15 Mart 2016 Salı

Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma Hocamız ile Röportaj

-Türkiye’de İslam Tarihi denilince akla gelen önemli isimlerden birisisiniz. Peki İhsan Süreyya Sırma kimdir? Bize kısaca kendinizden bahseder misiniz?
Bu bana çok ağır gelen bir sorudur. Her röportajda bu sorulur. Ben de doğrusu kendimi tanıtmaya teeddüp ediyorum. Siirt’in Pervari kazasında doğmuşum. Rahmetli annemin bana anlattığına göre 1943 yılının baharında; muhtemelen Nisan ayında… Pervari’de İlkokul ortaokul; Siirt’te lise, sonra Ankara’da ilahiyat; derken Fransa’da doktora… Sonra Türkiye…  

-Peki hocam bize eğitim hayatınızla ilgili bilgi verir misiniz?
Az önce söyledim ben ilkokulu Pervari’de okudum ve okula gidinceye kadar Türkçe bilmiyordum maalesef. İlkokulda Türkçe öğrenmeye başladım. Oturduğum sırada, -bu tabiri kullanayım- bir Türk arkadaş oturuyordu. Öğretmen konuşunca o anlıyor ve ben anlamıyordum. Bu durum çok zoruma gidiyordu. Ama belli bir dönemden sonra yavaş yavaş Türkçeyi çözmeye başladım. Pervari’de ortaokul, daha doğrusu hiçbir okul yoktu. Bundan dolayı okumak için Siirt’e kaçmayı düşündüm. Fakat rahmetli babam, Allah rahmet eylesin, ailemizin büyük muhalefetine rağmen, -çünkü çok küçüktüm-, anlayış gösterdi ve beni Siirt’e götürdü. Babam beni Siirt’te bıraktıktan sonra, Şırnak ve Eruh’tan gelmiş olan bir kaç öğrencinin tuttuğu eve yerleştim. İşte o günlerde, hiç bilmediğim ve de sevmediğim bulaşık yıkamaya başladım. Bazı arkadaşlar yemek pişiriyor, diğerleri de sırayla bulaşık yıkıyorlardı. Böylece Ortaokul ve liseyi Siirt’te okuduk.

