlendirmek için bu yeterli olmuyordu. Aslında bu durum bütün diller için geçerli olsa gerek. İmtihanlarda başarılı olmak ayrı şey, bir dili okuyup anlamak ve yazmak için kullanmak ayrı şeydir. Akademik problemlerin yanında teknik problemler de yaşadık. Çok basit bir şey söyleyeyim; Tezimizi beş nüsha olarak teslim etmemiz gerekiyordu. Henüz bilgisayar kullanmıyorduk, yazıcılar ve fotokopi cihazları yoktu. Tezi daktilo ile yazıyorduk. Normal A4 kâğıdın, araya kopya kâğıdı konularak beş nüsha olarak yazılması mümkün olmuyordu. İki kere aynı şeyleri yazmak çok zaman alıyordu. Problemi ince pelür kâğıt kullanarak veya mumlu kâğıda yazıp teksir ederek aşmaya çalışıyorduk.

Bazı problemlerin aşılmasında akademik ortama ve geleneklere sahip olmak önemli ölçüde yardımcı olabiliyor. Bizim kuşağımız kendi geleneklerini kendisi oluşturmaya çalışan bir kuşaktı. Hiç şüphesiz bunun getirdiği sıkıntılar da söz konusuydu.

5-   Size göre  Türkiye’de İslam Tarihi  çalışmalarının ve İslam tarihçiliğinin geldiği seviye nedir?


Bursa Şer’iye Sicilleri’nde “Bursa’da İhtida Hareketleri” konusunu incelerken bir gün, Yüksek Lisans tezi hazırlamaya çalışan bir öğrenci yanıma gelerek XVI. Yüzyıla ait bir sicilde okuyamadığı bir kelime konusunda yardımımı istedi. Sicil kaydı dikkatimi çekti. Evinde hırsızlık yapılan Müslüman bir kadın mahkemede, Yahudilerin kutladıkları “Gül Donanması”na (Yahudi Bayramı) katılmak için evinden ayrıldığından söz ediyordu. Öğrenciye bu belgeyi nasıl değerlendireceğini sorduğumda düşünmeden verdiği cevap şu oldu; “Caiz değil hocam!” Kendisine dedim ki; “Sen fıkıh tezi yapmıyorsun, yapmış bile olsan bir araştırmacı olarak yapacağın ilk şey bu kaydın XVI. Yüzyıl Bursa toplumunun sosyal yapısına ve halkın birbiriyle olan ilişkilerine vs. ne ölçüde ışık tuttuğunu anlamaya çalışmak olmalıdır. Bu belgeye ya da bilgiye pek çok soru sorup bunların cevabını araman gerekir. Bunu yapmazsan sadece zaten var olan bazı bilgileri alt alta sıralamış olursun ...” 

Bu örnekten hareketle şunu söylemek istiyorum. Araştıran, sorgulayan, meseleleri geniş bir açıdan değerlendiren bir anlayışa ve çalışma düzenine ihtiyacımız var. Tezlerimizi, araştırmalarımızı büyük bir çoğunlukla bu seviyeye yükselttiğimizi söylemekten maalesef çok uzaktayız. Bunu başaran çok değerli hocalarımızın ve akademisyenlerimizin bulunduğunu belirtmem gerekiyor. Artık rahatlıkla öğrencilerimize ve genç akademisyenlere “filan kişinin şu kitabını veya makalesini oku” diyebiliyoruz. Ancak popüler tarihçiliğin daha baskın çıktığını üzülerek belirtmek gerekiyor. Belki toplumun buna da ihtiyacı var. Yine de akademisyenlerin çok daha yüksek bir seviyede, bilimsellikten taviz vermeden araştırma yapıp eser vermeleri gerekir.

6-   Peki sizce çalışmalarda eksik bırakılan yönler nelerdir?


Şüphesiz eksik yönlerimiz var. Bunlardan bir kısmı bizi, bir kısmı sistemi ilgilendiriyor olabilir. Sistemle ilgili bir örnek vermek, bir gözlemimi paylaşmak istiyorum. Bir Yüksek Lisans mülakatında bütün sınavları aşan, gerekli şartları yerine getiren ve mülakata hak kazanan bir öğrenciye, şimdiye kadar sınav için başvurduğu bilim dalıyla ilgili hangi kitapları okuduğunu sorduğumda aldığım cevap, “hocamızın derste okuttuğu kitap” oldu. Bu öğrenci mülakattan hiç puan alamadı ne var ki aldığı diğer puanlar onun YL. Programına kaydını yaptırması için yetti. Böyle bir şey olmamalı. Fakültesini bitirdikten sonra “bir de lisansüstüne başvuralım” diyerek hazırlıksız, donanımsız, isteksiz ve ciddiyetten son derece uzak bir tavırla bu tür programlara göz kırpanlara bu imkân verilmemeli. Diğer taraftan hocalar olarak öğrencilerimizle yeterince ilgilenip ilgilenmediğimiz de sorgulanmaya muhtaç. Çevresinden doğru dürüst bir rehberlik alamadan –bunun makul ve anlaşılabilir sebepleri olsa bile sonuç değişmiyor- tez hazırlamaya, araştırma yapmaya çalışan ve maalesef yeterince başarılı olamayan genç araştırmacılarımız var. Kaynaklara ulaşma, modern imkânlardan yararlanma, yurt dışında araştırma yapabilme imkân ve fırsatları arttığı hâlde bunu kullanmayanların sayısı az değil.

