6 Eylül 2019 Cuma

Ders Alma Zamanı

Prof. Dr. Cağfer KARADAŞ
Güneş tepeden, kumlar yerden yakıyordu. Develerin gölgesinden başka sığınılacak yer yoktu. Yerde yürüyen de, deve sırtında giden de aynı güneşin yamacındaydı. Kimseden ses çıkmıyor, kimse kimseye bakmıyordu. Kervandaki deve katarının çıkardığı sesler dışında bir şey duyulmuyordu. Herkes kendi istikametine yürüyor, kendi kaderine boğun eğiyordu.

3 Eylül 2019 Salı

Prof. Dr. İsmail Hakkı Göksoy'la Röportaj


Süleyman Demirel Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nden
PROF. DR. İSMAİL HAKKI GÖKSOY İLE RÖPORTAJ

Bize kısaca ailenizden, memleketinizden ve çocukluğunuzdan bahseder misiniz?
1960 yılında Isparta’nın Sütçüler ilçesine bağlı Sağrak Köyü’nün Sağlık Pınar (Gökpınar) mevkiinde doğdum. Dedem ve büyük dedem ilk önceleri Sütçüler ilçe merkezinde otururlarken, İstanbul’a gidip orada seyyar sokak sütçülüğü yapmışlar. Sütçülükten kazandıkları parayla memlekete geri döndükten sonra Cumhuriyetin ilk yıllarında Gökpınar mevkiinden bahçe ve tarla satın alarak oraya yerleşmişlerdir. Aslında İstanbul ve Ankara gibi büyük şehirlerdeki seyyar sütçülük mesleği, yakın dönemlere kadar bugünkü Sütçüler ilçesi ve köylerinde yaşayan birçok ailenin önemli bir geçim kaynağı idi. Daha önce Eğirdir ilçesine bağlı Cebel nahiyesi iken, 1938 yılında ilçe olurken bu meslekten dolayı ilçenin adı da Sütçüler adını almıştır. Ben de okumasaydım, İstanbul veya Ankara’da bu mesleği yapanlardan biri olurdum herhalde. Çünkü diğer üç erkek kardeşim de belirli sürelerle bu mesleği icra ettiler. Babam ve annem bir çiftçi ailesiydi. Ekip biçtiğimiz bahçe ve tarlaların yanı sıra koyunlarımız, keçilerimiz ve sığırlarımız vardı. Dört erkek ve iki kız kardeş olmak üzere toplam altı kardeşiz. Ben, ikinci sırada doğan çocuktum ve babam askerde iken doğmuşum. Çocukluğumuzda ailemize tarlada, bahçede ve hayvanlara bakmada yardım ederdik.
Çocukluk yıllarımı Gökpınar’da geçirdim ve ilkokulu oturduğumuz yerden 7, 8 kilometre uzaklıktaki Sağrak köy ilkokulunda okudum. Her sabah yaya olarak birkaç çocuk ile birlikte okula gider ve akşamüstü geri dönerdik. Havaların çok karlı ve yağışlı olduğu bazı kış günlerinde köydeki sınıf arkadaşlarımızın ve akrabaların evinde kalırdık. O zaman ilkokulda iki öğretmen vardı ve 1. 2. 3. sınıfları bir öğretmen, 4. ve 5. sınıfları da diğer öğretmen okuturdu. O yıllarda köy okullarına devlet tarafından Amerikan hibe yardımı çerçevesinde Amerikan süt tozu ve beyaz un dağıtılırdı. Her öğrenci ailesi nöbetleşe sabahleyin okulun bahçesinde yakacağı odunları da beraberinde getirerek bunları pişirirdi. İkinci veya üçüncü teneffüste de öğrenciler sıraya girerek birer bardak süt ve bir yufka ekmek alarak beslenirlerdi. Ayrıca, her sabah yanımıza evden çıkarken içinde yufka, haşlanmış patates ve yumurta, çökelek ve tereyağı gibi yiyeceklerin olduğu azığımızı yanımıza alırdık. Dördüncü sınıf sonunda mahalleye ilkokul açıldı ve beşinci sınıfı ise mahallede okudum. Burada da tek öğretmen tüm sınıfları okuturdu. Toplamda 15 öğrenci idik.

Eğitim hayatınız ile ilgili bilgi verir misiniz?
İlkokulu bitirdikten sonra, bir yıl mahallede kaldım ve kış aylarını evde halı dokuyarak geçirdim. Zira babam benden bir yıl önce mezun olan ağabeyimi ilçedeki ortaokuluna yazdırdı ve onu okumaya gönderdi. Orada o, ücretli okul pansiyonunda kalıyordu. İki çocuğu okutamam düşüncesiyle beni ortaokula göndermedi. Ancak ertesi yıl beni ilçedeki Kuran kursuna yazdırdı. Daha sonraları babam, beni Kuran kursuna göndermesinin sebebini ise, şöyle açıklamıştı. Birkaç ay yaşayan küçük kardeşimiz ölmüş ve babam da mahalledeki bir hocadan çocuğun defnedilmesini talep etmiş. O da, “benim işim var, başka yere gideceğim” diyerek babamın talebini geri çevirmiş. Babam da o kızgınlıkla köye giderek köy imamını getirtip, çocuğun cenazesini ona kaldırtmış. Bu olaydan birkaç ay sonra da, Kuran kursuna talebe toplayan ilçedeki bir imam, babamla görüşüp okul yaşında çocuğu olduğunu öğrenince beni göndermesini istemiş. Babam da bunun üzerine beni ilçe merkezine götürerek Kuran kursuna yazdırdı. Bu şekilde elifbadan başlayarak bir yıl boyunca Sütçüler Kuran Kursu’nda okudum. Burada aldığım ilk dini eğitimim sırasında falakaya yatırılmadım; ancak ezberleri zamanında yapamayan kurs arkadaşlarımın falakaya yatırılarak cezalandırıldığını gördüm. Öğrenimin sonunda ilçe merkezindeki Seferağa Camisi’nde hatim merasimi oldu ve buna ailelerimiz de katıldı. Ertesi yıl ilçe müftüsü iyi çalışan kurs öğrencilerini ortaokula yazdırdı, bazı arkadaşlar da hafızlığa başladılar. Böylece, hem Kuran kursunun yurdunda kaldım hem de Sütçüler Orta Okulu’na devam ettim. Ortaokulunda yeterli öğretmen olmadığı zaman bazen ilçedeki bürokratlar derse gelirdi. Mesela, bir yıl boyunca İngilizce dersimize ilçenin kaymakamı girdi. Onun dersi çok disiplinli geçerdi. Din dersine ise hep müftü girerdi. İş eğitimi ve tarım dersi diye bir ders vardı ki, ona da ilçedeki orman işletme müdürü olan mühendis girerdi.
Ortaokulu bitirdikten sonra, 1975 yılında il merkezine giderek Isparta İmam-Hatip Lisesi’ne kaydoldum. Aynı zamanda müracaat ettiğim Vakıflar Yurdu’nun sınavını kazanarak yatılı yurda yerleştim. Benden iki yıl önce mezun olan ağabeyim ise, Isparta Lisesi’nde okuyordu ve o arkadaşı ile evde kalıyordu. O liseyi bitirdikten sonra eğitimine devam etmedi ve daha sonra polis memuru oldu. Diğer kardeşlerimden de ilkokul sonrasında okuyan olmadı. Ben de, 1979 yılında İmam-Hatip Lisesi’ni bitirdikten hemen sonra girdiğimiz imamlık sınavını kazanarak Isparta’nın Senirkent ilçe merkezindeki Şeyhler Camisi’ne imam-hatip olarak atandım. Bir yıl burada imamlık yaptım. Ertesi yıl İzmir Yüksek İslam Enstitüsü’nün sınavlarına girdim ve kazandım. Kafamda hem okuyup hem de İzmir içinde veya yakınında bulunan bir camiye tayin çıkarttırmayı düşünüyordum. Enstitüde hem okuyup hem çalışanların olduğunu da duymuştum. Ancak, bu düşüncemi gerçekleştiremedim. Çünkü 12 Eylül 1980 tarihinde ülkede askeri darbe oldu ve tüm tayinler durduruldu. Enstitüye kesin kayıt yaptırmak için gideceğimde bile, müftü ve kaymakamdan zorla izin almıştım. Okuma azmim ağır bastığı için imam-hatiplik görevimden istifa edip İzmir’e okumaya gittim ve yüksek dini tahsil hayatıma orada başladım. İkinci sınıfta iken, tüm İslam enstitüleri İlahiyat fakültelerine dönüştürüldü. O yıllarda kimisi buna karşı çıkmakta kimisi de bunun çok faydalı olacağını söylüyorlardı. Fakülte olunca daha çok doktoralı, doçent ve profesör hocalarımız oldu. Bunların derslerini dinlerken, daha seviyeli eğitim verdiklerini anlamaya başladım. Dördüncü sınıfta iken, bende de yüksek lisans yapma gibi düşünceler hâsıl oldu. Zira bizden bir yıl önce mezun olan iki öğrenci fakülteye asistan olarak atandılar. Enstitüden gelen bazı hocalarımız da, doktora öğrenci kimliklerini göstererek biz de siz gibi öğrenciyiz diyorlardı. Önümüzdeki bu tür örnekler, tahsilimi devam ettirmeyi teşvik etti.
Son sınıfın son aylarında fakülte panosunda Türkiye Diyanet Vakfı’nın yurtdışı mastır ve doktora bursu ilanını gördüm. Bazı sınıf arkadaşlarımızın ve hocalarımızın da teşviki ile bu burs programına müracaat ettim. Ankara’ya giderek bu ilanın sınavına katıldım. Sınava katılan ve farklı İlahiyat fakültelerden gelen öğrenciler arasından 10 öğrenci seçildi ve İzmir İlahiyattan da ben seçildim. Müjdeli haberi, sözlü olarak ilk defa dekan yardımcısı hocamız Avni İlhan Bey beni odasına çağırarak vermişti. Daha sonra da yazılı olarak tarafıma bildirildi ve Ankara’ya yabancı dil kursuna katılmak üzere çağrıldım. Yaz ayları boyunca Ankara’da Diyanet merkezinde Devlet Lisan Okulu’nun hocalarının verdiği yoğun bir İngilizce dil kursuna devam ettik. Bu kursa aynı zamanda İlahiyat fakültelerindeki bazı asistanlar ve yardımcı doçentler de katılıyordu. Yurt dışına çıkış için resmi işlemlerimizi tamamladıktan sonra 7 Ocak 1985 tarihinde İngiltere’ye giriş yaptım. Önce Durham şehrinde 6 burslu Türk arkadaş ile birlikte İngilizce dil kurslarına devam ettik. Daha sonra Manchester Üniversitesi’ndeki Yakındoğu Araştırmalar Bölümü’nde (Department of Near Eastern Studies) mastır eğitimine başladım. Buradaki yüksek lisans eğitimini bitirince Londra’ya geçerek Londra Üniversitesi Doğu ve Afrika Araştırmaları Okulu’nda (School of Oriental and African Studies - SOAS) doktoraya başladım. Haziran 1991’de bu merkezdeki doktora tezimi başarıyla tamamlayarak Türkiye’ye döndüm.

