21 Ağustos 2019 Çarşamba

Aldatma

Prof. Dr. Cağfer Karadaş
Gök, simsiyah bulutla kaplı; yer, geceden beri yağan yağmurla ıslak; hava puslu, sanki sabah değil de akşamın gittikçe koyulaşan rengi hakim. Öfkenin ve bitkinliğin koyu karamsar rengi evin içine çökmüş. Ha bire dönüp duruyor. İki de bir dışarı bakıyor. Baktıkça da içi daha bir kararıyor. Ne yapacağını, kime, neyi, nasıl soracağını düşünüyor, düşündükçe beyni zonkluyor... 

20 Ağustos 2019 Salı

Cemaat



Ebû Ömer b. Dâvud
Ülkemizde dini ile iyi kötü barışık olup cemaatlerin rahle-i tedrisinden geçmeyen az insan vardır. Bazı cemaat mensupları devamlı arayış içerisindedirler. Oradan oraya gezer dururlar. Son durakları ateizm olanlar bile vardır. Kendisine bir durak bulamadan arayışlarına devam edenler de…
Cemaatlerin tipik özelliklerinden biri bağlılarından mutlak itaat istemeleridir. Sorgulama ve soru sorma cemaat mensuplarından beklenen bir şey değildir. Mürit gözlerini liderine diken ve onun emrini bekleyen kişidir.
Müritlik itaat ister. Anlatılanları ya da verilen görevi sorgulamak müritliğin tabiatına aykırıdır. Mürit olmak başkasının anlama kapasitesine mahkûm olmaktır. Sizin düşünemediğinizi ya da düşünemeyeceğinizi başkası düşünür, anlamadığınızı ya da anlayamadığınızı başkası anlar. Bu itaat, teslimiyeti, anlaşılamayanı ve hataları tevili gerektirir.
Cemaat olgusu FETÖ üzerinden çok tartışıldı. FETÖ, iktidarla kavga edinceye kadar ülkemizde diğer cemaatler gibi, hatta onlardan çok daha fazla meşru kabul edilen bir cemaatti. Öyle ki cemaat kavramı tek başına kullanıldığında FETÖ anlaşılırdı. Ne zaman iktidar ile kavga edip ihtilale kalkıştı ise o zaman eleştirilmeye başlandı. Aslında söyledikleri, anlattıkları ve kavramları diğerlerinden farklı değil… Mantık, aynı mantık… İnsanları sorgulayamaz ve eleştiremez hale getirmek…
Cemaatler insanları itaate davet ederken kullandıkları zeminlerden birisi tarihtir. Bugün yapılamayanları tarih üzerinde yaptırmak kolay. Nitekim Allah'ın veli kulları oldukları iddia edilen kişilerin kerametleri hep onların vefatından sonra anlatılır. Artık işin hakikatini gidip soracak muhatap yok nasıl olsa… Abdülkadir-i Geylani, yediği tavuğa emretmiş de tavuk kalkıp yürümüş… Bunu liderlerinden okuyan ya da dinleyen binlerce insan gözüyle görmüş gibi inanıyor.
Aslında bu hikâyeleri anlatmanın önemli bir sebebi var. Müritlerin itaatini başkalarının kerametleri üzerinden devam ettirmek… Kerameti anlatıp insanları kendisine itaate davet eden kimse, “Sen başkasının kerametini bırak da sende ne keramet var?” diye soru sormuyor. Zaten sorsa da cevap alamaz. Çünkü mukadder bu soruların cevapları da üretilmiş. Keramet gösteren bunu bilmez gibi… Ama anlattıklarının çoğu bal gibi biliyor.
Müritlerin şeyhler için getirdiği önemli avantajlar var. Bir kere herhangi birisinin söyleyeceği sözleri sözleri çok büyük önem kazanıyor. Yalan ve yanlışları görünmez oluyor. Konumunu dilediği şekilde ranta çevire biliyor. Bu özellik hemen hemen bütün cemaatler için geçerlidir.
Cemaatlerin liderleri için kullanılan, önemli bir kısmı tarihte ihdas edilmiş kavramlar var. Bunlar çok işlevsel… Modası geçmiyor. Mehdi, kutub, gavs gibi… Adamın gavs olduğuna inanıyor müritleri… Kimse de kalkıp nasıl gavs olunur, bunun dindeki yeri nedir diye araştırma gereği duymaz.
Cemaat kavramı, birlik ve beraberliği ifade eden bir kavram olmasına rağmen memleketimizde bölücülük yapmak için kullanılan bir kavram haline gelmiş durumda… Çünkü her cemaat kendi tabilerinin dışında kalanları sapkın olarak görüyor.