Eleştirel düşünme son derece önemlidir. Felsefeden, mantıktan, sosyolojiden, antropolojiden, düşünce tarihinden, sanat tarihinden özetle sosyal bilimlerin diğer dallarından haberi olmayan, interdisipliner bir okuma, bir tavır ortaya koyamayan araştırıcının uygun tahlil ve terkiplerde bulunması çok zordur. Tarihle ilgilenip yeteri ölçüde coğrafya bilgisine sahip olamayan kişilerle karşılaştığımız oluyor. Ayrıca İslam tarihiyle ilgilenenlerin az çok İslâmî disiplinlerle ilgilenmesi, literatüre ve kaynak bilgisine sahip olması, İslamî kavramları bilmesi gerekiyor.

7-   Hocam, geriye dönüp baktığınızda keşke şu konuyu çalışsaydım dediğiniz bir konu var mı?


Bütün akademisyenlerin planlayıp yapamadıkları projeleri vardır. Her araştırma aslında insana yeni bazı çalışmaların kapısını aralıyor. “Bu konu önemli, ileride bunu araştırmalıyım” dediğimiz pek çok mesele var. Emekliliğimiz yaklaşınca, yaşımız ilerleyince bunu daha iyi anlıyoruz. Mesela ben Bursa Kadı Sicillerinde yer alan vakfiyeleri gün yüzüne çıkarmayı çok istemiştim. Göz problemlerim buna imkân vermedi. Y. Lisans tezleriyle bunu yapmaya çalıştım. Bu kez uygun öğrenci bulmakta güçlük çektim. “Bursa’da İhtida Hareketleri” başlıklı kitabımın da eksikleri var. Eksiklikten kastım şu; Bursa Kadı Sicilleri’nin son üç yüz yıllık kısmının yeniden ve çok titiz bir şekilde taranması gerekiyordu. Aynı sebeple bunu yapamadım. Başka sebepler de var ama sonuçta araştırma eksik kalmış oldu.

8- İslam Tarihi alanında Yüksek Lisans ve Doktora yapan öğrencilere tavsiyeleriniz nelerdir?


Yüksek Lisans ve Doktora yapacak bir öğrenci hazırlıklarına lisans döneminde başlamalıdır. Hepimizin sevdiği, ilgi duyduğu, merak ettiği bir alan vardır. Öğrenci bunu belirlemeli ve bazı şeyler okumalıdır. Hocalarıyla bu anlamda sürekli ilişki içinde olmalıdır. İlgi, merak ve araştırmacı bir ruha sahip olmak çok önemlidir. Ancak bunun çalışarak, araştırarak, öğrenerek canlı tutulması gerekir.

Yüksek Lisans ve Doktora yapmak daha ciddi ve planlı bir çalışma sürecine girmek demektir. Bu süreci kaynakları tanımak, kitapları okuyup mesleki bilgiyi artırmaktan ibaret görmemeli, çevredeki bilgili ve tecrübeli kişilerle, ilgili bilim dalı hocalarıyla tanışmalı, görüşmeli, tecrübelerinden yararlanmalı ve tavsiyeleri alınmalıdır. Bir Yüksek Lisans veya Doktora öğrencisi asla tenkit edilmekten korkmamalıdır. Tenkide açık olmak ve tenkitten akademik anlamda yararlanmak gerekir. Tenkidin bilimsel gelişme ve ilerlemede iyi bir öğretici ve itici güç olduğu asla unutulmamalıdır. Sürekli öğrenmeye açık olmak, bunları diğer insanlarla paylaşmak da çok önemlidir. İdeolojik saplantılardan kurtulmalı, duygularımız bilimsel gerçeklerin önüne geçmemelidir.

İslam Tarihi alanında tez yapan öğrencilerin kullanacakları kaynaklar onları ister istemez bazı yabancı dilleri bilmek mecburiyetinde bırakır. Dolayısıyla okuduklarını anlayacak ölçüde Arapça, Farsça ve İngilizce bilmeleri önemlidir. Araştırma yapacakları alana göre bu dillere yenileri eklenebilir. Osmanlı tarihi araştırmalarında Osmanlı Türkçesini ve paleografyasını bilmek de gerekir. 

Öğrenciler tez konusu seçiminde büyük sıkıntılar çekiyorlar. Genellikle tez konusuyla ilgili araştırmanın ileri tarihler bırakıldığı, daha sonra sıkışık bir zaman diliminde iyi düşünülmemiş, araştırılmamış hatta benimsenmemiş bir problemin tez konusu olarak ele alındığı görülüyor. Böyle bir yaklaşım başarısızlığa ve verimsiz çalışmalara sebep olmaktadır. Burada danışmanların da önemli sorumluluklarının bulunduğu unutulmamalıdır.  

Yüksek Lisan ve Doktora öğrencileri tez yazımında da zorlanmaktadırlar. İyi bir tezin güzel bir Türkçe ile yazılması gerekir. Bunu başarmak için üslubu güzel olan yazarların ve tarihçilerin eserleri sürekli okunmalıdır. Dili ve üslubu güzel kitaplar ne kadar çok okunursa o ölçüde duru ve anlaşılır bir Türkçeye sahip olunacağı unutulmamalıdır. 

Değerli vaktinizi bize ayırdığınız için teşekkür ederiz…





0 yorum:

Yorum Gönder

Yazarlar

Beyan Yayınları

DEL PIERRO

DEL PIERRO
PIERRE MARTIN