Neden İslam Tarihi alanını ve akademisyenliği seçtiğinizi anlatır mısınız?
Önce isterseniz niçin akademisyenliği seçtiğimi bahsedeyim. Akademisyen olma ve tahsilimi ilerletme fikri, fakülte yıllarımın sonlarında oluşmaya başladı. İslam enstitüleri fakülteye dönüşünce, yüksek lisans ve doktora tahsil seviyeleri ve akademik unvanlar hakkında bilgi sahibi olmuştum. Fakültede unvanlı hocalarımızın sayısı artmaya başlamıştı. Ben de okumaya meraklı olduğum için eğitimimi devam ettirmek istiyordum. Hatta babamın karşı çıkmasına rağmen, imamlıktan ayrılıp İzmir’e okumaya gitmiştim. Fakültede İzmir’de imamlık yapan ve yaşça benden büyük olan bir sınıf arkadaşım vardı. Sınav öncesinde yanıma gelir ve işlediğimiz ders konularını ona anlatırdım. O, benim anlattıklarımla sınava girer ve geçer not alırdı. Bir gün bana, İngilizce kursuna yazılmamı ve seneye yüksek lisansa devam etmemi söyledi. Ben de kendisine “kursa yazılacak param yok” deyince, “ben sana parayı bulurum” dedi. Birkaç gün sonra bana camiye gelen hayırsever cemaatinden birinin gönderdiği biraz para getirdi ve “bunu al doğruca kursa yazıl, devamını ben sana getireceğim” dedi. Ben de ertesi günü hemen İzmir’in Alsancak mevkiindeki Amerikan Kültür Merkezi’nin İngilizce kursuna yazıldım. Kurs sayesinde İngilizceyi epeyce ilerlettim ve son sınıfta bu dersten hep yüksek not alırdım. Ankara’ya Diyanet Vakfı’nın yurtdışı burs sınavına gittiğimde İngilizce sözlü sınavında da oldukça iyi performans göstermiştim. Böylece bende hem hocalarımın hem de bazı arkadaşlarımın teşvikiyle tahsilimi ilerletmek fikri gelişti. Aksi halde ya Milli Eğitimde öğretmen ya da Diyanette görev alma imkânım olabilirdi.
İslam tarihi alanını seçmem ise, bize burs veren kurumun yetkililerinin yönlendirmesi ve yurt dışında almış olduğum yüksek lisans ve doktora eğitimim neticesinde şekillendi. O dönemdeki Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Dr. Abdülbaki Keskin Bey, Türkiye Diyanet Vakfı’na bağlı olarak İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM) kuruluncaya kadar yurtdışına gönderilen burslu öğrencilerden sorumlu kişi idi. O, bizleri İslam dünyasının farklı coğrafyaları üzerinde çalışmamızı istedi. Müslüman ülke ve bölgelerin özellikle son yüzyıllarının tarihi ve coğrafyası, dini gelişmeleri, düşünce hareketleri ve geçirdikleri sömürge tecrübelerinin araştırılmasını çok önemsiyordu. O yıllarda İslam dünyası ile ilgili olarak Türkiye’de akademik anlamda ciddi araştırmalar yapan kimseler yoktu. Yapılanların çoğu bazı tanınmış Müslüman yazarların eserlerinin tercümesi veya gazetecilerin yazdıkları deneme tarzındaki yayınlar vardı. Bunun için her birimize farklı coğrafyalarla ilgili çerçeve konular verdi. Bana da ilk zamanlar adını bile hiç duymadığım İslam dünyasının Malay-Endonezya bölgesi düştü. Manchester’de o bölgenin uzman hocası olmadığı için orada Sudan üzerine bir yüksek lisans tezi hazırladım. Sudan’da mehdi idaresinin yıkılışı ve İngiliz sömürge yönetiminin kuruluşu hakkında idi. Doktora tahsili için ise, daha sonra o bölgeyi çalışan hocaların bulunduğu Londra Üniversitesi’ne bağlı olan SOAS’a geçtim. O yıllarda Londra’daki SOAS, Avrupa’daki en önemli şarkiyat merkezlerinden biri kabul ediliyordu.