28 Temmuz 2019 Pazar

Benperestliğe Çelme Atma

Benperestliğe Çelme Atma 
Dr. Öğr. Üyesi İbrahim BARCA
احوال دنیا
حال دنيا را چو پرسيدم من از فرزانه ای؟
گفت: يا آب است؛ يا خاک است يا پروانه ای!
گفتمش احوال عمرم را بگو؛ اين عمر چيست؟
گفت يا برق است؛ يا باد است؛ يا افسانه ای!
گفتمش اينها که ميبينی؛ چرا دل بسته اند؟
گفت يا خوابند؛ يا مستند؛ يا ديوانه ای!
گفتمش احوال جانم را پس از مردن بگو؟
گفت يا باغ است؛ يا نار است؛ يا ويرانه ای!
"ابوسعيد ابوالخير"

24 Temmuz 2019 Çarşamba

Tajo Kanyonundaki Vasiyet


لـكلِّ شـيء إذا مـا تمَّ نُـقصانُ        فـلا يُـغـَرُّ بـطيبِ العَيشِ إنسانُ[1]
Yıllar geçmiş, Tarihçi o kadar yaşlanmıştı ki, Tajo Kanyonu’nun patikalarından inerken eski atikliğiyle inemiyor; acemi dağcılar gibi kayalığın bazı çıkıntıları ve çalılıklarına tutunma ihtiyacı görüyordu. Oysaki çocukluk günlerinde, Pervari’deki evinin arkasında göğe doğru yükselen kayalıklarında oynayıp birinden öbürüne atlarken, küçük dağ keçilerini andırıyordu… Şimdi ise, Endülüs’ün şirin ve hüzünlü Ronda şehrini ikiye bölen Guadalevin çayının kanyonuna inerken zorluk çekiyor, hatta bazen nefes almak için küçük molalar veriyordu. Ama onun acelesi, kendisiyle beraber Endülüs’e gelmiş olan öğrencilerinin onu görmeleri ve onun gibi kanyona inme hevesine kapılmaları endişesiydi. Onun için mümkün mertebe onlara görünmeden kanyona inip, gözden kaybolmak istiyordu. Nihayet büyük bir çabadan sonra oldukça yüksek olan Ronda Köprüsünün ayaklarının içinde kaybolduğu kanyonun sularına vardı. Artık o hürdü; ne öğrencileri, ne de onlar gibi Ronda’yı gezmeye gelmiş olan turistler onu görüyordu. Bu yalnızlık hürriyetini eline geçirince de, köprünün üzerinde incelemelerde bulunan turistlere görünmeden hemen kendi incelemelerine başladı. Bir-iki mağaramsı kaya oyuklarını inceledikten sonra, oldukça büyük ve geniş olan bir mağarayla karşılaştı. Mağaranın derinliklerinde, tavanlara ters bir şekilde asılmış birkaç yarasadan başka bir şey yoktu. İçerisi oldukça karanlıktı. İşte tam o sırada, kendisinin “akılsız” dediği telefonu işe yaradı. Telefonun fenerini açtı ve mağarayı incelemeye başladı. Elini mağaranın deliklerine sokup bir şeyler ararken korkmuyor değildi. Çünkü deliklerin birinden kendileri için tehlike zannettikleri bu “mağara yabancısı”na bir akrebin zehirli iğnesini, ya da bir yılanın sivri dişlerini eline sokarak zehir akıtması içten bile değildi. Ama Tarihçinin tecessüsü, korkusunu bastırdığı için teker teker mağaranın deliklerini kolaçan etmeye devam etti. Sonra birden durdu ve telefonun ışığıyla bir delikten çıkardığı cisme baktı. Bu, asırlarca nemli tozlar içerisinde küflenmiş bir cüzdana benziyordu. Hemen kedisini mağaranın dışına atıp, bu garip cüzdanı incelemeye başladı. Yıllar ve asırlar cüzdanı öylesine çürütmüştü ki, neresine ellese, elinde kalıyordu. Ve nihayet, cüzdanın içinde, balmumuyla sıvanmış bir “iç cüzdan”a ulaştı. Tarihçi bu usulü iyi biliyordu. Nitekim bir zamanlar önemli evraklar, balmumuyla sıvanmış bez parçaları içerisinde muhafaza edilirdi. Artık elinde deri cüzdandan bir şey kalmamış, parçaları Tajo çayının suları içerisinde akıp kaybolmuşlardı. Sonra birdenbire Tarihçi irkildi:

