25 Ocak 2017 Çarşamba

Müslümanların İspanya Serüveni: Endülüs

Prof. Dr. Adem APAK
Endülüs, günümüzde İspanya ve Portekiz’in yer aldığı İberik Yarımadası’nın Müslümanların fethinden sonra aldığı isimdir. Hz. Ebû Bekir döneminde başlatılan ilk İslâm fetihlerinin son halkası İspanya’nın fethidir.  
Miladi 710 yılına kadar Kuzey Afrika’yı büyük oranda kontrol altına alan Müslümanlar buradan Akdeniz’i aşarak Avrupa topraklarına geçme kararı aldılar. Bu amaçla Kuzey Afrika valisi Mûsâ b. Nusayr, Tarîf b. Malik isimli komutanının gerçekleştirdiği ilk keşif seferinin ardından yardımcısı Târık b. Ziyad komutasındaki öncü birliğini İspanya topraklarına gönderdi. Müslümanlar burada karşılarına çıkan Kral Rodrigo kumandasındaki büyük bir Vizigot ordusunu mağlup ettikten sonra sırasıyla Malaga, Elvira, Cordoba, ve nihayet Vizigotlar’ın başşehri Toledo’yu ele geçirdiler. Diğer taraftan Mûsâ b. Nusayr da 712 yılında Kuzeyf Afrika’dan harekete geçerek emrindeki orduyla Sevilla, Carmona, Niebla, Meyrida gibi önemli İspanyol merkezlerini zaptettikten sonra Toledo’da Târık b. Ziyad ile buluştu. Bundan sonra İspanya’nın kuzeyinde iki koldan başlatılan fetih hareketiyle bir yıl içerisinde Leon, Galicia, Lerida, Barcelona ve Zaragoza şehirleri teslim alındı. Emevî halifesi Velid b. Abdülmelik  döneminde Mûsâ b. Nusayr ve Târık b. Ziyad tarafından gerçekleştirilen bu fetihler sonucunda Müslümanların hâkimiyetine giren Endülüs’te Batı Avrupa’yı hedef alan yeni akınlar başlatıldı. Bu faaliyetler, Emevîlerin komutanı Abdurrahman el-Ğâfikî’nin valiliği döneminde Ekim-Kasım 732 tarihinde gerçekleşen ve Müslümanların ağır yenilgisiyle neticelenen Balâtü’ş-Şühedâ (Vak‘atü Balât=Gazvetü Balât) Poitiers savaşıyla  durduruluncaya kadar devam etti.
İspanya’nın Müslümanlar tarafından fethi burada yeni bir toplum yapısı meydana getirdi. Daha önce ülkede yerleşik bulunan Hıristiyan çoğunluk Hispano-Romen ve yine Hıristiyan olan Vizigotlar ile azımsanmayacak sayıya ulaşan Yahudi unsurlara ilave olarak Araplar, Berberîler’den müteşekkil yeni topluluklar bir araya gelmiş oldu. Bu çeşitliliğe daha sonra mühtedi İspanyollar (müvelled) ve Orta ve Doğu Avrupa menşeli azınlıklar (sekâlibe) de eklendi. Dolayısıyla Endülüs’te gerek Emevîler döneminde, gerekse daha sonraki süreçte bu unsurlar arasında inanç ve etnik kaynaklı mücadeleler gündeme gelmiştir.
Endülüs’e fetihle birlikte Araplardan yaklaşık 40-50 bin kişi gelmiş, bunun birkaç katı Müslüman Berberî de bölgeye yerleşmiştir. Gerek Araplar, gerekse Berberîler yeni mekânlara kabileler halinde iskân edildikleri için bu yerleşme şekli içtimaî kaynaşmanın gecikmesine sebep olmuştur. Berberîler Endülüs’ün fethinde Araplardan daha fazla pay sahibi olmalarına rağmen, gerek siyasî sorumluluk üstlenme, gerekse iktisadî imkanlardan faydalanmada ikinci plânda tutuldukları gerekçesiyle Kuzey Afrika’da büyük bir isyan başlatmışlar, zamanla isyanı Endülüs topraklarına yaymışlardır. Diğer taraftan ülkeye yeni gelen Arap kabileleri de geçmişe soy rekabetlerini buraya da taşımışlar, onlar kendilerini tarihî kökleri olan Mudarî veya Yemenî, ya da Kaysî-Kelbî gruplaşması içinde kabul etmişlerdir. Bu bölünme daha sonraki yıllarda gerek Araplar arası iktidar mücadelelerinde, gerekse Endülüs’ün genel siyasetinde önemli derecede etkinlik göstermiştir. Bütün bu gelişmeler ise Endülüs’te sürekli olarak yönetim probleminin yaşanmasına ve siyasî istikrarsızlığa sebep olmuştur.