Hocam, doktora yaparken ne tür zorluklarla karşılaştınız?
Doktora yaparken, maddi olarak çok fazla zorlukla karşılaşmadım. Aldığımız burs fazla olmamakla birlikte, idareli harcayarak geçinmeye çalışırdık. Çoğu zaman öğle yemeği için çantamızda sandviç tarzı şeyler götürür ve onunla beslenirdik. Aylık 300 pound ile başladığımız bursumuz, zamanla 600 pounda kadar çıkmıştı. Doktora yaparken en fazla dil konusunda zorluklarım oldu. Zira Londra’da doktoraya başvurduğumda mülakat sınavı yapan hocalar bana ne tür konular çalışmak istediğimi sordular. Ben de kendilerine, bana burs veren kurumun benden Endonezya üzerine çalışmamı istediklerini söyledim. O ülkeyle ilgili bir tarih konusunun çalışılması için önce senin Hollandaca öğrenmen gerekir dediler. İngilizce bilmen yeterli olmaz. Çünkü Endonezya eski bir Hollanda kolonisidir. Orayla ilgili tarih kaynaklarının hepsinin bu dilde olduğunu belirttiler. Ben de kendilerine Manchester’da mastır yaparken aynı zamanda Hollandaca kursuna devam ettiğimi ve bu dili öğrenmeye başladığımı söyledim. Nitekim daha mastır yaparken, Manchester Üniversitesi’nde Hollandaca kursunun olduğunu öğrendim ve ona kaydolmuştum. Ancak, derslerimin yoğunluğu nedeniyle çok fazla ilerleme kaydedemedim. SOAS’daki mülakat sonunda beni ileride doktoraya geçiş yapmak üzere Mphil (İngiltere’de mastır ve doktora arası bir derece) öğrencisi olarak kaydettiler. O yıllarda İngiltere’deki tanınmış üniversiteler doktora öğrencilerini önce Mphil öğrencisi statüsüyle başlatırlardı. Okulun İngilizce yabancı dil sınavını da daha önce girmiş ve geçmiştim. Bir yıl sonrasında tez konumla ilgili olarak verdiğim bir bölüm seminerinde danışmanlarım yaptığım sunumu gayet başarılı buldular ve ertesi günü doktora öğrenciliğine hemen transferim yapıldı.