9 Temmuz 2019 Salı

Muazzez İlmiye Çığ'ın İbrahim Peygamber Kitabının Eleştirisi

Maruf Çetin

Ünlü Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ hanımefendinin "Sümer Yazıları ve Arkeolojik Buluntulara Göre İbrahim Peygamber" kitabını değerlendiren bu notu 2016 da yazmıştım. Burada paylaşmakta faydalı olacağını ümit ediyorum.

Elimizdeki Tevratı ve Kuran'ı ciddi bir şekilde anlayamamış bu kişinin; hakkında bilgi ve verinin çok daha az olduğu antik Sümer metinlerini nasıl anladığını cidden merak ediyorum.

Verdiği bilgilerin çoğu yanlış. Sümer, Akad ve Aram dillerini bilmesinin mümkün olmadığı derecede hatalı bilgiler var. Çok detaya girmek istemiyorum ama bir iki misal vermek zorundayım.

Örnek, Paddan-Aram diye bir yerden bahsediyor ve bunu iki nehir arası (güya mezopotamya) diye çeviriyor. Halbuki bu arami bir kelime olup "Aram arazisi" demektir. Arapça'sı Feddan Aram فدان آرام (Aram tarlaları) Bunun gibi çok kelime hataları var.

Mesela diyor ki, Tevratta geçen şahıs adları aslında yer adlarıdır. Demek ki bu şahıslar arkeolojik olarak yokmuş. Tabi ki bu yanlış bir bilgidir.

Yer adları dediği örnekler şöyle İbrahim'in kardeşinin adı Nahor ve babası Terah mesela, diyor ki,

----ALINTI----
"İlginç olanı, Tekvin 11: 10'da İbrahim'in ataları olarak yazılan şahıs adlarının Harran yöresindeki yer adları olması. İbrahim'in bir kardeşinin adı olan Harran şehri hâlâ varlığını koruyor. Diğerinin adı, Nahor. Bunun karşılığı Til-Nahiri. Bunlar, Mari ve Asur metinlerinde (İÖ 1900 1800) bilinen yer adları. Nahor'un yeri bulunamadı, fakat Harran yöresinde olmalı deniyor. İbrahim'in babası Terah adına uyan, Tilşa, Turah, Torah, Til-Turakki şeklinde değişen yer adları var. Torah'ın anlamı, keçi tepesi."
----ALINTI----

Torah çok bilinen bir kelimedir ve keçi tepesi diye bir anlamı yoktur. Bir kere yer isimlerinde ön ek "Til" olan kelimeler günümüzde de hala kullanılmakta olan "Tel" yani tepe anlamındadır. Suriyedeki Tel-Abyad gibi. Til-Nahiri, (tel nahori, nahori tepesi) Til-Turakki de (Turakki tepesi) demek. Yer adları ile şahıs adlarını nasıl bu kadar basitçe karıştırabilir? Şimdi Nahor ayrıdır, Tel-Nahor tamamen ayrıdır. Tel Nahor (Nahor Tepesi) bir yer adıdır diye, Nahor diye birinin olmadığını bunun yer adı olduğunu nasıl ilersi sürersiniz?