Endülüs’teki iç karışıklık ve yönetim problemleri devam ederken Şam’daki Emevîler devleti Abbâsîler tarafından ortadan kaldırıldı. Yeni yönetimin takibinden kurtulan Halife Hişam b. Abdülmelik’in torunlarından Ab­durrahman b. Muaviye  önce Mısır, ardından da  Kuzey Afrika’ya gitti. 755 yılında ise Endülüs topraklarına geçti. Burada Emevî yanlısı grupları birleştirdikten sonra bölgede kontrolü elinde bulunduran vali Yûsuf el-Fihrî’yle giriştiği siyasî mücadeleyi başarıyla tamamlayıp Kurtuba’da bağımsız bir devlet kurdu. Dolayısıyla 756 yılından itibaren İspanya topraklarında Endülüs Emevîleri dönemi başlamış oldu.
I. Abdurrahman yönetimi ele almasının ardından ülkede geçmişten gelen Arap-Berberî ve Araplar arasındaki Mudar ve Yemen merkezli çekişmeleri etkisiz hale getirmeye çalıştı. Akabinde gerçekleştirdiği seferlerle kuzeyde Frankları geri çekilmeye zorladı. 788 yılında vefat eden I. Abdurrahman, oğlu I. Hişam’a iç karışıklıkları asgariye indirilmiş, Abbâsîler tarafından tanınan bağımsız bir devlet bıraktı. Miladi 788-796 yıllarında Endülüs Emevîleri’ni yöneten I. Hişam, ülkedeki önemsiz iç problemleri hallettikten sonra İspanya’nın kuzeyindeki Hıristiyan topluluklar üzerinde hakimiyet kurdu. Onun zamanında İslâmlaşmaya önem verilmesi sebebiyle yerli halktan pek çoğu Müslüman oldu. Hişam’ın ardından emirliğini üstlenen I. Hakem dönemi (796-820) ise genelde iç problemler ve ayaklanmalarla geçti. Bu isyanlar halifenin aldığı sert tedbirlerle bastırılabildi. Ancak karışıklıklardan istifade eden Franklar 801 yılında Barselona’yı Müslümanlardan aldılar.  
I. Hakem’in ardından tahta geçen oğlu II. Abdurrahman (822-852) Endülüs Emevîleri’ne en parlak dönemlerinden birini yaşatmıştır. Dahilî istikrarın sağlanması sebebiyle bu dönemde ülkede refah düzeyi arttı. Arapça dilinin kullanılması ve İslâmlaşma faaliyetleri yaygınlaştı. Endülüs topraklarını düşman saldırıları karşısında başarılı bir şekilde koruyan Müslümanlar bu süreçte Bizans İmparatorluğu ile diplomatik ilişkiler kurdular. II. Abdurrahman’dan sonra Endülüs topraklarında muhtelif sebeplerle dahilî problemler baş gösterdi. Bilhassa Berberî ve İspanyol asıllı Müvelled’lerin çıkardıkları isyanlar ülkeyi her anlamda zaafa düşürdü. Bunu fırsat bilen Hıristiyanlar da Müslümanlar karşısında üstünlük sağlamaya başladılar. Miladi 882 yılında başlayan dahilde ve dış politikadaki istikrarsızlık ve gerileme III. Abdurrahman’ın emirliğe gelmesine kadar devam etti.
Yönetimi üstlenmesinden itibaren bilhassa merkezî idareye çekidüzen vermek isteyen III. Abdurrahman öncelikli olarak ülkenin çeşitli bölgelerinde isyan çıkaran Arap, Berberî ve Müvelled toplulukları itaat altına aldı. Dolayısıyla onunla birlikte Endülüs’ün siyasî bütünlüğü yeniden temin edilmiş oldu. Emir, bir yandan kurduğu birliği devam ettirebilmek, diğer yandan da Kuzey Afrika’da hızlı bir şekilde yayılan Şii Fâtımîlerle güçlü bir şekilde mücadele edebilmek amacıyla 929 yılında kendisini Nasır-Lidînillah unvanıyla halife ilan etti. Bu şekilde Abbâsî hilafetine karşı yeni bir Sünni halifelik ortaya çıkmış oldu. III. Abdurrahman bu girişiminin ardından gerek Fâtımîler, gerekse İspanyol krallıklarına karşı ciddî mücadele başlattı. Başarılı askerî seferler sonucunda bir taraftan Leon ve Pamplona krallıklarını vergiye bağlarken, diğer taraftan da Kuzey Afrika’da Fâtımîlere karşı kesin bir üstünlük sağladı.