Bize çalışmalarınızdan bahsedebilir misiniz?
Yüksek Lisans çalışmamı, Manchester Üniversitesi Yakındoğu Araştırmaları bölümünde yaptım. Sınıfta dört Türk öğrenci, birkaç Arap ve bir, iki Çinli öğrenci vardı. Bölümdeki hocalarımız arasında bazı meşhur şarkiyatçılar da vardı. Mesela, Prof. C.E. Bosworth gibi. O, aynı zamanda Brill yayınevinin çıkardığı İslam Ansiklopedisi’nin editörü idi. Ayrıca, Prof. F.A.K. Yasemee, Prof. C. Imber, Dr. N. Calder gibi şarkiyatçılardan dersler aldım. Mastır derslerimizden birisi, Prof. Bosworth’ın verdiği “Modern Developments in Islam” idi ve bu derste İslam dünyasında son yüzyıllarda ortaya çıkan dini akımları işlerdik. Hoca dersle ilgili uzunca bir okuma listesi verdi ve dersi de önündeki notlara dayalı olarak anlatırdı. İlk derste aldığımız notların yetersiz kalacağını düşünerek hocadan dersi teybe kaydetmek için izin aldık. Birkaç hafta öncesinde bir teyp almıştım ve onu kullandık. 90 dakikalık kaset dolunca, tak diye ses çıkarırdı. Hoca dersin bittiğini ondan anlardı. Her hafta birimiz kasetteki kaydı yazıya aktarır ve sonra fotokopi yoluyla çoğaltarak Türk arkadaşlar arasında paylaşırdık. Bu bizim İngilizcemizi geliştirmede çok faydalı oldu. Prof. Yasemee’nin de “European Expansion over the Islamic world” adında bir dersi vardı ve bu ders Avrupalı sömürgeci devletlerin Asya ve Afrika kıtalarındaki İslam coğrafyalarını nasıl hâkimiyetleri altına aldığını ortaya koyuyordu. Bir nevi sömürgecilik tarihi idi. Onun ayrıca “Texts on History” adında ayrı bir dersi daha vardı ve tarihi metinlerin analizini yapardık. Hatta hoca birkaç hafta Lozan konferansındaki görüşmelerin İngilizce resmi tutaklarını getirdi ve onların değerlendirmesini yaptık. Norman Calder’dan “Islamic Law” dersini aldım. İslam hukukun gelişimi ve Serahsi’nin Arapça Mebsut adlı eserinden seçme metinler okuduk. Diğer mezhep görüşleriyle birlikte değerlendirmeler yapardık. C. İmber de Osmanlı tarihi ve hukuk sistemi hakkında dersler veriyordu. İran asıllı bir bayan hocadan da Arapça metinler dersi almıştık. Mastır tezi olarak da, Yasemee’nin danışmanlığında “The Establishment of Anglo-Eygptian Rule in the Sudan (1898-1914)” başlıklı Sudan hakkında bir tez hazırladım. Yaz döneminde mastır tezimi hazırlarken ilk defa Londra’daki İngiliz arşivleriyle tanıştım ve Public Record Office’de arşiv dosyalarını karıştırmaya başladım. Ayrıca, Durham şehrindeki üniversite kütüphanesinde “Sudan Papers” adlı özel arşivden istifade ettim.
Doktora çalışmalarıma gelince, daha önce bahsettiğim gibi mastırı Manchester’da bitirince Ocak 1987’de Londra’ya taşındım ve SOAS’da doktoraya başladım. Doktorayı iki danışmanın rehberliğinde yaptım. Bunlardan ilki Alman asıllı filolog ve Malay-Endonezya edebiyatı uzmanı Prof. Ulrich Kratz idi. O, SOAS’ta Güneydoğu Asya Dilleri ve Kültürleri Bölümü başkanı idi. Diğer danışmanım ise, Prof. R. Smith idi ve o da SOAS’ın Tarih bölümünde Güneydoğu Asya bölge tarihçisi idi. Malezya ve Vietnam üzerinde çalışıyordu. Aynı zamanda Tarih bölümünün Güneydoğu Asya Bölgesi Lisansüstü Çalışmalarının akademik yöneticisi idi. Doktoranın ilk yılında devam etmek mecburiyetinde olduğumuz, fakat sınavı olmayan birkaç ders aldım. Doktorada çok fazla ders yoktu. Dersler de, genellikle tarih usulü, kaynakları ve araştırma nasıl yapılır bunlar üzerine idi. Ayrıca her iki haftada yapılan bölüm seminerlerine katılma zorunluluğumuz vardı. Her Salı günü öğleden sonraları da her öğrencinin katılabileceği ve “public lecture” denilen konferanslar olurdu ve bazı tanınmış kişiler davet edilirdi. Oryantalizm kitabının yazarı Prof. Edward Said’i ilk defa orada dinledim. Doktora dersleriyle ilgili olarak bir gün Ortadoğu tarihçisi Prof. E. Yapp, derste doktora tezi hazırlarken toplanan kaynakların ve bilgi fişlerinin muhafazası konusunu işliyordu. Bu hususta kendi yaşadığı bir tecrübeyi anlattı. Doktora çalışması sırasında araştırma maksadıyla yurt dışına gittiğinde teziyle ilgili biriktirdiği bilgi fişlerini bir bankanın emanet dolabında sakladığını anlattı. “Ne aileme ne de arkadaşlarıma onları emanet edebilirdim. Çünkü onca zahmetle topladığım bilgiler ve yazdığım fişlerim, benim için bir altın değerindeydi” dedi. Bilgisayara yazdıklarının yedeklemelerini yapmayan ve “yazdıklarımı kaybettim” diye özür beyan eden öğrencilerime bazen onun bu sözlerini hatırlatırım. Bilgiye ulaşmanın önemi kadar onu muhafaza etmenin de çok önemli olduğu bir gerçektir.
Derslerin dışında başlangıçta haftada bir, daha sonraları 15 günde veya birkaç haftada birinci danışman hocamla görüşme yapardım. İkinci danışmanımla daha az ve genellikle ayda bir görüşürdük. İlk görüşmeden sonra danışmanım elime birkaç sayfalık okuma listesi verdi. Bir taraftan Endonezya hakkında kitap ve makale okurken, diğer taraftan da Hollandaca dil kurslarına yazıldım. Londra Üniversitesi’nin University College (Edebiyat Fakültesi) denilen biriminde Hollanda Dili ve Edebiyatı bölümü vardı ve orada Hollandaca dersine devam ettim. Ayrıca, London School of Polytechnic’deki Hollandaca akşam kursuna kaydolmuştum. Bu arada yapacağımız doktora tez konusu üzerinde de istişareler yaptık. Danışmanlarım yine Türkiye ile bağlantılı, yani Osmanlı-Endonezya bağlantılı bir konu çalışmamı istediler ve eski Türkçe (Osmanlıca) kaynakları kullanabileceğimi söylediler. Ben de, bana burs veren kurumun çerçeve konusunu söyleyerek sonunda tez konumuz Endonezya’nın bağımsızlık mücadelesi yıllarında Hollanda’nın takip ettiği İslam politikası ve Müslüman liderlerle ilişkileri üzerinde olmasında karar kıldık. İngilizcesi ise, “Dutch Policy towards Islam in Indonesia, 1945-1949” idi.
Hollandaca dilini epeyce ilerlettikten sonra Hollanda’ya gittim ve ilk gidişimde dört ay kaldım. Lahey Dil Merkezi’nde Hollandaca kurslarına devam ettim ve ayrıca Hollanda kütüphane ve arşivlerinde tez konumla ilgili kaynak taraması yaptım. Ertesi yıl yaz döneminde tekrar Hollanda’ya giderek iki ay boyunca Lahey’deki devlet arşivlerinde ve Lahey, Leiden ve Amsterdam’daki kütüphanelerde çalıştım. Arşiv çalışması, kütüphane çalışmasından daha zor bir iştir. Bazen sabahtan akşama kadar dosya karıştırır, tezinizle ilgili hiçbir bilgi bulamazsınız. Bazen de bir belge bulduğunuzda sevinciniz göklere çıkar. Çalıştığınız konunun zamanı yakın tarihe ait ise, bazen her belgeye ulaşma izni verilmez. Bir gün arşiv kataloglarını tararken, dosya tasnif başlığında İslam kelimesi de geçiyordu, ancak önüne bir kırmızı işaret koymuşlardı. Dosya numarasını evrak talep fişine yazdım ve arşiv görevlisinden istedim ve okuma salonundaki masama oturdum. Görevli yeni dosyayı getirdiğinde, masamdaki yeşil ışık yanar ve dosyayı almaya giderdim. Evrak masasına varınca, görevli “talep ettiğiniz bu evrak araştırmaya kapalı, kapalılık süresi henüz bitmemiş” dedi. Sonra daha üst görevliye gidip dosya numarası ve başlığını verdiğimde, o bana gerekçesini anlatmaya çalıştı. Dosya içinde adı geçenlerin önemli şahıslar ve hala hayatta olduklarını belirterek bu belgenin araştırmaya açık olmadığını söyledi. Böylece, arşivlerde bulunan bazı evrakın gizliliğinin kaldırılmadığını biliyordum; ancak bunu bizzat kendim de yaşamış oldum. Tezimin bilgi kaynaklarının büyük çoğunluğunu Hollandaca arşiv belgeleri vasıtasıyla oluşturdum. Ayrıca, Londra’daki İngiliz arşivi ile gazete arşivinde de araştırmalar yaptım.
İkinci yılımda iki dönem SOAS’taki Endonezyaca dil kursuna devam ettim. Daha sonra Londra’daki Endonezya büyükelçiliğine araştırma vizesi almak üzere başvurdum. Ancak bir yıl sonra danışman hocamım referansı ve girişimiyle vize alabildim ve 1990 yılı yazında ailemi Türkiye’ye bırakıp Endonezya’ya gittim. Üç ay boyunca başkent Cakarta’daki Endonezya arşivinde ve milli kütüphanede çalıştım. Endonezya arşivinde tez konumla alakalı çok fazla belge bulamadım. Çünkü Hollanda 1949 yılında Endonezya’ya bağımsızlık verdiğinde, oradaki sömürge hükümetinin tüm resmi evraklarını da iki büyük gemiyle anavatanlarına taşımışlardı. Ancak, çalıştığım ülkeyi tanımak ve saha araştırması yapmak açısından benim için bu fevkalade faydalı oldu. Bu arada Endonezya dil seviyemi de geliştirme fırsatı buldum. 1990 yılı sonbaharında Londra’ya döndüğümde, tezimin iskeleti ve müsvedde yazımı büyük oranda oluşmuştu. Daha önce yazıp danışmanlarıma verdiğim bölümlere yeni ilaveler, düzeltmeler ve bütün olarak da son tashihlerini yaparak yazım aşamasını tamamladım ve jüri önünde Mayıs 1991’de başarıyla savunarak doktor unvanını aldım. Danışman hocalarım ve jüri üyeleriyle birlikte kutlama yemeğine gittiğimizde, daha önce bana hep “Mr. Göksoy” diye hitap ederlerken, sınavdan sonra bana “Dr. Göksoy” diye hitap etmeye başladılar. Ben de bunun birkaç yıl süren emeklerimin ve gayretimin bir sonucu olduğunu düşünerek çok memnun olmuştum.
Yurtdışındaki mastır ve doktora eğitimini tamamlayınca, Türkiye’ye döndüm ve bir süre İstanbul’daki İSAM’da çalıştım. Aldığım burs karşılığında bu kuruma zorunlu hizmet yapmakla yükümlü idim. Burada İslam Ansiklopedisi için yazılacak maddelerin ve diğer işlerin yanı sıra bir yandan da İngilizce doktora tezimi Türkçe’ye tercüme ettim. İki bölüm daha ilave ederek doktora tezimi bir kitap formatına dönüştürdüm ve “Endonezya’da İslam ve Hollanda Sömürgeciliği” adıyla 1995 yılında İSAM yayını olarak yayınlandı. Bu arada kısa süreli askerlik hizmetimi de tamamladım. 1993 yılı sonuna doğru, Isparta’da yeni kurulan Süleyman Demirel Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ne İslam Tarihi yardımcı doçenti olarak atandım. Doçentlik çalışması olarak “İslam’ın Güneydoğu Asya’ya Girişi ve Yayılışı” başlıklı bir çalışma hazırladım ve 1998 yılında doçent oldum. 2004 yılında da “Güneydoğu Asya’da Osmanlı-Türk Tesirleri” başlıklı bir kitap çalışmasıyla da profesörlüğe yükseltildim. Geride kalan 20 yılı aşkın ve hatta 30 yıla yakın bir zaman dilimi sırasında yaptığım çalışmaları takdir edenler olduğu gibi “Ne işin var? Ta Endonezya gibi uzak ülkeleri çalışmaya” diyenler de oldu. Hatta burs veren kurumun bazı yetkililerinden yanlış yönlendirildiğimiz yönünde eleştirilerle de karşılaştım. Ancak, yazdıklarımı okuyup da hiç tanımadığım kimselerden aldığım küçük taltifler ve görüşlerime başvurmayı gerekli görenlerin aramaları bile beni hep mutlu etmeye değmiştir. Yaşadığım tecrübeler, aynı zamanda yetişmiş insan kaynağın ne kadar önemli olduğu bilincini fark etmeme de yardımcı oldular.