-İmam Hatip Lisesi miydi?
Yok canım! O zamanlar Siirt’te İmam Hatip falan ne arar! Zaten o zamanlar Siirt’te İmam Hatip olsaydı, günümüz olayları olur muydu? İmam hatibin ne olduğunu dahi bilmiyordum. Ben liseyi bitireceğim zaman, o zamanlarda şöyle bir kural vardı. Lise son sınıfta, sene sonunda, “ Haziran Sınavı” olurdu ve bir ay sürerdi. İşte ben bu imtihanlara girerken, yabancı iki arkadaş da gelmişti. Nereden geldiklerini sorduğumda, “Elazığ’dan” dediler. Meğer bunlar da, bizimle lise bitirme sınavına gelmişlermiş… Geliş sebeplerini şöyle anlattılar: Biz İmam Hatipte okuduk, lise diploması almak için buraya geldik. Çünkü İmam Hatip Okulu mezunları üniversiteye giremiyorlar. Fark derslerini verip, lise mezunu olacağız; böylece üniversiteye girmeye hak kazanacağız! İşte İmam Hatip adını ilk defa öyle duydum. O zamanki rejim Doğu’nun dindar olmasını istemediğinden, Doğu’ya İmam Hatip okullarını açmıyordu. Bunun sıkıntısını ise bugün çekiyoruz. 1962’de Ankara İlâhiyat Fakültesine girdim. Geceleri kalmak için de Siirt yurduna gittim ve oraya yerleştim. Fakat oradaki arkadaşlar, durmadan bana, “İlahiyat okuyup ne olacaksın? İmam mı, müftü mü olacaksın? Zaten Siirtlilerin hepsi hoca sayılır; Hukuka gir, hakim ol, avukat ol! ” kabilinden telkinlerde bulunmaya başladılar. Bunun üzerine dayanamadım ve Siirt yurdundan ayrılarak, İlahiyat Yurdu’na girdim. Okumayı ve aksiyonu çok sevdiğimden, rahmetli Üstat Necip Fazıl’ın Büyük Doğu Kulübüne katıldım. Bir taraftan da, İngilizcemi ilerletmek üzere Amerikan Kültür Derneği’ne gidiyordum. Müracaat edip 175 liralık bir burs kazandım. Maalesef bunun yarısını İngilizce kursu için Amerikan Kültür Merkezi’ne veriyordum. Ondan sonra Arap ve İran Kültür Derneklerine devam edip Arapça ve Farsçamı geliştirdim. Bu şekilde işte ilahiyatı bitirdik. İlahiyat fakültesinde değerli hocalarımız vardı. Mesela birisi Atatürk’ün ilk defa yurtdışına gönderdiği Hilmi Ziya Ülken’di ve ordinaryüs profesördü. Bu hocamız, Türkiye’nin ilk sosyoloğu olarak bilinir. Hilmi Ziya Hoca, bizim felsefe hocamızdı. Yine Türkiye’nin en büyük estetikçi hocası da bizim Sanat Tarihi Hocamız olan ordinaryüs profesör Suat Kemal Yetkin’di. Ve tabi Tefsir-Hadis Hocamız o lan Muhammed Tayyip Okiç Hoca… Allah hepsine rahmet eylesin. Bu arada Arapça hocamız İsmail Ezherli’yi de unutmamam gerekir ki o da, Mısır’da Mehmet Akif Ersoy’un ders arkadaşıydı. ikinci sınıftan itibaren doktora için yurt dışına gitmeyi kafaya koyduğumdan, durmadan İngilizce ve Arapça öğreniyordum. Nihayet fakülte bitti ve yurt dışı doktora sınavına girdik. O arada da, mezun olduğum Siirt Lisesi öğretmenliğine tayınım çıktı ve Siirt’e gidip öğretmenliğe başladım. Fakültede öğrenciyken, Miss Gordon isimli bir İngilizce hocamız vardı; yetmiş yaşlarındaydı. Pazar günleri Miss Gordon’un arabasını yıkıyor ve kazandığım birkaç lirayla kitap alıyordum. O zamanlar zaten çok kitap yoktu. Sizler şimdi çok şanslısınız. Her taraf kitap, fakat kitap okuyan yok! Dinî kitap yok gibiydi. Seyyid Kutup’tan daha yeni tercüme edilmiş bir iki risale; o kadar. Rahmetli üstat Necip Fazıl’ın kitapları vardı amma, bu kitaplar dini değil, kültür ve edebiyat kitaplarıydı. Ve tabi Said Nursi’nin eserleri vardı ki onları okumak da yasaktı. İşte o hengamede yedi sekiz ay Siirt’te kaldıktan sonra sınav neticesi geldi ve sınavı kazandığımdan Fransa’ya gittim. Ben mezhepler tarihinden doktora yapacaktım. Mezhepler tarihini çok seviyordum. Fakat bana gelen yazıda, “Mezhepler tarihinden değil, İslam Tarihinden kazandınız!” deniliyordu. Hemen Ankara’ya gittim ve İslam Tarihi Hocamız rahmetli Hüseyin Gazi Yurdaydın’ın yanına gittim. “Hocam, nasıl oluyor bu?” dedim. Neden Mezhepler Tarihi değil, İslam Tarihi? Hocam anlattı: “Yönetim kurulunda bu meseleyi görüştük. Sen mezhepler tarihini kazanmıştın. Ama mezhepler tarihi hocası dedi ki: Bu çocuk Siirtlidir; Avrupa’ya giderse tehlikeli olabilir; onun için göndermiyorum”. Bunun üzerine, ben onu gönderiyorum. Çünkü İslam Tarihi sorusunu en güzel bu cevaplamış! dedim” Nur içinde yatsın Hocam… Bana bu büyük iyiliği yaptı ve Avrupa’ya öyle gidebildim. Avrupa’ya gittik ve de döndük! Bu ülkeye yarardan başka ne zararımız oldu? Ama o meş’um zihniyet bugünkü problemleri yarattı… Nitekim önümüze çok fırsatlar çıktı. Doktorayı bitirdikten hemen sonra Sorbone’da Kürdoloji bölümü başkanlığı bana teklif edildi. Kabul etmedim ve hizmet için Türkiye’ye döndüm. Bu arada bir hatıra da anlatayım. Ankara’da Avrupa için evrakımızı tamamladıktan sonra, hocalarımla vedalaşmak için fakülteye gittim. Koridorda ilerlerken, açık olan bir kapıdan bir ses: “Süreyya gel gel! dedi. Avrupa’ya gidiyormuşsun! Söyle bakalım ne içersin? dedi. “Hocam Ramazan ayı!” dedim. Cevabı şu olmuştu: Ayol sen bu kafayla mı Avrupa’ya gidiyorsun? Mamafih onlar seni düzeltirler dedi. Gittik ama kendi yönlerinde bizi düzeltemediler elhamdulillah. O hoca, Bahriye Üçok idi. İşte biz böyle hocalardan okuduk! Nihayetinde Paris’e gittim. Amerika’ya ve İngiltere’ye gitmemem de Allah’ın bir lütfuydu. Çünkü dünyanın en büyük âlimiyle bir araya geldik; Muhammed Hamidullah Hoca’yla. Haftanın iki günü mutlaka beraberdik. Cuma günleri buluşuyorduk. Zira o dönem Paris’te bir tane cami vardı. Pazar günleri de Müslüman talebe cemiyetinin lokalinde, Hocamız bize seminer verirdi. Ben fakülteden almadığım birçok şeyi ondan aldım. O bizim için bir lütuftu Allah’tan. Ben başladım böyle gidiyorum siz de dur! demiyorsunuz?  

-Hocam, İslam tarihi alanını niye seçtiniz sorusuna…
 İşte cevap verdim. Ben onu seçmedim, o beni buldu. Ama beni bulduktan sonra ben de memnun oldum. Acaba geçinebilir miyiz diyordum. Ben tarihi seviyordum aslında ama daha çok Mezhepler Tarihini seviyordum. Nasip tarihmiş… Doktorayı bitirdikten sonra Ankara’ya ilahiyata gittim ve hocalarıma, “buyrun dedim işte diploma ve beni alın”. Uzatmayayım, bir sınav açtılar ve bir arkadaşla o sınava girdik. Ama kazanmama rağmen “Doğululuğumuz” yine engel oldu ve beni almadılar; ardından Erzurum İmam Hatip Lisesine tayinimi yaptılar. Ve ben doktordum! Neyse ki “adam yokluğundan” Yüksek İslam Enstitüsü’ne de der vermem için görevlendirdiler.