III. Abdurrahman’ın 961 yılında ölümü üzerine yerine alim kişiliği ile tanınan oğlu II. Ha­kem geçti. Onun döneminde (961-976) daha önce sağlanan dahilî istikrar sebebiyle İspanyollara karşı elde edilmiş bulunan üstünlük muhafaza devam ettirildi. II. Hakem zamanındaki asıl gelişim ise ilim ve sanat alanında gerçekleşti. Öyle ki, Endülüs bu süreçte İslâm medeniyetinin en önemli merkezlerinden biri hali­ne geldi.  
II. Hakem’den sonra oğlu II. Hisam’ın (976-1009, 1010-1013) çocuk yaşta tahta geçmesinden faydalanan Hacib İbn Ebû Âmir ve onun iki oğlu Abdülmelik ile Abdurrahman iktidarı tamamen ellerine alarak Endülüs Emevîleri’nde kendi adlarıyla anılan Âmiriler dönemini başlattılar. Onlar elde ettikleri siyasî güç sayesinde istedikleri devlet adamlarını azledip, istediklerinin göreve gelmesini sağladılar. Hatta ülkeyi yönetecek halifelerin tespitinde de birinci derecede rol oynadılar. Kendi adlarına para bastırma ve hutbe okutma gibi faaliyetlere girişmeleri üzerine ülke halkı Âmirilere karşı ayaklanarak yönetimin yeniden halifelere geçmesini sağladı. Ancak ülkede iç karışıklar önü alınamaz hale geldiği için siyasî birliğin temini yine de mümkün olmadı. Bu olumsuzluklara Emevîler arasıdaki taht kavgaları da eklenince devletin çöküşü hızlandı. Nihayet 756’da bağımsız bir emirlik olan Endülüs Emevîleri Devleti 1031 yılında tarih sahnesinden silindi.  
Emevîlerin yıkılmasından sonra Endülüs’te bağımsız site devletlerinin hüküm sürdüğü Mülûkü’t-Tavâif dönemi başladı. 1031 yılından 1090 tarihine kadar geçen bu dönemde küçük şehir devletleri kendi aralarında mücadele ettiler. Bunlar zaman zaman da birbirlerine üstünlük sağlamak amacıyla rakipleri aleyhine Hıristiyan krallıklarla işbirliğine girdiler. Bu durum ülkede Müslüman hakimiyetinin zayıflamasına sebep oldu. Hıristiyanların da daha önce kaybettikleri topraklarını yeniden ele geçirmeye başladılar. Öyle ki, 1057 yılında Kastilya Kralı I. Fernando bağımsız devletlerden Eftasîleri, 1062’de Tuleytula’daki Zunnûnîleri ve nihayet İşbiliye’deki Abâdîleri ağır haraca bağladı. 1085 yılında ise Kastilya Kralı VI. Alfonso ise Endülüs’ün Kurtuba’dan sonra ikinci büyük şehri olan Tuleytula’i zaptetti. Tehlikenin artması üzerine Endülüs’teki Müslümanların varlığının tehlikeye düştüğünü gören bazı emir ve ulemâ kendilerine yardımcı olmaları için Kuzey Afrika’da kurulan Murâbıtlar devletinden yardım istediler. Çağrıya cevap veren Murâbıtların sultanı Yusuf b. Tafşin Endülüs’e geçerek 1086 yılında VI. Alfonso’yu mağlup edip ülkedeki birliği sağladı, ardından da Endülüs’ü Murâbıtlara bağlı bir vilayet haline getirdi.
Murâbıtların Kuzey Afrika’da zayıflaması ve 1147 yılında yıkılmasıyla Endülüs tekrar siyasî kargaşa içine düştü. Bundan faydalanan İspanyol krallıklar sırasıyla Meriye, Turtûşe ve Laride’ye Müslüman emirlerin elinden aldılar. Bu defa Endülüs Müslümanlarının yardıma yine Kuzey Afrika’da hüküm süren Muvahhidler hanedanı yetişti. Süratle Endülüs’e gelen Muvahhidler Hıristiyan ordularını geri püskürttükleri gibi pek çok kaybedilmiş şehri geri aldılar. Ayrıca 1195 yılında birleşik Hıristiyan ordusunu ağır bir mağlubiyete uğrattılar. Bunun üzerine hazırlanan yeni bir bir Haçlı ordusu 1212 yılında Muvahhidleri mağlup edince Endülüs Müslümanları yine düşman saldırılarına açık hale geldiler. Nitekim Hıristiyan krallar saldırıya geçerek pek çok bağımsız Müslüman emirliği ortadan kaldırmaya başladılar. 1227’de başlayan istilâ hareketi 1250’ye kadar sürdü. Sonuçta Müslümanların elinde sadece Gırnata (Benî Ahmer) emirliği kaldı.