Tevrat, Sümer ve Kuran ile kurduğu benzerlikler aşırı zorlama ve alakasız.

Ancak Kuran ve Tevratı, Kuran ve Tevrat karşıtı yazarların kitaplarından alıntılar yaparak anlatmaya tanımlamaya çalışması, olayın olabilecek bütün ilmi ciddiyetini yok ediyor.

Ama şunu okuyunca cidden güldüm:

"(Kuran'da geçen) Yusuf'un Hikâyesinde Hz. Muhammed’in kabul ettiği tek Allah'ı Yusuf'un da bildiği, bunu etrafındakilere anlatması özellikle ön plana alınmış."

Ne bu şimdi uzayda mı yaşıyorsun?

Çığ hanım Hz. Muhammmed'ten öncekilerin İslam olması iddiasından tamamen habersiz davranıyor. Yani kabul edin ya da etmeyin İslama ve müslümanlara göre bütün peygamberler aynı Allah tarafından gönderilmiş ve hepsi tek Allah'ı anlatmışlardır. Hz. Muhammed'den önceki tüm peygamberler de İslam'dır. Şalom'un ne olduğunu da mı bilmiyorsunuz? İslam demektir. Kudüs'ün en eski adı da Urşlim (ur, şehir; şlim islam). Manası İslam şehri demektir.

Bilginin içindeki cehalet, önyargı ve bağnazlık...
Bunlar tedavisi olmayan hastalıklar...




3 Temmuz 2019 Çarşamba

Kedi Köpek Halleri

Prof. Dr. Cağfer KARADAŞ
-Nasıl da sokuluyordu ayaklarının dibine, yumuşak yumuşak... Yumaşak tüylerini ayaklarına sürttükçe, dayanılmaz bir zevk, karşı konulamaz duygular veriyordu. Okşuyordu. Okşaya okşaya aklı uyuşturuyordu...  “Ne yumuşak, ne uysal” dedi içinden... Bütün derdi de buydu zaten. Bunu dedirtmek ve buna inandırmak... İnandırdı da... Artık uysal ve yumuşak bir varlıktı onun gözünde. Ah kedicik, yavrucuk, yumuşacık hayvancık... Bu onun kedi halleriydi. 

9 Haziran 2019 Pazar

Eski Bir “makasçı”yla Yolculuk

Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma
Siirt’ten İstanbul’a geliyordum. Benim geleceğimi bilen bir arkadaşım, “Hocam İstanbul Hava Alanı şehre çok uzak; müsaade edersen, o gün benim kardeşim hava alanına gelip seni arabasıyla alsın” dedi. Ben de, “Teşekkür ederim. Bu iyiliğinizi de yapmış gibi kabul ediyorum. Ancak, hava alanında hem otobüsler var hem de ticari taksiler. Allah’a şükür onlara verecek kadar param da var! Onun için kardeşin zahmet edip gelmesin; ben yine de size medyun-u şükran olayım” dedim. Arkadaşım yine üsteledi: Hocam sen İstanbul Hava Alanına inince, bir zahmet kardeşime alo de, o gelip seni alsın! Ben de hayır olmaz, dedim; ve ayrıldık.

29 Mayıs 2019 Çarşamba

Âlim


Prof. Dr. Cağfer Karadaş
Âlimin ölümü âlemin ölümüdür” denilmiş. Doğrudur. Çünkü âlim, toplumların hafızası ve zihnidir. Hafıza ve zihin gittiğinde kalan şey boşlukta sallanan ceset hükmünde. Âlimlerini yok sayan veya yok edenler, kafalarına kurşun sıkan bebbahtlara benzer. Ha toplum hafızasına kurşun sıkmışın, ha âlimi öldürmüşün... Peygamberlerini öldürenleri Rabbim nasıl da kınıyor Kitabında... Âlimin öldürülmesini buna kıyas et!