-Yıl kaçtı hocam o zaman?
1973! Ya çok hatıralar var. Derslere girdim bizim Beyan Yayınları sahibi Ali Kemal Bey de oradan öğrencim. Derse giriyorum. Bir şeyler anlatıyorum. Önde biri var, sürekli uyuyor. Canım da sıkılıyor ama bir şey de demiyordum. Bir gün Arapça bir metin okurken uyuyan öğrencim birden kafasını kaldırıp bana baktı. Allah Allah! buna bir şey mi oldu? Diye kendi kendime düşünürken, o öğrencim, “Hocam biz medresede o ibareyi şöyle şöyle okumuştuk!” demesin mi! Meğer ben ibareyi yanlış okumuşum. Ve ona, “Oğlum sen uyumaya devam et! dedim. Buna benzer birçok maceralarımız oldu. O zaman Erzurum’da İslami İlimler Fakültesi vardı. Hocanız Adnan Demircan’ın mezun olduğu fakülte. Lütfü Ülkümen adında çok faal bir Dekanı vardı. Ziraat profesörüydü. Allah rahmet eylesin. Kendisiyle tanışmak için fakülteye yanına gittim. Yaz olduğu için hocaların çoğu izindeydiler. Sonradan öğrendim; Maraşlıymış. - Gel oğulcağızım dedi. Nerede okudun? Ben de demin size anlattıklarımı ona anlattım. Ardından bana: - Peki dedi, İslam dünyası, niye geri kaldı? - Hocam dedim; bu hususta yüzlerce kitap yazılmış. Ben hangi birini anlatayım? Bana cevaben; - Bildiğin bir sebep söyle bakayım dedi. - Bir tanesi şu dedim: İş ehline verilmediği için dedim. Mesela siz ziraat profesörüsünüz ilahiyatın başına sizi vermişler. Burada ne işiniz var? Bunu Allah söyletti bana. Gerildi, arkaya dayanarak ve kızmadan. Eee oğlum memlekette adam yok ki! Dedi. Ondan sonra bir iki bir şey sordu. Ben oradan ayrıldım. Ayrıldıktan sonra, Şerafettin Gölcük Bey’i çağırıp beni ona sormuş. Şerafettin’le de biz hem Ankara İlahiyat’tan, hem Fransa’dan, hem de Tunus’tan arkadaşız! Şerafettin’e demiş ki: Az önce yanımdan bir çocuk çıktı; ters ters konuşuyordu, onu tanıyor musun? O da “evet tanıyorum” demiş. Rahmetli Ülkümen Hoca, “ben demiş, onu buraya alıyorum. Onun adına bir dilekçe yaz” demiş. Şerafettin de o gece bana geldi ve dilekçeyi yazıp imzaladım. Bu arada müracaatım duyulmuş ve Fransa’dan arkadaşlarım mani olmaya çalışıyorlardı. Rektör de onların zihniyetinden olduğu için, Ankara’ya muvafakat yazımı yazmıyordu. Hemen Rektöre çıktım; fakat kabul etmiyordu.

-Siirtli olduğunuz için mi?
Evet Siirtli olduğum için. Üstelik beni Rektöre anlatanlar, çok iyi tanıştığım arkadaşlardı. İşte memleket bu hâlde! Ve maalesef en çok milliyetçiler İlâhiyatlardan çıkıyor! Bu böyle devam ettiği müddetçe hiçbir yere varamayız. Nitekim memleketin hâlini görüyorsunuz. Ben bütün İslam coğrafyasını gezdim ve gördüm ki, Müslümanların en büyük problemi “milliyetçilik!”. Dinlerini bir kenara atmış olan Müslümanlar istisnasız milliyetçi olmuşlar. Önce milliyetleri var, sonra dinleri. “Evvela Arabım!”, “evvela Kürdüm”, “evvela Türküm” daha sonra eh Müslümanım! Bu böyle gitmez! Nitekim gitmiyor. Bu yüzden değil mi ki İslâm coğrafyasında Müslümanlar birbirlerini katledip duruyorlar? Nihayet Atatürk Üniversitesi Rektörünün hocası olan Ülkümen Hoca devreye girdi de, zorla evrakımı alıp bana verdi. Bana karşı arkadaşlarım(!) tarafından iğfal edilmiş olan Rektör Kemal Bıyıkoğlu’nun aslında yaptığı güzel şeyler de vardı. Nitekim İmam Hatip mezunlarını ilk defa üniversiteye alan odur! Ondan sonraو قص عليها demiş Arap…  

-Hocam Fransa’da doktora yaparken ne tür zorluklarla karşılaştınız?
Birinci senede dil zorluğu çektim. Çünkü İngilizceden kazandığım hâlde, Bakanlık beni Fransa’ya göndermişti. Fransızcayı hiç bilmiyordum. Üstelik Fransızca, İngilizceye nazaran çok daha zor olan bir dil! Hatta bir ara ümitsizliğe düştüm; ben bu dille nasıl tez yazacağım? diye Fakat sabrettim ve o zor fakat güzel Fransızcayı öğrendim.

-Hocam o dönemde başka hangi hocalar vardı?
 Mesela Şerafettin Gölcük, rahmetli İbrahim canan, Zahit Aksu, Fahri Gökcan, Sakıp Yıldız, Mehmet Ali Sönmez, … Bunların bir kısmı vefat etti. Bizden sonra rahmetli Salih Akdemir ve Mustafa Sait Yazıcıoğlu geldi.  

-Peki bitiremeyip de dönen Türkler oldu mu hocam, dil problemi sebebiyle?
Bitiremeyip orada kalanlar oldu tabi. Biz ilahiyatçılardan hemen hemen herkes bitirip yurda döndü. Ben büyük bir sosyolog olan Jacques Berque’in yanında doktoraya başladım. Fakat çok tutucu bir Katolik olan sekreteri yüzünden başka bir hocayla devam edip bitirdim.

-Hocam, İslam Tarihi dalında otuz kitap, iki yüzü aşkın makaleniz var. Belki bu kitap sayısı biraz daha artmıştır.
Evet evet biraz daha arttı. En son, senelerdir üzerinde çalıştığım “Müslümanların Tarihi” kitabımı bitirdim.