Hocalarınızın tarihçiliğiniz üzerinde nasıl bir tesiri oldu?
Gerek mastır gerekse doktora eğitimi sırasında tarih derslerine ve tarihi konulara hep ilgi duyardım. Aldığımız dersler de genellikle genel tarihin yanı sıra siyasi tarih ve İslam tarihi konuları ile İslam düşünce tarihi alanına yönelikti. Ancak bunların çoğunluğu dönem itibariyle İslam tarihinin ilk yüzyılları değil daha ziyade son birkaç yüzyılına ait derslerdi. Ders aldığımız hocalarımız da genellikle son yüzyılları çalışmaktaydılar. Mastır yaparken bile orijinal tarihi metinlerin yorumlanması ve değerlendirilmesi gibi ödevler (essay) hazırlıyorduk. Doktora yaparken ilk zamanlar genelde her hafta belirli bir saatte görüştüğümüz birinci danışmanım Prof. Kratz, geçtiğimiz bir hafta boyunca ne okuduğumu ve okuduklarımın kısa özetini sözlü olarak benden isterdi. Okuduğum makalenin, kitabın veya kitap bölümünün ortaya koyduğu temel argümanın ne olduğunu sorgulamaya çalışırdı. Diğer hocam Prof. Smith ise, kendisi daha çok arşiv çalışması yapan bir tarihçi olduğu için arşiv belgelerindeki bilgilerin kullanımı ve tarih yazımını gerçekleştirirken olaylara eleştirel bir metotla ve dışarıdan birinin bakış açısıyla bakılması gerektiğini vurgulardı. Hatta tezimle ilgili verdiğim bölümü okuduğu zaman, bir defasında sayfanın kenarına bir not düşerek kullandığım Hollandaca kaynaklardaki ifadelerin ve üslubun tesirinde kalmamam gerektiği hususunda beni uyarmıştı. Bu tür örnekler, tarih araştırması yapanlar için de önemli hususiyetler olsa gerektir.

Size göre Türkiye’de İslam Tarihi çalışmalarının ve İslam tarihçiliğinin geldiği seviye nedir?
Türkiye’deki İslam tarihi çalışmalarının özellikle son on yıllarda daha fazla geliştiğini ve önemli bir aşamaya geldiğini düşünüyorum. Tabii, bu alanda araştırmaya dayalı akademik çalışmaların çok daha önce başlaması gerekirdi. Geçmişe baktığımız zaman, Osmanlının son ve Cumhuriyetin ilk dönemlerinde bu alanda yapılan ciddi akademik çalışmalar yok. İlk dönem Arapça temel kaynakların bile neredeyse hepsinin, XIX. Yüzyıl sonlarında batıda neşirlerinin yapıldığını görürüz. Bugün bile Taberi tarihinin tamamının İngilizce tercümesi var. Ancak tam bir Türkçe tercümesi henüz yapılmadı. İlahiyat fakültelerindeki ilk İslam tarihçisi hocalarımızın bir kısmı genellikle ilk dönemleri, diğerleri de Osmanlı dönemi ağırlıklı veya kurumlar tarihi çerçevesinde çalışmışlar. Daha sonra da çeşitli Müslüman devletler ve az da olsa benim gibi farklı İslam coğrafi bölgeleriyle ilgili çalışanlar da bulunuyor. Bunların yanı sıra mahalli tarih ve konulu tarih çalışması yapanlar da var. Geçen yıl burslu olarak yurtdışına doktora eğitimi için giden bir tarih bölüm mezunu öğrenci, tarih bölümündeki hocaların Osmanlı tarihinin sınırları dışına çıkamadıklarını, Asya ve Afrika’yla ilgili bölge çalışması yapanların bile -çeşitli isimler zikrederek- hep İlahiyat çevresinden veya İslam tarihçisi olduklarını zikretmişti. İslam tarihçiliğinin geldiği bu seviye, genç bir araştırıcının bile gözünden kaçmamıştır diye düşünüyorum. Elbette bunların hepsi sevindirici gelişmeler. Ancak, İslam tarihi çalışmalarını hem nitelik açısından daha da ileriye götürmenin hem de daha kapsayıcı ve tüm dönemleri içine alacak şekilde çalışmalar yapılması gerektiğine inananlardanım. Bugün Türkiye’de dünyadaki çeşitli ülkelerde yaşayan Müslüman azınlıkların tarihi hakkında bile çalışan akademisyenlerimiz yok. Ayrıca, Türkçe’de üretilen ciddi çalışmaların ve İslam tarihi bilgi birikiminin en azından bir kısmını İngilizce gibi herkesin ulaşabileceği diğer dillerde de yapmak gerekir diye düşünüyorum.

Sizce çalışmalarda eksik bırakılan yönler nelerdir?
Şimdiye kadar yapılan çalışmaların önemli bir kısmının, özellikle ilk dönem İslam tarihi ve İslam devletleri tarihiyle ilgili yapılanların çoğunun siyasi tarih ağırlıklı konular çalışıldığı görülecektir. Ancak, sosyal tarih, kültürel tarih ve konulu tarihi çalışmaları ile düşünce tarihi ve bölge tarihi alanlarına da daha fazla yer verilmesi gerekir diye düşünüyorum. Ayrıca, genel okuyucuya ve öğrencilere yönelik çok ciltli İslam tarihi kitap çalışmalarında İslam tarihine bir bütüncül bakış açısıyla bakılarak hazırlanması gerektiğini vurgulamak isterim. Mesela, Batılı şarkiyatçıların bu tarzdaki İslam tarihi eserlerine baktığınız zaman İslam dünyasının tamamını içine almaktadırlar. Türkiye’de yapılan genel İslam tarihi çalışmaları ise Hz. Peygamber, Raşid halifeler, Emevi, Abbasi, Selçuklu ve Osmanlı dönemleri temelinde devam ediyor. Eserlerin, bunların etrafında kalan Müslüman toplumların ve devletlerin de dâhil edildiği bir çerçevede yazılması ve daha kapsayıcı olması gerekir. Bu aynı zamanda küresel bir çağda yeni Müslüman kuşakların daha geniş bir İslam toplumunun varlığından haberdar olmalarını sağlar ve ortak dini kültüre mensubiyetin bilincini artırır. İslam tarihini sadece ilk dönemlerle sınırlamak yerine yakın dönemleri de kapsayan ve halen yaşanan bir süreç olarak görmek gerekir.

Geriye dönüp baktığınızda keşke şu konuyu çalışsaydım dediğiniz bir konu var mı?
Elbette vardır. Ancak, bunları gerçekleştirmek için zamana ve maddi kaynağa bağlı olduğunu söylemek lazımdır. Bazen bir konuyu çalışmak için araştırma seyahatine çıkmanız ve bir proje kapsamında farklı akademisyen ortaklarla çalışma yapmanız gerekiyor. Malayca ve Endonezyaca kaynaklarda Türklerle ilgili bilgileri toplamayı ve bunları geniş bir kitapta değerlendirmeyi hep arzu etmiştim. Hatta doktora çalışmalarım sırasında topladıklarımı ve sonra elde ettiklerimi, bazı yayınlarımda kısmen de olsa bu konuları işledim. Ancak, bazen düşündüğünüz tarzda konuyu geniş ve kapsamlı olarak gerçekleştiremiyorsunuz. Çünkü bazen o konunun kaynaklarının yazıldığı dilleri ve hatta farklı alfabeyi dahi bilmenizi gerektiriyor. Mesela, bizim Osmanlıca gibi Malay-Endonezya takımadalarındaki Müslüman halkın eskiden kullandığı ve Cavîce dedikleri Arap alfabesinde yazılan elyazmaları ve eski kaynakları var. Nasıl biz eski alfabede yazılan metinleri okumak için Osmanlıca öğrenmek zorunda kalıyorsak, Cavî alfabesinde yazılan kaynakları okuyabilmek için de onun eğitimini almak gerekiyor. Bazı zaman bilgiye ulaşamamanın zorluğunu ve hatta kendi yetersizliğimi hissetmişimdir.