Güç şartlara rağmen 1462 yılına kadar izlediği denge politikası sebebiyle varlığını iki buçuk asır devam ettiren Benî Ahmer Devleti, Endülüs’ün yeniden Hıristiyanlaştırılması (Reconquista) projesinin sonucu olarak Kastilya ve Leon Krallıklarının saldırılarına maruz kaldı. 1489’a kadar Gır­nata Emirliği’nin başşehrin dışında el-Hâme (Alhama), Ronda, Levşe (Loja), Mâleka, Beyyâşe ve Meriye gibi belli başlı şehirler kaybedildi. Sıra Gırnata’ya geldiğinde Müslümanlar şehrin müdafaası için büyük bir gayret sarf ettilerse de 1492’de teslim olmak zo­runda kaldılar. Bu şekilde İslâm hâkimiyetinin Endülüs’teki en son bağımsız kalesi de düş­müş oldu. Gırnata’nın kaybedilmesinden itibaren İspanya’da kalan Müslümanlar Hıristiyanlığı kabul edenler de dahil olmak üzere bir asrı aşkın bir süre çok büyük sıkıntı içerisin­de yaşadılar ve sonunda tamamen ülkeyi terk etmek zorunda kaldılar.
İspanya’daki son bağımsız devletin ortadan kalkmasından on yıl sonra 1502 tarihinde şehirde kalmış olan Müslümanlar Osmanlı Sultanı II. Bayezid’e elçi göndererek mâruz kaldıkları dinî baskıları ve bu baskılar karşısındaki çaresizlikleri­ni dile getirip yardım talebinden bulundular. II. Bayezid bunun üzerine Kemal Reis kumandasında bir do­nanmayı Akdeniz’e gönderdi. Kemal Reis İspanya kıyılarında kurtardığı Müslümanların Osmanlı topraklarına taşınma­larını sağladı.
İspanyollar, 1609-1614 yılları arasın­da ülkede kalan Müslümanların hemen tamamını Endülüs’ten uzaklaştırdılar. Bu sıra­da Osmanlı tahtında bulunan I. Ahmed, hem Avusturya hem de İran seferleriy­le uğraşması ve donanmanın yeterince güçlü olmaması sebepleriyle İspanya’ya karşı harekete geçemedi. Bununla be­raber Fas, İngiltere, Fransa ve Venedik gibi devletlere elçiler göndere­rek Osmanlı Devleti’ne sığınmak isteyen Endülüs Müslümanlarına yardımcı olunmasını istedi. Bu sayede birçok Endülüslü Kuzey Afrika’daki Osmanlı topraklarına ve İstanbul’a ulaştırıldı.
KAYNAKLAR
İbn Abdilhakem, Ebû’l-Kasım Abdurrahman b. Abdillah (257/870), Futûhu Mısr ve Ahbâruhâ,  (thk. Charles Torrey), Kâhire 1991, s. 204-226; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, I-IX, Beyrut 1986, IV, 119-124, 128-129; Makkarî, Nefhu’t-Tîyb Min Ğusni’l-Endelüsi’r-Ratîb, (thk. İhsan Abbas), I-VIII, Beyrut 1986, I, 229-243, 290-298; Sâlim, Abdülaziz, Tarihu’l-Müslimîn ve Asruhum fi’l-Endelüs, Mısır 1961, s. 66-160; Sûfî, Hâlid, Tarihu’l-Arab fi’l-Endülüs, ? 1980 (Câmiatu Karyunus-Külliyetü’l-Edeb), s. 75-171; Hâccî, Abdurrahman Ali, et-Tarihu’l-Endelüs, Kahire 1983, s. 46-47; Munis, Huseyn, Fethü’l-Endelüs, Cidde 1985, s. 52-112; Vekîl, el-Emevîyyûn, I-II, Beyrut Dımeşk 1995, II, 73-111; İnan, Muhammed Abdullah, Devletü’l-İslâm fi’l-Endelüs, I-II, Kahire 1969, I, 67, 92-112, 117-118; İmadüddin, S. Muhammed, Endülüs Tarihi, (çev. Yûsuf Yazar), Ankara 1990, s.53-54; Özdemir, Mehmet, Endülüs Müslümanları I, Ankara 1994, s. 31 vd.; Apak, Adem, Asabiyet ve Erken Dönem İslâm Tarihindeki Etkileri, İstanbul 2004, s. 252-261; Provençal, E. Levi, “Emeviler”, İA, IV, 248-257; Özdemir Mehmet, “Endülüs”, DİA, II, 211-216. 
           



1 yorum:

  1. Çok güzel bi.çalışma ypmissiniz.Allah rzı olsun.

    YanıtlaSil

Yazarlar

Beyan Yayınları

DEL PIERRO

DEL PIERRO
PIERRE MARTIN