-Bize çalışmalarınızdan bahsedebilir misiniz?
Benim bir prensibim var ve bu prensibimi rahmetli Muhammed Hamidullah Hoca’mdan aldım. Hamidullah hocamı hep örnek aldım. Onun gibi olmak istedim, fakat olamadım. Zaten yetişme şartlarımız çok farklıydı. Hamidullah rahmetli beş altı yaşlarında hafız olmuş eğitimini öyle sürdürmüştü. Biz ise, Türkiye Cumhuriyetinin laik sisteminde yetişmişiz! İslâmî bir tek kitap görmemiştik. Çünkü bu memlekette İslâm yasaktı. Bu söylediklerim size garip gelebilir; ama ne yazık ki durum öyleydi… Sefiller’i okudunuz mu bilmiyorum? Victor Hugo’nun meşhur romanı… Paris’e gider gitmez Lüksemburg bahçesine gittim. Merak ediyordum çünkü. Sefiller’de okumuştum lise yıllarımda. Fransız devriminin planları bu bahçede çizilmiş. Devrimciler orada toplanırlarmış. Ben de biraz devrimci olduğum için o bahçeye gittim ve kendi hâlimizi düşündüm. Yahu dedim, kendi kendime, bizim Jön Türkler Fransa’ya gelmiş, Osmanlı Devletini yıkmışlar! Peki, bu nasıl oldu? Sultan Abdulhamid’e neden “Kızıl Sultan” dediler? Abdülhamit neden kızıl sultanmış? Bu düşüncelerle, Sultan Abdulhamid üzerinde çalışmaya karar verdim. Fakat bu konuda doktora yapmak için hangi hocaya gittiysem, kabul etmediler. Böylece beş hoca değiştirdim. Onların Abdülhamid’i sevmemeleri bana bir şey gösterdi: Rıza Nur’u bilirsiniz. Atatürk’ün Milli Eğitim Bakanı. Onun bir sözü var, diyor ki: İsmet İnönü neye kötü derse; muhakkak o iyidir! O halde oryantalistler de kimi sevmiyorsa demek ki o, doğru birisidir dedim ve bu konuda ısrar ettim. Nihayet yukarıda adını zikrettiğim Jacques Berque’le doktoraya başladım. Özellikle Fransız Hariciye arşivinde çalıştım ki, orada Türkiye ile ilgili binlerce belge var. Bu arada Arapçamı takviye için Tunus’a gittim. Bir taraftan doktoramı hazırlıyor, diğer taraftan da Türkiye ile İslâm’la ilgili eski kitapları alıyordum. Ve bu şekilde satın aldığım bütün kitaplarımı Siirt İlahiyat Fakültesi Kütüphanesine vakfettim ben. Böyle bir hayat işte… Bana, “hâlâ kitap alıyor musun? diye soruyorlar. “Alıyorum” diye cevap verince, “Hocam sen yaşlandın, ne yapacaksın bu kitapları?. Ben onlara şu kıssayı anlatıyorum: Bilirsiniz. Enuşirvan-ı Adil diye meşhu bir İran Şahı varmış. Bir gün ordusuyla bir yerden geçerken, ağaç dikmekte olan seksen yaşlarında bir pîr-i fâniye rastlıyor. Selam verdikten sonra yaşlı adama: ne yapıyorsun ihtiyar? Diye sormuş. Yaşlı adam da meyve ağacı dikiyorumdiye cevap vermiş. Şah ona demiş ki: Senin ömrün geçmiş! Ne zaman ağaç büyüyecek, meyve verecek ve sen yiyeceksin? Yaşlı adam cevap vermiş: Şahım bizden öncekiler dikti biz yedik. Biz de dikiyoruz bizden sonrakiler yesin! Yaşlının bu cevabı Şahın öyle hoşuna gidiyor ki, kendisine bir kese altın atıyor. Keseyi tutan yaşlı, Bak diyor meyve verdi bile! Bu cevap da şahın o kadar hoşuna gidiyor ki ikinci keseyi atıyor… Ben de diyorum ki, Siirt İlâhiyat’ın kütüphanesinde genç araştırmacılar okusun! Yani bir araştırmacı, arayıp bulamadığı bir eseri Siirt İlahiyat ’taki kitaplarım arasında bulup yararlansa, ben mesrur olurum. Böyle bir sürü şey. Buraya gelen öğrencilerime diyorum ki: Bakın şu kırmızı kitabı görüyorsunuz, -siz tanıyorsunuz tabi bunu-.  

-Eğânî mi hocam? Göremedim de.
Hayır! İbn Asâkir! Bundan 700 sene önce yaşamış. Bilgisayarı yoktu, masası yoktu, elektriği, interneti yoktu. Ama 50 ciltlik bu kitabı yazmış! Ben bunu buraya koydum ki içeri girince göreyim utanayım ve kendi kendime sorayım: Bak İbn Asâkir ne yapmış sen ne yapıyorsun?  

-Cenbiye mi hocam o şey…(Arka tarafı işaret ediyor).
 Bu cenbiye evet. Yemen cenbiyesi. Efendim. Onu Yemen’de almıştım. Yemen’de bir de şunu aldım. Bu bir antikacıda bizim Osmanlılardan kalan bir süngü. Numarası da var. Orada vaktim olmadı. Oradaki arşivden gidip bu numaradan askeri bulacaktım. Ama işte fırsat olmadı. Şimdi de Yemen’de durum hiç iyi değil. Şu Hindistan’da büyücülerin kullandığı bir şey. Ben bunu Viyana’da bir bit pazarından aldım. Bunun içinde tütsü yapıyorlarmış.

-Hocam orda heykel tarzı bir şey var.
Mısırda bulunmuş bir parça. Ben bunu da Viyana’da bir bit pazarından aldım. Sonra pişman oldum. Yahu dedim bunu Viyana’dan çıkarmak yasak olabilir. Fakat bit pazarına düşmüş bir şey yasak olmaz dedim ve aldım. Derslerde öğrencilerime gösteriyorum.