İslam Tarihi alanında Yüksek Lisans ve Doktora yapan öğrencilere tavsiyeleriniz nelerdir?
İslam tarihi alanında çalışan lisansüstü öğrencilerin, ilk safhada yüksek lisansa başladıkları andan itibaren araştırma yapmaya yardımcı olacak temel altyapılarını geliştirmeleri gerekir. Bunlardan ilki dil becerilerini geliştirmek olmalıdır. Günümüzde bir dili geliştirmek için çok fazla imkânlar var. Hatta bunu yüksek lisans eğitimi sırasında halletmeleri lazımdır. Bir İslam tarihçisi akademisyen adayının iyi derecede Arapça ve İngilizce bilmesi istenir. İlk dönemlere ait konular çalışacaksa, zaten Arapçayı geliştirmesi lazımdır. Çünkü ilk dönem İslam tarihinin temel kaynakları Arapçadır. Osmanlı dönemini çalışacaksa Osmanlıcayı geliştirmek gerekir. Aslında tarihçi çalıştığı coğrafyanın ve alanın dillerini bilmek zorundadır. İran’ı çalışırsanız Farsçayı bilmeniz gerekir. Kuzey Afrika bölgesini çalışırsanız, Fransızca bilmeniz lazımdır. Her şeyden önemlisi İngilizceniz çok iyi olması gerekir. Çünkü yeni yapılan çalışmaların ve günümüzde İslam tarihiyle ilgili üretilen bilgi birikiminin büyük bir kısmı bugün bu dildedir. Bu dili bugün sadece Batılı şarkiyatçılar kullanmıyorlar. İslam ülkelerinin çoğundaki ve Batı dünyasındaki Müslüman bilim adamları da, yani Hintli, Malaylı, Endonezyalı, Arap, Fars ve Afrika kökenliler olsun hepsi de önemli çalışmalarını ve makalelerini İngilizce olarak yazıyorlar. Dolayısıyla dünyadaki mevcut araştırmalara ve bilgi birikimine ulaşmak için bu dili ileri seviyede bilmek ve kullanmak çok önemlidir.
İkinci olarak dilin yanı sıra internet kaynaklarını ve veri tabanlarını kullanmayı çok iyi bilmeleri gerekir. Bir konuyla alakalı olarak yapılan çalışmalara ve araştırmalara ulaşmak için internet önemli bir araçtır. İnternette birçok İngilizce online kütüphaneler, elektronik kaynaklar, e-kitaplar, tez veri tabanları var. Klasik kütüphane ve arşivlerin dışındaki bu tür veri tabanlarını ve internet web sitelerini takip etmeleri önemlidir. Google gibi arama motorunun dışında bir konunun nerede ve nasıl tarama yapılacağı hususlarında bilgi ve tecrübe sahibi olmaları gerekir.
Üçüncü olarak yüksek lisans ve doktora ders dönemlerinde, doktora yeterlilik öncesinde, sürekli okuma yapmaları ve İslam tarihinin geneli hakkında da sağlam ve öz bir bilgi birikimine sahip olmaları gerekir. Bunda ilk aşamada çok ciltli kitaplar yerine daha kısa ve özet mahiyetindeki kitapları okumalarını öneririm. İlgi duyduğu ve kafasına takıldığı konular hakkında daha sonra muhtevalı çalışmalara ve araştırma makalelerine geçebilirler. Tez hazırlama ve yazımı sırasında da tez konularına daha yoğun olarak eğilmelerini öneririm. Güncel ve yeni çalışmaları ve yayınları her zaman takip etmelerini ve onları okuyup incelemelerini tesviye ederim.

Sizce öğrenciler tez konusu seçerken nelere dikkat etmeliler? İyi bir tez nasıl yazılır?
Tez konusunu belirlemek kolay bir iş değildir. Her şeyden önce öğrenci konu belirlerken, altyapısının buna yeterli olup olmadığına bakması ve yapabilirliğini düşünmesi gerekir. Öğrencinin bir konuya meyli, dil yeterlilikleri, kaynaklara ulaşma imkânı gibi hususları dikkate almaları gerekir. Ayrıca, öğrenci ilk önce kafasında bir problem tasarlamalı ve daha sonra o problemle ilgili olarak okumalar yapmalıdır. Düşündüğü konularla ilgili olarak ön araştırmalar yapması, yapılan mevcut çalışmalara bakması ve biraz okuma yapması lazımdır. Hatta öğrenci tez konusunu belirlerken tezinin amacını, kaynaklarını ve metodunu iyi bilmesi gerekir. Yani yapacağı işin, nasıl yapılacağını bilir ve sonra da planlı ve azimli bir şekilde çalışırsa, başarıya ulaşması daha kolay olur ve tezini bitirebilir. Hedefi ve çerçevesi belli olmayan bir konu belirleyip de, tezini nasıl yapacağını, kaynaklara nasıl ulaşacağını bilmezse, bocalar kalır ve sonuca ulaşamaz. Tez çalışması her şeyden önce planlı bir proje çalışmasıdır. Nasıl bir projenin konusu, amacı, metodu ve bilgi kaynakları, tamamlama süresi varsa, tez de böyledir. Onun için tez konusunu belirlerken, konunun nasıl araştırılacağını ve nasıl yürütülüp sonuca ulaştırılacağını bilmesi gerekir.
Öğrenciler tez konularını belirlemeden önce seminer çalışması yapıyorlar. Aslında öğrenciler ders döneminde ve seminer çalışması yaparken, tez konularını da netleştirmeye başlasalar, çok daha iyi olur. Dolayısıyla ders dönemi sonunda tez konusu belirleme sorunu diye bir zorlukla karşılaşmamış olurlar. Ders dönemi sonuna doğru ders aldığı hocalarıyla ve danışman hocasıyla kafasındaki konular hakkında istişarelerde bulunması önemlidir ve bu istişareler konu seçiminde ona yardımcı olur.
Öğrenci tezini yazarken de, önce bir konuyla ilgili yeterli bilgileri topladıktan sonra yazma aşamasına geçmesi gerekir. Yeterli bilgi toplamadan yazma aşamasına geçilmez. Zamanla topladığı bilgileri konularına göre tasnifini yapar ve onları bilgisayarına geçirir. Yazma aşamasının ilk düzeyi hep müsvedde olarak yazılır ve daha sonra yazılanlar tekrar okunarak müsveddeler üzerinde gerekli eklemeler ve düzeltmeler yapılır. “Her yiğidin bir yoğurt yiyişi” olduğu gibi günümüzde hiç bilgi fişleri tutmayan ve doğrudan bilgisayar üzerinde dosyalarını oluşturarak çalışanları da gördüm. Teknolojinin gelişmesine paralel olarak elbette farklı yöntemlerin izlenebileceğini söylemek gerekir. Öğrencilerin, yazdıkları metinleri danışmanının dışında kendisinden daha tecrübeli olan arkadaşlarına okutturmasında da fayda vardır. Kendisinin göremediği eksiklikleri, onlar fark edebilirler. Bu konuda da bunları söylemekle yetineyim.

Değerli vaktinizi bize ayırdığınız için teşekkür ederiz…
Ben de size teşekkür ederim. Bana bu fırsatı verdiğiniz için.