10 Mayıs 2019 Cuma

Bir Arı Masalı

Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma
Dünya gezegeninin bir köşesinde, dünyanın diğer arıları gibi yaşamlarını sürdüren bir “Arı Devleti” varmış. Bu arı devletinin yöneticileri, tıpkı insanlar gibi, ama onlardan daha arı, daha reel, daha samimi ve daha hukukîbir düzenle idare ediyorlarmış… Onların oldukça tavizsiz “toplum kuralları/kanunları” varmış. Bu arı toplumu içerisinde, her birey arı kendi hukukunu bilir, o hukukun dışına çıkmazmış/çıkamazmış! Kazara bu arı toplumundan bir arı çıkıp, “arıların Yaratıcı tarafından konulmuş olan düzenine/haklarına aykırı bir harekette bulunsa, bütün arı toplumu tarafından cezalandırılır; hatta arı toplumundan öylesine uzaklaştırılırdı ki, “nesyen mensiya” olurdu. Arı devletinin yapısı/kanunları ve idarecileri öylesine ciddiydi ki, ilȃhîKudretin onlar için yazmış olduğu bu kanunlar sayesinde herkesin hak-hukuku belli, hiç kimse bir diğerinin hukukuna tecavüz etmezdi/edemezdi.  Kanun ve nizamı da, arı toplumunun mümeyyiz vasıflı bireylerinin birkaç senede bir seçtikleri “Arı Beyi” idare ederdi. Ne var ki Arı Beyi de kendi başına “lȃ yus’el” değildi. Onun etrafında, kendisini sürekli bir şekilde denetleyen, hata yaptığında korkmadan ikaz eden, adları hiçbir şaibeye karışmamış olan “dȃnȃ heyeti” varmış. Faraza toplumun düşmanı olan birileri Arı Beyi’ni idlȃl etmek için ona yanaşsa, Dȃnȃ Heyetidevreye girer, kendi kişisel çıkarları için arı toplumunun huzurunu bozmaya çalışan bu mikrop arıya/arılara ve onun/onların münȃfıkça olan girişimlerine mani olurlardı. Fakat Arı Beyi de, neticede bir arı olduğundan, kazara bu gibilerin riyakâr görüşlerine bir kanadını, ya da ayaklarındaki koruyuculardan bir kısmını kaptırsa, artık Arı Beyi o mikrop arının desiseleri doğrultusunda yol almaya ve Dȃnȃ Heyeti’ni kȃle almamaya başlar. Ve Arı Beyi bu şekilde kendisini “münȃfık arılar”ın havasına kaptırınca, münȃfık arılar, artık kendileri gibi olan münȃfık arılardan yeni bir “Dȃnȃ Heyeti” seçer ve Arı Beyi’nin devleti, bu yeni teşkil edilen menfaat çetelerinin arzuları doğrultusunda akmaya başlarmış…

5 Mayıs 2019 Pazar

Şeyh

Prof. Dr. Cağfer Karadaş
Yeni dönmüştüm memlekete. Hatırımda kaldığı kadarıyla bir yaz günüydü. Gündüz sıcaklığının tavan yaptığı günlerdi. Akşamların serinliği dışarı çıkmanın cazibesini de artırıyordu. Böyleydi Anadolu bozkır havası. Gündüz kavurur, akşam savururdu. Hele gençler, akşam oldu mu, evde duramaz bir yerlere savrulurdu. Eee, ne diyelim serde gençlik var. Böyle günlerde evlerin dışı içinden cazip olurdu. Evde olanlar bile evin içinde değil, dışında otururdu. Her evin küçük de olsa bir bahçesi veya hayatdenilen bir dış yaşam alanı vardı o zamanlar.

Beyan Yayınları

DEL PIERRO

DEL PIERRO
PIERRE MARTIN