-Bunları da vakfettiniz mi hocam?
Tabi.
-Peki, bunlar ne olacak? 
  Siirt’te bir hükümet konağı vardı; onu müze yapacaklar: Siirt müzesi. Bu gibi şeyleri de o müzeye götüreceğim inşaallah. O gördüğünüz şeylere ben çok karşıyım (çeşitli vesilelerle kendisine verilmiş olan plaketleri işaret ediyor). Onun yerine bir kitap verseler. Bir sürü var bir bavul dolusu var. Onları da o müzeye vereceğim; ne yaparlarsa yapsınlar.

-Hocam insanlar sizi çalışmalarınızın yanı sıra… Bunu sormadan önce şunu sormak istiyorum. Müslümanların Tarihi diye yeni bir kitabınız çıktı. Neden Müslümanların Tarihi?
Bu sorunuzun cevabını, kitabın önsözünde de izah ediyorum. Kısaca şöyle izah edeyim: Senelerce, bu tarihle uğraşınca, kendi kendime şöyle düşündüm: Yahu bu Emevî olsun, Abbasî olsun, Selçukî olsun. Hindistan falan filan. Bunların tarihi, İslam dininin tarihi değil. Peki nedir o halde? O dine inanmış olan bizim gibi tiplerin tarihi. Onun için karar verdim; Müslümanların Tarihi ismine. Bunun da İslam dünyasında Arap dünyasında münakaşasını yaptım. Tarihü’l-Müslimîn diye. Kabul de ettirdim Elhamdülillah. Doğrusu da budur kanaatimce. Çünkü İslam dininin tarihi, Hristiyanlık dininin tarihi olmaz. Ona inanmış olan insanların tarihi olur. Onun için öyle bir şey yaptım. Tuttu da elhamdulillah. Ama bu kitabı yazmam yirmi beş yılımı aldı…  