2 Eylül 2019 Pazartesi

Müzdelife’de Bir Gece

Prof. Dr. İhsan Süreyya SIRMA
Yıl 1988,        Zilhicce ayının 9’unu 10’una bağlayan gece… Arabistan’ın bozkır çöllerinde, Arafat’tan süzülmüş binlerce insan, Yaratıcılarının rızasını kazanmak için yürüyor, yürüyorlardı. Kefeni andıran iki beyaz bez parçasına bürünmüş, başları açık erkekler ve değişik örtüler içinde binlerce kadın, çoluk-çocuk aynı hedefe doğru yürüyor, her biri dünyanın değişik yöresinden gelmiş bu insan seli değişik dillerde dualar ediyorlardı. Kim bilir ne arzular, dilekler saklıydı bu insan selinin dualarında. Kimileri devletlerinin, Müslüman oldukları için kendilerine uyguladıkları zulümden kurtulmak için, kimileri, emperyalist Batı devletlerinin aralarına zerk etmiş olduğu milliyetçilik zehrinden dolayı yitirilen binlerce Müslüman gencinin cehaletlerinin kurbanı olarak, haki veya sivil giysiler içerinde dağların uçurumlarında yok yere ölümlerine ağlıyor, onlar için Yüce Yaratıcı’dan af diliyorlardı. Adeta bir dua ve af dileme nehri akıyordu Müzdelife’ye doğru…

21 Ağustos 2019 Çarşamba

Aldatma

Prof. Dr. Cağfer Karadaş
Gök, simsiyah bulutla kaplı; yer, geceden beri yağan yağmurla ıslak; hava puslu, sanki sabah değil de akşamın gittikçe koyulaşan rengi hakim. Öfkenin ve bitkinliğin koyu karamsar rengi evin içine çökmüş. Ha bire dönüp duruyor. İki de bir dışarı bakıyor. Baktıkça da içi daha bir kararıyor. Ne yapacağını, kime, neyi, nasıl soracağını düşünüyor, düşündükçe beyni zonkluyor... 

20 Ağustos 2019 Salı

Cemaat



Ebû Ömer b. Dâvud
Ülkemizde dini ile iyi kötü barışık olup cemaatlerin rahle-i tedrisinden geçmeyen az insan vardır. Bazı cemaat mensupları devamlı arayış içerisindedirler. Oradan oraya gezer dururlar. Son durakları ateizm olanlar bile vardır. Kendisine bir durak bulamadan arayışlarına devam edenler de…
Cemaatlerin tipik özelliklerinden biri bağlılarından mutlak itaat istemeleridir. Sorgulama ve soru sorma cemaat mensuplarından beklenen bir şey değildir. Mürit gözlerini liderine diken ve onun emrini bekleyen kişidir.
Müritlik itaat ister. Anlatılanları ya da verilen görevi sorgulamak müritliğin tabiatına aykırıdır. Mürit olmak başkasının anlama kapasitesine mahkûm olmaktır. Sizin düşünemediğinizi ya da düşünemeyeceğinizi başkası düşünür, anlamadığınızı ya da anlayamadığınızı başkası anlar. Bu itaat, teslimiyeti, anlaşılamayanı ve hataları tevili gerektirir.
Cemaat olgusu FETÖ üzerinden çok tartışıldı. FETÖ, iktidarla kavga edinceye kadar ülkemizde diğer cemaatler gibi, hatta onlardan çok daha fazla meşru kabul edilen bir cemaatti. Öyle ki cemaat kavramı tek başına kullanıldığında FETÖ anlaşılırdı. Ne zaman iktidar ile kavga edip ihtilale kalkıştı ise o zaman eleştirilmeye başlandı. Aslında söyledikleri, anlattıkları ve kavramları diğerlerinden farklı değil… Mantık, aynı mantık… İnsanları sorgulayamaz ve eleştiremez hale getirmek…
Cemaatler insanları itaate davet ederken kullandıkları zeminlerden birisi tarihtir. Bugün yapılamayanları tarih üzerinde yaptırmak kolay. Nitekim Allah'ın veli kulları oldukları iddia edilen kişilerin kerametleri hep onların vefatından sonra anlatılır. Artık işin hakikatini gidip soracak muhatap yok nasıl olsa… Abdülkadir-i Geylani, yediği tavuğa emretmiş de tavuk kalkıp yürümüş… Bunu liderlerinden okuyan ya da dinleyen binlerce insan gözüyle görmüş gibi inanıyor.
Aslında bu hikâyeleri anlatmanın önemli bir sebebi var. Müritlerin itaatini başkalarının kerametleri üzerinden devam ettirmek… Kerameti anlatıp insanları kendisine itaate davet eden kimse, “Sen başkasının kerametini bırak da sende ne keramet var?” diye soru sormuyor. Zaten sorsa da cevap alamaz. Çünkü mukadder bu soruların cevapları da üretilmiş. Keramet gösteren bunu bilmez gibi… Ama anlattıklarının çoğu bal gibi biliyor.
Müritlerin şeyhler için getirdiği önemli avantajlar var. Bir kere herhangi birisinin söyleyeceği sözleri sözleri çok büyük önem kazanıyor. Yalan ve yanlışları görünmez oluyor. Konumunu dilediği şekilde ranta çevire biliyor. Bu özellik hemen hemen bütün cemaatler için geçerlidir.
Cemaatlerin liderleri için kullanılan, önemli bir kısmı tarihte ihdas edilmiş kavramlar var. Bunlar çok işlevsel… Modası geçmiyor. Mehdi, kutub, gavs gibi… Adamın gavs olduğuna inanıyor müritleri… Kimse de kalkıp nasıl gavs olunur, bunun dindeki yeri nedir diye araştırma gereği duymaz.
Cemaat kavramı, birlik ve beraberliği ifade eden bir kavram olmasına rağmen memleketimizde bölücülük yapmak için kullanılan bir kavram haline gelmiş durumda… Çünkü her cemaat kendi tabilerinin dışında kalanları sapkın olarak görüyor.

28 Temmuz 2019 Pazar

Benperestliğe Çelme Atma

Benperestliğe Çelme Atma 
Dr. Öğr. Üyesi İbrahim BARCA
احوال دنیا
حال دنيا را چو پرسيدم من از فرزانه ای؟
گفت: يا آب است؛ يا خاک است يا پروانه ای!
گفتمش احوال عمرم را بگو؛ اين عمر چيست؟
گفت يا برق است؛ يا باد است؛ يا افسانه ای!
گفتمش اينها که ميبينی؛ چرا دل بسته اند؟
گفت يا خوابند؛ يا مستند؛ يا ديوانه ای!
گفتمش احوال جانم را پس از مردن بگو؟
گفت يا باغ است؛ يا نار است؛ يا ويرانه ای!
"ابوسعيد ابوالخير"

24 Temmuz 2019 Çarşamba

Tajo Kanyonundaki Vasiyet


لـكلِّ شـيء إذا مـا تمَّ نُـقصانُ        فـلا يُـغـَرُّ بـطيبِ العَيشِ إنسانُ[1]
Yıllar geçmiş, Tarihçi o kadar yaşlanmıştı ki, Tajo Kanyonu’nun patikalarından inerken eski atikliğiyle inemiyor; acemi dağcılar gibi kayalığın bazı çıkıntıları ve çalılıklarına tutunma ihtiyacı görüyordu. Oysaki çocukluk günlerinde, Pervari’deki evinin arkasında göğe doğru yükselen kayalıklarında oynayıp birinden öbürüne atlarken, küçük dağ keçilerini andırıyordu… Şimdi ise, Endülüs’ün şirin ve hüzünlü Ronda şehrini ikiye bölen Guadalevin çayının kanyonuna inerken zorluk çekiyor, hatta bazen nefes almak için küçük molalar veriyordu. Ama onun acelesi, kendisiyle beraber Endülüs’e gelmiş olan öğrencilerinin onu görmeleri ve onun gibi kanyona inme hevesine kapılmaları endişesiydi. Onun için mümkün mertebe onlara görünmeden kanyona inip, gözden kaybolmak istiyordu. Nihayet büyük bir çabadan sonra oldukça yüksek olan Ronda Köprüsünün ayaklarının içinde kaybolduğu kanyonun sularına vardı. Artık o hürdü; ne öğrencileri, ne de onlar gibi Ronda’yı gezmeye gelmiş olan turistler onu görüyordu. Bu yalnızlık hürriyetini eline geçirince de, köprünün üzerinde incelemelerde bulunan turistlere görünmeden hemen kendi incelemelerine başladı. Bir-iki mağaramsı kaya oyuklarını inceledikten sonra, oldukça büyük ve geniş olan bir mağarayla karşılaştı. Mağaranın derinliklerinde, tavanlara ters bir şekilde asılmış birkaç yarasadan başka bir şey yoktu. İçerisi oldukça karanlıktı. İşte tam o sırada, kendisinin “akılsız” dediği telefonu işe yaradı. Telefonun fenerini açtı ve mağarayı incelemeye başladı. Elini mağaranın deliklerine sokup bir şeyler ararken korkmuyor değildi. Çünkü deliklerin birinden kendileri için tehlike zannettikleri bu “mağara yabancısı”na bir akrebin zehirli iğnesini, ya da bir yılanın sivri dişlerini eline sokarak zehir akıtması içten bile değildi. Ama Tarihçinin tecessüsü, korkusunu bastırdığı için teker teker mağaranın deliklerini kolaçan etmeye devam etti. Sonra birden durdu ve telefonun ışığıyla bir delikten çıkardığı cisme baktı. Bu, asırlarca nemli tozlar içerisinde küflenmiş bir cüzdana benziyordu. Hemen kedisini mağaranın dışına atıp, bu garip cüzdanı incelemeye başladı. Yıllar ve asırlar cüzdanı öylesine çürütmüştü ki, neresine ellese, elinde kalıyordu. Ve nihayet, cüzdanın içinde, balmumuyla sıvanmış bir “iç cüzdan”a ulaştı. Tarihçi bu usulü iyi biliyordu. Nitekim bir zamanlar önemli evraklar, balmumuyla sıvanmış bez parçaları içerisinde muhafaza edilirdi. Artık elinde deri cüzdandan bir şey kalmamış, parçaları Tajo çayının suları içerisinde akıp kaybolmuşlardı. Sonra birdenbire Tarihçi irkildi:

9 Temmuz 2019 Salı

Muazzez İlmiye Çığ'ın İbrahim Peygamber Kitabının Eleştirisi

Maruf Çetin

Ünlü Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ hanımefendinin "Sümer Yazıları ve Arkeolojik Buluntulara Göre İbrahim Peygamber" kitabını değerlendiren bu notu 2016 da yazmıştım. Burada paylaşmakta faydalı olacağını ümit ediyorum.

Elimizdeki Tevratı ve Kuran'ı ciddi bir şekilde anlayamamış bu kişinin; hakkında bilgi ve verinin çok daha az olduğu antik Sümer metinlerini nasıl anladığını cidden merak ediyorum.

Verdiği bilgilerin çoğu yanlış. Sümer, Akad ve Aram dillerini bilmesinin mümkün olmadığı derecede hatalı bilgiler var. Çok detaya girmek istemiyorum ama bir iki misal vermek zorundayım.

Örnek, Paddan-Aram diye bir yerden bahsediyor ve bunu iki nehir arası (güya mezopotamya) diye çeviriyor. Halbuki bu arami bir kelime olup "Aram arazisi" demektir. Arapça'sı Feddan Aram فدان آرام (Aram tarlaları) Bunun gibi çok kelime hataları var.

Mesela diyor ki, Tevratta geçen şahıs adları aslında yer adlarıdır. Demek ki bu şahıslar arkeolojik olarak yokmuş. Tabi ki bu yanlış bir bilgidir.

Yer adları dediği örnekler şöyle İbrahim'in kardeşinin adı Nahor ve babası Terah mesela, diyor ki,

----ALINTI----
"İlginç olanı, Tekvin 11: 10'da İbrahim'in ataları olarak yazılan şahıs adlarının Harran yöresindeki yer adları olması. İbrahim'in bir kardeşinin adı olan Harran şehri hâlâ varlığını koruyor. Diğerinin adı, Nahor. Bunun karşılığı Til-Nahiri. Bunlar, Mari ve Asur metinlerinde (İÖ 1900 1800) bilinen yer adları. Nahor'un yeri bulunamadı, fakat Harran yöresinde olmalı deniyor. İbrahim'in babası Terah adına uyan, Tilşa, Turah, Torah, Til-Turakki şeklinde değişen yer adları var. Torah'ın anlamı, keçi tepesi."
----ALINTI----

Torah çok bilinen bir kelimedir ve keçi tepesi diye bir anlamı yoktur. Bir kere yer isimlerinde ön ek "Til" olan kelimeler günümüzde de hala kullanılmakta olan "Tel" yani tepe anlamındadır. Suriyedeki Tel-Abyad gibi. Til-Nahiri, (tel nahori, nahori tepesi) Til-Turakki de (Turakki tepesi) demek. Yer adları ile şahıs adlarını nasıl bu kadar basitçe karıştırabilir? Şimdi Nahor ayrıdır, Tel-Nahor tamamen ayrıdır. Tel Nahor (Nahor Tepesi) bir yer adıdır diye, Nahor diye birinin olmadığını bunun yer adı olduğunu nasıl ilersi sürersiniz?

Tevrat, Sümer ve Kuran ile kurduğu benzerlikler aşırı zorlama ve alakasız.

Ancak Kuran ve Tevratı, Kuran ve Tevrat karşıtı yazarların kitaplarından alıntılar yaparak anlatmaya tanımlamaya çalışması, olayın olabilecek bütün ilmi ciddiyetini yok ediyor.

Ama şunu okuyunca cidden güldüm:

"(Kuran'da geçen) Yusuf'un Hikâyesinde Hz. Muhammed’in kabul ettiği tek Allah'ı Yusuf'un da bildiği, bunu etrafındakilere anlatması özellikle ön plana alınmış."

Ne bu şimdi uzayda mı yaşıyorsun?

Çığ hanım Hz. Muhammmed'ten öncekilerin İslam olması iddiasından tamamen habersiz davranıyor. Yani kabul edin ya da etmeyin İslama ve müslümanlara göre bütün peygamberler aynı Allah tarafından gönderilmiş ve hepsi tek Allah'ı anlatmışlardır. Hz. Muhammed'den önceki tüm peygamberler de İslam'dır. Şalom'un ne olduğunu da mı bilmiyorsunuz? İslam demektir. Kudüs'ün en eski adı da Urşlim (ur, şehir; şlim islam). Manası İslam şehri demektir.

Bilginin içindeki cehalet, önyargı ve bağnazlık...
Bunlar tedavisi olmayan hastalıklar...




3 Temmuz 2019 Çarşamba

Kedi Köpek Halleri

Prof. Dr. Cağfer KARADAŞ
-Nasıl da sokuluyordu ayaklarının dibine, yumuşak yumuşak... Yumaşak tüylerini ayaklarına sürttükçe, dayanılmaz bir zevk, karşı konulamaz duygular veriyordu. Okşuyordu. Okşaya okşaya aklı uyuşturuyordu...  “Ne yumuşak, ne uysal” dedi içinden... Bütün derdi de buydu zaten. Bunu dedirtmek ve buna inandırmak... İnandırdı da... Artık uysal ve yumuşak bir varlıktı onun gözünde. Ah kedicik, yavrucuk, yumuşacık hayvancık... Bu onun kedi halleriydi. 

9 Haziran 2019 Pazar

Eski Bir “makasçı”yla Yolculuk

Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma
Siirt’ten İstanbul’a geliyordum. Benim geleceğimi bilen bir arkadaşım, “Hocam İstanbul Hava Alanı şehre çok uzak; müsaade edersen, o gün benim kardeşim hava alanına gelip seni arabasıyla alsın” dedi. Ben de, “Teşekkür ederim. Bu iyiliğinizi de yapmış gibi kabul ediyorum. Ancak, hava alanında hem otobüsler var hem de ticari taksiler. Allah’a şükür onlara verecek kadar param da var! Onun için kardeşin zahmet edip gelmesin; ben yine de size medyun-u şükran olayım” dedim. Arkadaşım yine üsteledi: Hocam sen İstanbul Hava Alanına inince, bir zahmet kardeşime alo de, o gelip seni alsın! Ben de hayır olmaz, dedim; ve ayrıldık.

Beyan Yayınları

DEL PIERRO

DEL PIERRO
PIERRE MARTIN