-Hocam insanlar sizi çalışmalarınızın yanı sıra Muhammed Hamidullah’ın talebesi olarak da tanıyorlar. Hamidullah hocanın tarihçiliğiniz üzerindeki tesiri etkisi nasıl oldu?
Hamidullah Hoca rahmetlinin benim hayatımda büyük bir yeri vardır. Eğer bugün bir şeyler biliyorsam ilim adına, bu rahmetli hocamdan kalan bir eserdir. Bir defa ondan öğrendiğim iki önemli husus var Müslümanlarda eksik olan. Birisi disiplin; ikincisi zaman mefhumu. Biraz önce siz saat tam 4’te geldiniz hoşuma gitti. Herhalde Adnan (Demircan) sizi tembihlemiştir. Rahmetli Hamidullah Hoca çok dakikti. Ve hep derdi ki Müslümanlar dakik olmadıklarından kaybediyorlar. Ben mesela Avrupa’da da konferanslara gidiyorum. Eğer Müslümanlara gidiyorsam... Örneğin 8’de konferans… Hadi başlayalım! diyorum. Hocam diyorlar, bizim millet sekiz buçukta gelir. Yani biraz daha bekleyelim. Ben de, “Valla sizin millet beni ilgilendirmez; ben başlayacağım. İsteyen dinlesin!” diyorum ve beklemeden başlıyorum. Bu prensibim bana çok kazandırdı. Bir de disiplin. Allah rahmet eylesin. Süheyl Ünver hoca vardı. Tıp tarihi profesörü. Ondan da şunu öğrendim: Oğlum Allahu Teala bize bir kafa vermiş ama o kafa birçok şeyleri alıyor birçok şeyleri unutuyor. Onun için yaz. Önemli bulduğun her şeyi yaz ve bir zarfa at! Ben de öyle yaptım. O zaman bunlar yoktu (bilgisayarı işaret ediyor). Şimdi buna atıyorsunuz ama bundan da gitmemesi için bu flash disklere atıyorsunuz. Ama biraz önce dediğim gibi Hamidullah Hoca’dan ben disiplin öğrendim. Haklarını da yemeyelim. Avrupalı oryantalistlerden de metot öğrendim. Bir oryantalistin Arapça bilmemesi diye bir olay olamaz! Ama bakıyorsunuz ilahiyat fakültesi profesörü bir Arap gelince onunla konuşamıyor. Garip bir şey değil mi? Ama oryantalistler takır takır konuşuyorlar. Bunu da onlardan öğrendik. Daha doğrusu ben şöyle diyorum: İlim – bu hangi ilim olursa olsun- bir sevgilidir. Sevgilinin dilini de bilmek lazım. Sevgilinin dilini bilmezseniz o size bakar siz de ona bakarsınız. Şimdi Arapça bilmeseniz istediğiniz kadar Eğânî’yi açın. İsfahânî’nin Eğânî’sini biliyorsunuz şarkılar demek. Zevk alamazsınız. Ama Arapçadaki o letafeti o güzelliği bilirseniz o zaman zevk alırsınız. Dolayısıyla ilim dile bağlıdır. Bugün Türkiye’nin medârı iftihârı bir ilim adamı var. Fuat Sezgin Hocamız. Fuat Sezgin Hoca birçok dil bilir. Rahmetli Hamidullah hoca 17 tane biliyordu. Erzurum’da bize misafir olduğunda (iki sene onu Erzurum Üniversitesi’ne davet ettik), bize ders veriyor; ben de tercüme ediyordum. Bir gün dedi misafirhanedeki yerine gitmiştim. Al şu mektubu oku dedi. “Ben sizin mektubunuzu neden okuyayım?” deyince, “Oku ben emrediyorum!” dedi. Mektup İngilizceydi. Kaliforniya’dan gelmiş. İmza: Leyla. Bu kim dedi. Bilmem, dedim. Mektubun üst köşesine bak dedi; orada yazıyor. Baktım ki küçük harflerle Annemarie Schimmel yazıyor. Leyla diye imza atmış. Ben de hocam dedim. Valla sûiedep olacak ama, (gülüşmeler) bu ya “ben Müslüman oldum demektir” veya… İşte… Birine aşıktır. (gülüyor). Yok dedi “hiye şeytânetun”. Ama şeytânetün Arapça’da iyi manada da kullanılıyor. Mesela zeki cin gibi falan… Dedi ki bu bayan 20’ye yakın dil biliyor. Babası hariciyeciymiş. Gittiği yerlerde öğrenmiş o dilleri. İşte böyle. Fuat Sezgin Hoca Allah selamet versin, yaşı 90’a yaklaşıyor ama ayakta konferans veriyor. Onun için dil bileceksiniz yani. Dil bilmeden bu kitapların tadı çıkmaz. Demin Lamartine’den bahsettim. Bir gün güzel bir manzaraya dalmış. Bizim Boğaz mı neresi. O kadar hoşuna gidiyor ki, diyor ki Lamartine: O temps! Suspends ton vol!(Ey zaman! Kendi akışını askıya al). Bunu, “Dur zaman akma!” diye tercüme etmişler. Şimdi siz onu ne kadar güzel tercüme etseniz de o aslı gibi olmaz. قل للمليحة في الخمار الأسود ماذا فعلت بناسك متعبد قد كان شمر سيابه للصلاة حتي وقفتي بباب المسجد diye Ümmü Gülsüm’ün şarkısı. Siz Arapça bilmezseniz, istediğiniz kadar dinleyin, hiçbir zevk alamazsınız… Ama bilince iş değişir… Onun için dili bilmeniz lazım. Allahu Teâlâ bu dili öyle güçlü yapmış ki, bakın bir et parçasıdır. 50 gram bile yok. Ama öyle muazzam bir alet ki, tarifi mümkün değil! Ben Çin’e gittiğimde dedim ki yahu bu nasıl oluyor. Bu et parçası bu kadar değişik şekilde ses çıkarabiliyor? Allah’ın hikmeti işte! Bundan istifade etmek lazım.
Ömer Hayyam’ın bir beyti var. Diyor ki:
 من مرد آن دمم كه ساقي گويد يك جام ديگر بگير من نه توانم Rubaiyyatın son beyitlerinden. Diyor ki: Ben o ânın insanı olayım ki sâki bana bir kadeh daha uzatsın. (Ve) ben öyle doymuş olayım ki almaya takâtim olmasın! İşte böyle olması gerekir yani. Ama iyi olacak inşaallah. Bir hocamın söylediği lafı tekrar edeyim: “ Biz kurban nesiliz!”. Ben Neşet Çağatay’ların Bahriye Üçok’ların talebesiyim. Ama siz öyle değilsiniz. Sizin ilim adamı olmanız lazım artık. Çünkü çok değerli hocalarınız var! Biz olamadık ama, sizin olmamanız için hiçbir mazeret yoktur! Şunu söylüyorum. Allah rahmet eylesin lisede bir hocam vardı. Fizik hocası, ben orta ikideyim. Bir gün, demek ki seviyordu beni. “Oğlum dedi adam olmak istiyor musun?” Ben de Pervari’den gelmişim. “Hocam dedim bunun için geldim” falan. O zaman dedi ceketinin buraları yırtılacak! dedi. (dirseklerini işaret ediyor). Çocuk kafamla dedim ki Hocam jiletle keseyim mi? Yok salak! dedi. Yani çalışacaksın böyle... Masada bunlar yırtılacak. Okumadan olmaz! Okumadan olmaz! Bir şey daha söyleyeyim. Evlisiniz değil mi? Evli olsaydınız daha kolay söyleyecektim. Hanımıyla iyi geçinen, iyi bir ilim adamı olamaz. Ne demek istiyorum: Yani hanımın çok çok iyi ve de sabırlı olması lazım. Çünkü ilim yapmak isteyene tahammül etmek zor bir şeydir. Düşünebiliyor musunuz biz Paris’te bir tek oda: Şurdan şuraya kadar. İşte bir oda. Bir köşesi mutfak, bir tane yatak var gündüz koltuk oluyor. Burada da bir masa. Hepsi bu... Şimdi hanım güya Türkiye’den Paris’e gelmiş. Ben gece yarısına kadar çalışacağım. O nasıl uyusun? Fransızca bilmediği için kitap ta okuyamıyor… Anlatabiliyor muyum? Onun için ben evlenince- bunu evlenmeyenlere söylüyorum-, evlenmeden hanımıma dedim ki (hanımım da benim gibi Pervarili’dir) “Bak dedim ben deli birisinin talebesiyim. Deli dediğim rahmetli Necip Fazıl. O o zaman onu tanımazdı tabi. Benim dedim gece gündüzüm belli olmaz. Cumartesi, Pazar ben evde olmam tebliğe giderim. Yani zor bir hayatı kabul ediyorsan… Tabi zavallı ne diyecek yani. Pervari’den alıp Paris’e götüreceğim. 10-15 sene önce dedim ki hatırlıyor musun böyle bir şey demiştim. “Ya dedi ben bu kadar da beklemiyordum ki?” İyi ki bilmiyordu. Belki bilseydi, “evet” demezdi! Neyse Allah’a şükür ki evde cumartesi pazarlarım çok azdır. Bunu da rahmetli Hamidullah hocamız dedi: Gidin! tebliğe gidin. Onun için ben bu yaştayım. Nereden konferans teklifi gelirse yok diyemiyorum. Acaba sorumlu olur muyum diye. Sizin gibi asistanlarımız da yoktu gönderelim. Bir tane vardı o da gidiyor her tarafa sağ olsun. Mustafa Ağırman. O benim asistanımdı. O da gidiyor. Ama diyorum ki Mustafa benim gibi dengeli git. Biraz masada otur yaz. Biraz da git. O hep gidiyor Allah selamet versin. Onun için hanımlarınızla iyi geçinin ve mesleğinizi anlatın. Yani bu kolay bir şey değil. Kolay bir şey değil onlar açısından. Benim “Sen Geldin” diye bir kitabım var bilmem gördünüz mü? Peygamber Efendimiz’in hayatını şiirle yazdım bir ayda. Viyana’da 12 sene kaldım. Türkiye’deydim. Ramazandan iki gün önce bir bilgisayar aldım. Dedim ki ilk cümleyi Rasulullah (s.a.s)’le ilgili yazayım. Ama o cümle bir beyit diye çıktı. Sonra bir beyit daha, üç tane beyit oldu. Hanım dedim bir yerde okudum, şu beyitleri dinler misin nasıl? Ben yazdım desem bir şeye yaramaz diyecek. Çok güzel dedi. Ertesi gün Viyana’ya gittim. Bir ayda Rasulullah’ın hayatının tamamını şiirle yazdım. Ama bazen tam yatağa giriyorum bir şey aklıma geliyor. Kalkıyorum… Haydii, o beyti yazınca da uyku gitti. Eee bu böyle yani ne yapalım…Bu böyle ya… Kolay değil; Ama güzeldir; ama güzeldir yani. Bakın benim evim yok. Arabam da yok. Ama herhalde dünyada benim gibi mesut olan insan azdır. Ama bu son olaylar olmasa... Müslümanlar birbirini öldürüyor; ben kahroluyorum. Ben İslam dünyasını gezdim hepsi birbirinden milliyetçi. Bu bizi bitiriyor. Batı bunu çok iyi biliyor. On dokuzuncu yüzyılda Batı dedi ki ya biz nasyonalizm uğruna birbirimizi niye öldürüyoruz. Verelim bunu Müslümanlara...Birinci ve ikinci dünya harbinde otuz milyon insan öldü Avrupa’da. Ben Avrupa'ya gittiğim sene(1967) televizyon yeni çıkmıştı. Ben de, Fransızca'yı iyi öğrenmek için ucuz bir tane siyah beyaz televizyon aldım.Haftada en az üç gece mutlaka Almanlar aleyhinde bir film vardı. Sonra De Gaulle diye bir adam vardı. Çıktı bu önce “Avrupa Ortak Pazarı” dedi. Biz Avrupalılar neden birbirimizi öldürüyoruz? Birleşelim! Bu Milliyetçiliği de Müslümanlara verelim, birbirlerini öldürsünler; biz de onları sömürelim! Dediler ve de dediklerini gerçekleştirdiler.Viyana'dan gidin Paris'e; gidin İspanya'ya pasaport diye bir şey yok. Sanki İstanbul’dan Adapazarı'na gidiyorsunuz. Ama Müslümanlara milliyetçiliği öyle bir aşıladılar ki hala onun sancılarını çekiyoruz.  

- Günümüzdeki problemlerin temelinde milliyetçilik mi yatıyor?
Evet tek problemimiz budur. Onun için Muhammed İkbal demiş ki rahmetli: اسلام چون دين جهانگير است همه جا كشور ما Yani madem ki İslam benim dinim, o halde bütün dünya benim vatanım! Ya ben İstanbullu değil, Pervariliyim. Ama gerekirse ben Bağdat'ta olurum Sevilla'da olurum, Mekkeli olurum, Bursalı olurum. Önemli olan benim Müslümanca yaşamamdır! Bir zamanlar böyle düşünülüyordu; ve o zamanlar dünyanın efendisiydik!. Şimdi bize öyle bir aşı yaptılar ki, birbirimize düştük! Yani bu iğrenç “milliyetçilik aşısı”... Kürt diyor ki “ben önce Kürdüm sonra Müslümanım”, Türk de, Arap da, Çerkez de aynı şeyi söylüyor. İşte hâl-i pür melâlımız budur!. Bu hastalıktan kurtulmamız lazım. Müslümanlar amip gibi oldular. Amip nedir biliyorsunuz değil mi? Tek hücreli bir hayvan. Durmadan bölünür, parçalara ayrılır. Oysa ki Allahu Te’âlâ bize “birleşin!” diyor. Şivan Perver diye bir Kürt şair var. Halepçe üzerine bir şiir yazmış ve onu bestelemiş. Orada diyor ki: Ey dünya insanları, bu dünya size yetmiyor mu? Bu dünya herkese yeter yani. Avrupalı yolunu bulmuş: ben hep daha güzel yaşayayım; benden gayrısı da(özellikle Müslümanlar) bana hizmet etsinler. Herkese biraz insan hakları, biraz demokrasi; ama bana tam insan hakları, tam demokrasi! Gerçi ben demokrasiye inanmıyorum onu da parantez içinde arz etmiş olayım.Ben demokrat da değilim laik de değilim Elhamdülillah. Bu konuda biraz samimi olmak lazım. Gibi görünmemek lazım. Yani münafıkça davranmamak lazım. Zira teorideki demokrasi hiçbir zaman ve hiçbir yerde uygulanmadı! Biz demokrasinin de ne demek olduğunu biliyoruz. Maalesef Müslümanlar neye inandıklarını bilmiyorlar. Çünkü milliyetçilik aşısı öylesine güçlü vuruldu ki, bundan kurtulmak için büyük gayret sarf etmemiz gerekir. Bir an önce buna karşı bir aşı yapmamız lazım. Ben dünyanın neresine gidersem kardeşlerim var benim. Çin'e gittim. Yüz otuz beş milyon Müslüman var Çin'de. Bunun yirmi beş milyonu falan Uygur. Bunlar Çinli Müslümanlar; ama benim kardeşim bu insanlar! Ben Çin Müslümanları adlıkitabımda bunları uzun uzun anlattım.  

-Akademik çalışmaların eksik yönlerinin en önemlisi sizce nedir?
Bizim zamanımızın araştırmacılığı çok beleşçi. Ben bilgisayarda kitap okumuyorum. Böyle kitap okunur mu? Kitap insan gibidir. Ben onu severim, dokunurum çocuğum gibi torunum gibi karım gibi... Dokunmam lazım yani. Ama şimdi bilgisayar var. Benim önüme bir doktora tezi geliyor ve doktor adayına, bazı bilgileri nereden bulduğunu soruyorum. Çünkü o kitabın Türkiye’de olmadığını biliyorum. bu İnternetten buldum derse atıyorum tezi. İnternetle ilim olmaz! Taberî’nin tarihini görmemiş olan birisi tarihçi olabilir mi? İlmin peşinde gideceksin, hatta koşacaksın. Ben bir makale için Erzurum'dan İtalya'ya gidecektim. Sonra Allah razı olsun birisi buldu ve makaleyi bana Napoli'den gönderdi. Adam Buhari'yi tanımıyor. Ben Zehebî deyince havaya bakıyor. Onun için ben öğrencilerime doktora ve yüksek lisansın evlilik gibi olduğunu söylüyorum. Yani sevmek lazım. Dün Viyana'dan yanıma bir aile geldi. Kızlarına Viyana’da ne okuduğunu sordum.Hocam işletme okudum. Hoşuma gitmedi şimdi değiştireceğim dedi. Kızım ömür buna yetmez dedim. Şimdi bir karar ver bir daha da kararında sabit ol!

-Peki hocam geriye dönüp baktığınızda keşke şu konuyu da çalışsaydım dediğiniz bir konu veya ben şunu yapamadım benden sonrakiler bunu yaparsa iyi olur dediğiniz bir şey var mı?
Pişmanlık değil belki imkansızlık... Keşke ilahiyatı okuduğum zaman hafızlık da yapsaydım diyorum. Ama hafız olmak ne kelime, o dönemlerde Pervari’de Kur’an okumak bile yasaktı!

-Şu konuyu çalışsaydım dediğiniz bir konu yok yani.
Konu olarak yaptığım çalışmalardan memnunum. Mesela Haçlılarla ilgili bir kitap yazdım. Çünkü Türkiye’de o konuda yazılmış kitap yoktu. Sadece tercümeler… Maalesef biz Batıyı ilahlaştırdık. Gözümüzde çok büyüttük. Batılılar kötü olmaz diye öğretildi bize… Ama onları tanıdıktan sonra, onların ne gaddar olduklarını, sadece Müslümanlara değil, Hıristiyanlara bile ne işkenceler yaptıklarını öğrendikten sonra, Batı’ya karşı bir mesafe koydum!

-Sizin özgün bilimsel yapıtlarınızın yanında birçok tercümeniz de var...
İlim adamının sadık olması lazım. Ben artık tercüme yapmıyorum mesela. Üç kişiden tercüme yaptım. Onlarla da helalleştim. Adam tercüme yapıyor. Ama tercüme ettiği kitaptan, işine gelmeyen bölümlerini çıkarıyor ki, bu yazara hem hakaret, hem de haksızlıktır! Yok efendim, kitabın bazı kısımları Türkiye'deki kanunlara aykırıymış… O zaman tercüme etme! Adam dört cilt yazıyor; mütercim bunu üçe indiriyor. Bu büyük bir ayıp! Tercüme kaliteleri ise, fecaat! Maalesef birçok tercüme, sadece para kazanmak için yapılıyor.

-İslam tarihi alanında yüksek lisans ve doktora öğrencilerine tavsiyeleriniz ne?
 Birincisi Arapçayı çok iyi bilmeleri lazım. İkincisi Kuran’ı çok iyi bilmeliler. Üçüncüsü de Rasulullah(s.a.s)’in Sünneti’ni çok iyi bilmeleri gerekir. Günümüzde Türkiye’de bir akım var: Sünnet olmasa da olur diyorlar. Rasulullah'ın Sünneti olmadan biz ne İslâm’ı anlarız ne de onun tarihini. Onun için Sünneti de iyi bilmeli. Bunun dışında bir de Batı dili bilmeli. Zaruri olan Arapça, Farsça, Osmanlıca yanında, bir iki Batı dili de bilinirse iyi olur.  

-Peki kaynaklara şüpheyle mi yaklaşmalıyız hocam?
Kaynaklara şüpheyle yaklaşılırsa o zaman kötü bir müsteşrik olunur. Siz Taberi’ye şüpheyle bakarsanız olmaz. Bir gül bahçesi düşünün gülün yanında dikenleri de var. Elbette Taberi’de de bizim kabul edemeyeceğimiz rivayetler vardır. Ama asıl olan o güldür, dikenleri değil. Temel kaynakları, bazılarının yaptıkları gibi, “bunlar Arap efsaneleridir” deyip atarsanız, o zaman kendi kendinize muhayyel bir tarih uydurursunuz ki, bu ilme ihanettir!  

-Hocam tez konusu seçerken nelere dikkat etmeliyiz?
Tez konusu sevgili gibidir, evlenme gibidir. Onun için çok dikkatli olmak gerekir. Yoksa çalışırsınız; üç sene sonra bakarsınız aynı konu Mısır'da çalışılmış. O Yüzden çok iyi araştırmak lazım.  

-Kıymetli vaktinizi bize ayırdığınız iin çok teşekkür ederiz muhterem hocam.

0 yorum:

Yorum Gönder

Yazarlar

Beyan Yayınları

DEL PIERRO

DEL PIERRO
PIERRE MARTIN